Açılış
Tuğba otuz yedi yaşında, Çanakkale'de kendi eczanesini işleten bir eczacı. On iki yıldır meslekte; mahallenin yaşlıları ona ilaçlarının nasıl kullanılacağını sormaya gelir, o da kutuların üstüne büyük harflerle yazar: sabah bir, akşam bir. Titizliğiyle tanınır.
Geçen salı akşamüstü, yoğun bir saatte, seksen yaşındaki Hüsnü Amca'ya yeni başlanan bir tansiyon ilacını verdi. Kutunun üstüne «günde iki» yazdı; reçetede «günde bir» yazıyordu. Ertesi sabah Hüsnü Amca'nın kızı telefon etti: babası gece başı dönerek kalkmış, neredeyse düşüyormuş. Tuğba reçeteye baktı ve kalbi durdu. Hata onundu.
Hüsnü Amca'yı hemen hastaneye götürdüler; değerleri kontrol edildi, kalıcı bir zarar yoktu. Doktor dozun düzeltilmesinin yeteceğini söyledi. Ama Tuğba o günden beri uyuyamıyor. Kafasında tek bir cümle dönüyor: «Ben berbat bir eczacıyım.» Eşine eczaneyi kapatmayı düşündüğünü söylüyor. Mahallede Hüsnü Amca'nın kızıyla karşılaşmamak için yolunu değiştiriyor. Bir hafta sonra bir başka yaşlı müşteri ilaç sormaya geldiğinde, elleri titriyor; kutuya ne yazacağını üç kez kontrol ediyor, sonra yine de emin olamıyor.
Bilgenin kapısı
Seneca, Öfke Üzerine'nin sonlarına doğru, kendi akşam alışkanlığını anlatır. Bu alışkanlığı Sextius adlı bir filozoftan öğrendiğini söyler; o da her gece yatmadan önce kendine sorarmış: bugün hangi kötü huyunu iyileştirdin, hangi kusuruna direndin, hangi bakımdan daha iyisin? Seneca kendisi de her gece günü gözden geçirir:
«Kandil gözümün önünden kaldırılıp, alışkanlığımı bilen eşim sustuğunda, bütün günü kendi önümden geçiririm; söylediğim ve yaptığım her şeyi yeniden tartarım. Kendimden hiçbir şey saklamam, hiçbir şeyi atlamam. Neden kusurlarımdan korkayım ki, kendime şunu söyleyebilecekken: ‹Bu sefer seni bağışlıyorum; bunu bir daha yapmamaya dikkat et.›»
Ve hemen ardından bu bağışlamanın ne kadar somut bir düzeltmeyle birlikte geldiğini gösterir: «O tartışmada fazla kavgacı konuştun; bundan sonra cahillerle tartışma. O adamı hak ettiğinden sert azarladın; onu düzeltmek yerine incittin.»
Bakmadığın yer
Bir hata yaptığımızda içimizde iki ayrı ses konuşabilir. Biri «kötü bir şey yaptım» der. Öbürü «ben kötüyüm» der. Dışarıdan bakıldığında ikisi birbirine çok yakın görünür; ikisi de bir hatanın ardından gelen acı bir duygudur. Ama birbirlerinden çok farklı yerlere götürürler. Birincisi, hataya bakar; ne oldu, nasıl oldu, nasıl onarılır? İkincisi ise kişinin kendisine bakar; ve kişinin kendisi, bir telefon açarak, bir kutuyu düzelterek onarılabilecek bir şey değildir.
Tuğba'nın cümlesi, «ben berbat bir eczacıyım», ikinci sesin cümlesiydi. Ve bu cümle onu nereye götürüyordu? Eczaneyi kapatmaya, Hüsnü Amca'nın kızından kaçmaya, ellerinin titremesine. Hiçbiri hatayı onarmıyordu; hatta bir sonraki hatanın ihtimalini artırıyordu. Titreyen ellerle üç kez kontrol edip yine emin olamamak, kendini berbat sayan bir eczacının hâliydi; ve bu hâl, dikkatli bir eczacının hâlinden daha tehlikeliydi.
Seneca'nın akşam mahkemesi bu iki ses arasında çok net bir çizgi çekiyor. O, günün bütün hatalarını hiçbir şey saklamadan önüne koyuyor. Kendine karşı yumuşak değil; «fazla kavgacı konuştun», «onu incittin» diyor. Ama bu sert bakışın sonunda bir hüküm değil, bir bağışlama ve bir talimat var: bu sefer seni bağışlıyorum, bir daha yapmamaya dikkat et. Seneca kendini «kötü bir insan» ilan etmiyor; yaptığı şeyi adlandırıyor ve bir sonraki sefer için bir kural koyuyor.
Seneca'nın bunu neden yapabildiğini de söylüyor: kusurlarından korkmuyor. Kusurdan korkmak, insanı ona bakmaktan alıkoyar; Tuğba'nın Hüsnü Amca'nın kızından kaçması, hatasına bakmaktan kaçmaktı. Seneca'nın her gece kendinden hiçbir şey saklamaması, kusurdan korkmamasının sonucu. Utanç saklamak ister; Seneca'nın mahkemesi ise görmek ister. Görmek de ancak, görülen şeyin kişinin bütün varlığını yargılamayacağına güvenildiğinde mümkündür.
Bu ayrımın Tuğba için pratik bir anlamı da var. «Kötü bir şey yaptım» diyen bir eczacı, hatanın nerede olduğunu arar ve bulur: yoğun bir saat, çalan bir telefon, kontrol edilmeyen bir reçete. Bulduğu yeri de düzeltebilir. «Ben kötüyüm» diyen bir eczacı ise aradığı yeri hep kendi içinde bulur; ve kendi içini düzeltmenin bir yöntemi yoktur. Suçluluk bir harita çizer, utanç ise haritayı yırtar.
