Açılış
Barış otuz üç yaşında, Rize'de bir çay fabrikasının kalite mühendisi. Yaş çayın fabrikaya girdiği andan paketlenene kadar her aşamayı bilir; nem oranını, fermantasyon süresini, harmanın rengini. Fabrikada ona güvenirler; bir parti sorunlu çıktığında ilk o çağrılır.
Bu bahar genel müdür onu odasına çağırdı ve bir teklif yaptı: ihracat biriminin teknik sorumluluğu. Maaş neredeyse iki katı. Ama işin bir parçası, yılda birkaç kez İstanbul'da ve yurt dışındaki fuarlarda, alıcı firmaların karşısında sunum yapmaktı. Barış teşekkür etti, düşünmek için bir hafta istedi. O hafta boyunca neredeyse hiç uyumadı.
Barış kalabalık önünde konuşmaktan korkuyor. Lisede bir kez sınıfın önünde bir ödevi okurken sesi titremiş, arkadaşları gülmüştü; o günden beri bu tür durumlardan kaçıyor. Haftanın sonunda genel müdüre teklifi geri çevirdiğini söyledi; «Benim yerim üretim» dedi. Genel müdür bir an sustu, sonra başını salladı. Teklif bir başka mühendise, Barış'ın iki yıl önce işe aldığı genç bir arkadaşına gitti. Barış eve dönerken içinde bir rahatlama bekliyordu. Rahatlama gelmedi; yerine ağır bir pişmanlık geldi.
Bilgenin kapısı
Epiktetos, Söylevler'in ikinci kitabının ilk bölümünde, filozofların ilk bakışta çelişkili görünen bir sözünü ele alır: her şeyi hem ihtiyatla hem cesaretle yapmak mümkündür. Bunu açıklamak için bir hayvan benzetmesine başvurur:
«Biz geyiklerin durumundayız. Avcıların tüylerinden korkuyla kaçtıklarında nereye dönerler, nereyi güvenli diye sığınak seçerler? Ağlara dönerler; ve böylece korkulacak şeylerle korkulmaması gereken şeyleri karıştırdıkları için yok olurlar.»
Eski av yöntemini bilmeyen için küçük bir açıklama: avcılar bir alanın kenarına iplere bağlı renkli tüyler asar, geyikler bu kımıldayan tüylerden ürkerdi. Tüyler zararsızdı; asıl tehlike, geyiklerin tüylerden kaçarken doğru koştuğu ağlardaydı.
Epiktetos bunun ardından korkunun yerini değiştirmeyi önerir: elimizde olmayan şeylere karşı cesaret, elimizde olan şeylere karşı ihtiyat.
Bakmadığın yer
Korkuyu genellikle iki türlü yaşarız. Ya bize bir tehlikeyi haber veren akıllı bir uyarı olarak görürüz ve ona uyarız, ya da yolumuzu kesen bir engel olarak görür ve onu yenmeye çalışırız. İkisinde de korkunun yönü sorgulanmaz: korku neyi gösteriyorsa, tehlike oradadır sanırız.
Epiktetos'un geyikleri bu varsayımın tam tersini anlatıyor. Geyiklerin korkusu gerçekti, kalpleri gerçekten çarpıyordu. Ama korkularının gösterdiği yer yanlıştı. Tüyler korkutucuydu ve zararsızdı; ağlar sessizdi ve ölümcüldü. Korku onları güvende tutmadı, tam tersine tehlikeye doğru sürdü. Epiktetos'a göre insan da çoğu zaman böyle yaşar: elimizde olmayan şeylerden, başkalarının ne düşüneceğinden, alay edilmekten, rezil olmaktan ödü kopar; ama elimizde olan şeylerde, kendi kararlarımızda, kendi kaçışlarımızda tedbirsiz davranırız.
Barış'ın teklifi geri çevirmesi bu açıdan bir geyik kaçışıydı. Tüyler, fuar salonundaki alıcıların yüzleri, sesinin titreme ihtimali, lisedeki o gülüşmeydi. Bunlar korkutucuydu, ama hiçbiri gerçekten ısırmıyordu. Ağ ise sessizce kurulmuştu: yıllarca aynı yerde kalmak, kendi işe aldığı genç arkadaşının ilerleyişini izlemek, «yapabilirdim» diye biten bir hayat. Barış tüylerden kaçarken doğrudan ağa koşmuştu. Eve dönerken hissettiği pişmanlık, ağın ilk düğümüydü.
