İçeriğe geç

Mevlânâ ile · Duygular

Dal dal sıçramadan

«Kötü bir şey yaptım» ile «kötüyüm» arasındaki uçurum ne kadar derin?

1.218 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Burhan kırk dört yaşında, Kütahya'da bir çini atölyesinin ustası. Yirmi yıldır fırının başında; desenin inceliğini, sırrın kıvamını, ateşin sıcaklığını bilir. Atölyede sabırlı bir adam olarak tanınır; çıraklarına hiç bağırmaz.

Bir cuma akşamı on beş yaşındaki oğlu Arda eve gece yarısını geçe geldi. Arkadaşında sınava hazırlandığını söyledi; ama Burhan, arkadaşının annesini aramış, Arda'nın orada olmadığını öğrenmişti. Arda kapıdan girip yalanını tekrarladığında Burhan'ın içinde bir şey patladı. Oğlunun elinden telefonu kaptı, yere çarptı; ekran paramparça oldu. Bağırdı; komşuların duyacağı kadar. Arda odasına kaçtı, kapıyı kilitledi.

Ertesi sabah Burhan'ın eşi Nihal mutfakta sessizce çay demliyordu. Burhan konuşmaya başladı: «Ne yapayım, o çocuk beni buna zorladı. Bir de bu hafta atölyede sipariş yetişmedi, başım zaten kazan gibiydi. Yalan söyleyince insan çıldırır.» Nihal ona döndü ve yalnızca şunu söyledi: «Burhan, bir kere 'ben yanlış yaptım' diyebilir misin? Ama'sız.»

Bilgenin kapısı

Mevlânâ, Mesnevî'nin dördüncü defterinde, bir hatanın ardından insanın nasıl durması gerektiğini Âdem'in hikâyesiyle anlatır. Hikâyede, bir sevgili kendisine bahaneler sıralayan âşığına cevap verir:

«Babandan öğren: Âdem günahında güzelce yerine indi. Sırları bilen o Varlığı görünce, bağışlanma dilemek için iki ayağı üstüne dikildi. Hüznün külünün üstüne oturdu; bahaneden bahaneye, daldan dala sıçramadı. ‹Rabbimiz, biz kendimize zulmettik› dedi, o kadar.»

Mesnevî'nin ilk defterinde Mevlânâ aynı karşılaşmayı başka bir açıdan anlatır: Âdem hatasını kendine yükler, İblis ise kendi suçunu Tanrı'ya yükler. Ve Âdem'e sorulur: o suçu sende yaratan ben değil miydim, özür vaktinde bunu neden sakladın?

«Âdem dedi: ‹Korktum; edebi bırakmadım.› Dedi ki: ‹Ben de o edebi senin için korudum. Kim saygı getirirse saygı götürür; kim şeker getirirse badem helvası yer.›»

Bakmadığın yer

Bir hatanın ardından insan çoğu zaman bir bahane zinciri kurar. Bu zincir çoğu zaman yalan değildir; içindeki her halka gerçektir. Burhan'ın oğlu gerçekten yalan söylemişti. Atölyedeki sipariş gerçekten yetişmemişti. Burhan gerçekten yorgundu. Ama bu gerçeklerin hepsi, bir babanın oğlunun telefonunu yere çarpması ve komşuların duyacağı kadar bağırmasıyla ilgili tek bir şeyi saklıyordu: o elin, o sesin Burhan'a ait olduğunu.

Mevlânâ'nın Âdem'i bu zinciri kurmuyor. Hikâyenin içinde onun da söyleyebileceği gerekçeler var: kaderdi, kandırıldım, gücüm yetmedi. Ama Âdem bunların hiçbirine sıçramıyor. Mevlânâ'nın imgesi çok canlı: bahaneden bahaneye, bir maymun gibi daldan dala sıçramamak. Bunun yerine hüznün külüne oturmak. «Biz kendimize zulmettik» demek ve orada durmak. «O kadar» sözcüğü bu sahnenin özü: cümlenin arkasına bir «ama» eklenmiyor.

Bu sahnede insanı şaşırtan şey, kabul etmenin bir küçülme gibi değil, bir yükselme gibi anlatılması. Mevlânâ Âdem'in «güzelce yerine indiğini» söylüyor; hatayı sahiplenmek ona bir yer kazandırıyor. Birinci defterdeki karşılıkta bu daha da açık: Âdem edebi korudu, karşılığında edep onu korudu. Kim saygı getirirse saygı götürür. Hatayı üstlenmek, insanın kendi onurunu korumanın yolu oluyor.

Burhan için bahane zinciri, ilk bakışta onu koruyordu. «O beni zorladı» dediği sürece, «ben kötü bir babayım» sesiyle yüzleşmek zorunda kalmıyordu. Ama bu zincir, onu oğlundan da uzak tutuyordu. Arda'nın kapısı kilitliydi ve Burhan'ın elinde o kapıyı açacak tek anahtar, Nihal'in istediği cümleydi: ben yanlış yaptım. Bahane, utanca karşı bir kalkan gibi görünüyordu; aslında o kalkanın arkasında bir baba ile oğlu birbirinden ayrı kalıyordu.

Bahanenin bir bedeli daha vardı ve onu Arda ödüyordu. «O beni zorladı» cümlesi, telefonun kırılmasının sorumluluğunu on beş yaşındaki bir çocuğun omzuna yüklüyordu. Arda o gece yalnızca bir telefonu kaybetmemişti; babasının öfkesinin sebebi olarak kendini suçlamaya da başlamıştı. Burhan kendi payını almadığı sürece, o pay boşta kalmıyor, en yakındakinin sırtına biniyordu.