Derinleşme
Marcus Aurelius, kendine yazdığı notlarda, hatanın ardından insanın kendine nasıl davranması gerektiğine dair bir öğüt bırakır:
«Her şeyi doğru ilkelere göre yapmayı başaramadıysan tiksinme, yılma, hoşnutsuz olma. Başaramadığında yeniden geri dön ve yaptıklarının büyük kısmı insan doğasına uygunsa yetin; döndüğün şeyi sev.»
Marcus burada bir imparatorun kendine yazdığı notta, başarısızlığı olağan bir şey olarak ele alıyor. Hata bir istisna değil, yolun bir parçası. Önemli olan, hatadan sonra «geri dönmek»: ilkeye, işe, doğru yola. Ve bu dönüşün bir efendinin önüne dönen bir köle gibi değil, gözü ağrıyan birinin ilacına dönmesi gibi olmasını istiyor. Utancın dönüşü bir cezaya dönüş gibidir; Marcus'un dönüşü ise bir iyileşmeye.
Marcus'un ölçüsü de dikkat çekici: yaptıklarının büyük kısmı doğaya uygunsa yetin. Tuğba'nın on iki yılında binlerce kutuya doğru doz yazılmıştı. Bir kutudaki hata, o binlerce kutuyu silmiyordu. «Ben berbat bir eczacıyım» cümlesi, bir hatayı alıp on iki yılın tamamına yaymıştı. Marcus'un terazisi, hatayı yerinde, bir hata olarak tartmayı öneriyor.
Tuğba bir akşam, eşinin önerisiyle, Seneca'nın yaptığını deniyor. Eczaneyi kapattıktan sonra masaya oturuyor ve o salı gününü baştan sona yeniden geçiriyor. Ne oldu? Yoğun bir saatti, kuyruk vardı, reçeteye bakarken bir telefon çaldı; kutuya yazarken reçeteyi yeniden kontrol etmedi. Bunu yazıyor. Sonra Seneca'nın cümlesini yazıyor: bu sefer seni bağışlıyorum. Ve altına bir talimat: yaşlı hastaların yeni başlanan ilaçlarında, kutuya yazmadan önce reçeteyi sesli okuyacağım; yoğun saatte bile.
Ertesi gün Hüsnü Amca'nın evine gidiyor. Kızı kapıyı açıyor; yüzü soğuk. Tuğba özür diliyor; bahane uydurmadan, ne olduğunu anlatarak. Hüsnü Amca içeriden sesleniyor: «Gel kızım, çay içelim.» Kızı yumuşamıyor hemen; ama Tuğba'nın gelmesi bir şeyi değiştiriyor. Bir hafta sonra Hüsnü Amca ilacını yine Tuğba'nın eczanesinden alıyor.
Bu yaklaşımın bir sınırı var: hatayı bağışlamak, sorumluluktan kaçmak demek değildir. Bir sağlık çalışanı için bir ilaç hatası, meslek kurallarının gerektirdiği şekilde kayda geçirilmesi ve bildirilmesi gereken bir olaydır; Seneca'nın akşam mahkemesi bu bildirimin yerini tutmaz. Bir de, bazı insanlar için «ben kötüyüm» sesi bir hatanın ardından gelip geçen bir duygu değil, yıllardır süren, her şeye sinmiş bir utançtır. Böyle derin bir utançla yaşayanlar için bir terapistin desteği, akşam defterinden çok daha fazlasını yapabilir.
Öbür bilgeler
Dolu sabahı komşusunun tarlasına bakarken içinde bir rahatlama hisseden Niğdeli çiftçi, hemen ardından o duygudan derin bir utanç duymuştu; Gazâlî bu utancı, aklın ve vicdanın içteki kıpırtıyı reddetmesi olarak okumuştu (GAZ-K03.4). Tuğba'nın hikâyesi utancın öbür yüzünü gösteriyor: aklın bir hatayı reddetmesi yerinde bir utançtır, ama o utanç kişinin bütün varlığına yayıldığında, bir onarım değil, bir saklanma doğurur.
Kayserili mobilyacının kızına yazdığı ilk mesaj, özrü dışarıda bırakmıştı; Mevlânâ'nın Kazvinli pehlivanı gibi, en acıtan parçayı kesmişti (MEV-K03.3). Tuğba'nın Hüsnü Amca'nın kapısını çalması, o kesilen parçayı yerine koymak. Seneca'nın bağışlaması ile Mevlânâ'nın iğnesi aynı yere varıyor: özür, utancın saklamak istediği şeyi görünür kılmanın yolu.
Bugün bir kez dene
Bu akşam, ışıkları söndürmeden önce, Seneca'nın yaptığı gibi günü kendi önünden geçir. Bir hatanı seç; büyük ya da küçük.
Onu iki cümleyle yaz. Birincisi «ben ... bir insanım» diye başlamasın; «bugün ... yaptım» diye başlasın. İkincisi bir talimat olsun: bir dahaki sefere ne yapacağım?
Sonra kendine Seneca'nın cümlesini söyle: bu sefer seni bağışlıyorum. Gerekiyorsa, yarın kimden özür dileyeceğini de yaz.
Yanında taşıyacağın soru
Son hatanı düşündüğünde, içinde «kötü bir şey yaptım» mı konuşuyor, yoksa «ben kötüyüm» mü?