Derinleşme

Mevlânâ birinci defterde, Âdem ile İblis arasındaki farkı anlatırken, pişmanlığın kendisinin ne söylediğini gösteren bir benzetme kurar:

«Bir el titreme hastalığından titrer; bir eli de sen yerinden oynatırsın. İkisinin hareketini de Hak yaratmıştır, ama biri öbürüyle bir tutulamaz. Kendi elini oynattığın için pişman olursun; titreme hastasını hiç pişman gördün mü?»

Bu benzetme suçluluk duygusuna beklenmedik bir değer yüklüyor. Pişmanlık, bir eylemin bizim eylemimiz olduğunun işaretidir. Titreme hastalığı olan biri elinin titremesinden pişman olmaz, çünkü o titremeyi o seçmemiştir. Ama telefonu yere çarpan el, Burhan'ın kendi eliydi; pişmanlığı da bunu biliyordu. Burhan'ın «elim kendiliğinden kalktı», «o beni zorladı» cümleleri, aslında kendi elini titreme hastalığına uğramış bir ele çeviriyordu. Pişmanlığın sesi ise bunun tersini söylüyordu: o el senindi; demek ki bir dahaki sefere başka türlü de hareket edebilir.

Bu, suçluluk duygusunu bir yük olmaktan çıkarıp bir imkân olarak görmenin yolu. Suçluluk, «seçebilirdim» demektir. Seçebilen, değişebilir de. Bahane ise insanı titreyen ele dönüştürür; titreyen el de değişemez, çünkü elinde değildir.

Burhan o akşam Arda'nın kapısını çalıyor. Kapı açılmıyor. Burhan kapının önüne oturuyor ve konuşmaya başlıyor; önce zorlanıyor, kelimeler boğazına takılıyor. Sonra söylüyor: «Arda, dün gece telefonunu kırdım, sana bağırdım. Bu yanlıştı. Bunu yapmamalıydım. Özür dilerim.» Arkasından bir «ama» eklemek istiyor; yalanı, geç saati, kendi yorgunluğunu. Mevlânâ'nın Âdem'ini hatırlıyor ve susuyor. Kapı bir süre sonra açılıyor. Arda'nın gözleri kızarmış.

Yalanın konuşması başka bir akşama kalıyor. Birkaç gün sonra, ikisi de sakinken, Burhan oğluyla o geceyi konuşuyor; yalan söylemesinin neden onu bu kadar incittiğini, bundan sonra nerede olduğunu dürüstçe söylemesini beklediğini anlatıyor. Bir sonuç da koyuyor: bir ay boyunca dışarı çıkışlar önceden konuşulacak. Ama bu konuşma artık bir öfke patlamasının arkasından değil, bir özrün arkasından geliyor; Arda'nın kulakları açık. Telefonun yenisini Burhan kendi parasıyla alıyor; Arda'ya değil, kendi hatasına bir bedel olarak.

Bunu bir öz-cezalandırma çağrısı olarak anlamamak gerekiyor. Âdem hüznün külüne oturdu, ama orada kalmadı; Mevlânâ onun «güzelce yerine indiğini» söylüyor, yere çökmediğini. Hatayı sahiplenmek, gece boyu kendini aşağılamak değil, sorumluluğu alıp onarıma geçmek demek. Bir de şunu belirtmek gerekiyor: bir ebeveynin öfkesi sık sık eşya kırmaya, bağırmaya ya da daha ileri bir şiddete varıyorsa, bu tek bir özürle kapanacak bir mesele değildir; bir aile danışmanından ya da öfke yönetimi programından yardım almak, hem çocuk hem ebeveyn için gereklidir.

Öbür bilgeler

Bir gecenin bedelini yıllardır taşıyan Erzincanlı tamirci, Aṅgulimāla'nın dizelerinde kendi bugününü görebilmişti (BUD-K03.5). Cihan'ın sorunu hatayı fazla sahiplenmekti; o kadar ki hata onun bütün varlığına dönüşmüştü. Burhan'ın sorunu ise hatayı hiç sahiplenmemekti. Buda'nın dizeleri hatayı kimlikten ayırmayı, Mevlânâ'nın Âdem'i ise hatayı bahaneden ayırmayı öğretiyor.

Hüsnü Amca'nın ilacına yanlış doz yazan Tuğba, akşam masasında hatasını bir cümleyle adlandırıp kendine bir talimat yazmıştı (STO-K03.5). Burhan'ın kapının önünde söylediği cümle de böyle bir cümle: ne olduğunu söylüyor, kendini yargılamıyor, mazeret de eklemiyor. Seneca ile Mevlânâ aynı yerde buluşuyor: hatayı adıyla söylemek, onu onarılabilir kılıyor.

Bugün bir kez dene

Bugün yakın zamanda yaptığın bir hatayı düşün ve onu bir cümleyle anlatmayı dene: «Ben ... yaptım. Bu yanlıştı.» Cümlenin sonuna bir «ama» eklemek istediğini fark ettiğinde dur.

Aklına gelen bahaneleri ayrı bir kâğıda yaz. Onlar gerçek olabilir; ama ayrı bir kâğıtta dursunlar.

Hatanın bir muhatabı varsa, ona bu cümleyi «ama»sız söylemenin bir yolunu bul. Onarım için atabileceğin bir adım varsa, onu da ekle.

Yanında taşıyacağın soru

Son hatanı anlatırken, kaç dal sıçradın?