Bu, korkunun yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Korku bir şey gösteriyordu: Barış'ın yolunun daraldığı bir yeri. Ama o dar yer fuar salonu değildi; Barış'ın kendi hazırlığında, kendi kendine söylediği cümlelerde, kendi kaçış alışkanlığındaydı. Epiktetos'un önerisi korkuyu atmak değil, onu doğru yere taşımak: başkalarının tepkisine değil, kendi hazırlığıma, kendi tutumuma dikkat etmek.
Bu ayrımın bir de zamanla ilgili yanı var. Tüylerin korkusu hemen gelir ve hemen geçer; sunumu reddettiğin an rahatlarsın. Ağın acısı ise yavaş gelir ve uzun sürer. Geyik ağa takıldığı an ne olduğunu anlar; insan ise ağın içinde yıllarca yaşayabilir, takıldığını fark etmeden. Barış'ın şanslı yanı, pişmanlığın o akşam, kapı daha tamamen kapanmadan gelmesiydi.
Derinleşme
Epiktetos aynı bölümde korkunun nasıl işlediğini bir başka imgeyle anlatır ve bu imge Sokrates'e dayanır:
«Sokrates bunlara haklı olarak trajik maskeler derdi. Çünkü maskeler çocuklara tecrübesizliklerinden korkunç ve ürkütücü görünür; biz de olaylardan, çocukların maskelerden etkilendiği gibi etkileniriz. Ölüm nedir? Trajik bir maske. Onu çevir ve incele. Bak, ısırmıyor.»
Epiktetos maskeyi ölüm için kullanıyor; Barış'ın maskesi çok daha küçük. Ama işleyişi aynı: uzaktan bakıldığında korkunç, yakından çevrildiğinde zararsız. Maskenin gücü, ona bakmamaktan geliyor. Barış on beş yıldır lisedeki o sahneye hiç dönüp bakmamıştı; sadece kaçmıştı. Kaçtıkça maske büyümüştü. Çocukken korktuğumuz pek çok şey, büyüdükten sonra bakınca bize gülünç gelir; ama bakmadığımız şeyler, çocukluktaki boylarında kalmaz, bizimle birlikte büyür. Lisedeki o on beş saniyelik gülüşme, Barış'ın zihninde on beş yıl içinde bir fuar salonu kadar genişlemişti.
Pişmanlıkla geçen birkaç günden sonra Barış bir akşam oturup maskeyi çevirmeyi deniyor. Kâğıda en kötü ihtimali yazıyor: sunum sırasında sesim titrer. Sonra soruyor: ve sonra? Alıcılar fark eder. Ve sonra? Belki birkaçı gülümser. Ve sonra? Çaylarımızın kalitesini, nem oranını, fermantasyon süresini yine soracaklar; çünkü buraya bunun için geldiler. Ve bunları ben herkesten iyi biliyorum. Kâğıdın sonuna geldiğinde, maske hâlâ biraz korkutucu, ama ısırmıyor.
Ertesi gün genel müdürün kapısını çalıyor. Teklifin artık verildiğini biliyor; geri almak için gelmiyor. Bunun yerine, gelecek sezon benzer bir görev açılırsa adayı olmak istediğini, bunun için hazırlanmaya başlayacağını söylüyor. Genel müdür gülümsüyor; yeni sorumlunun ilk fuarına teknik destek olarak katılmasını öneriyor. Barış kabul ediyor. Aynı ay fabrikada çalışanlara açık bir sunum eğitimine yazılıyor. İlk alıştırmada sesi yine titriyor. İkincisinde biraz daha az. Üçüncüsünde, eğitmen ona yalnızca hızını biraz düşürmesini söylüyor.
Epiktetos'un ihtiyat ile cesaret ayrımı burada bir plana dönüşüyor. Cesaret, elinde olmayan şeylere: alıcıların yüzlerine, gülümseme ihtimaline, sesin titremesine. İhtiyat ise elinde olanlara: hazırlığa, alıştırmaya, kaçma alışkanlığını fark etmeye. Barış eskiden tam tersini yapıyordu: başkalarının tepkisine karşı aşırı tedbirli, kendi kaçışına karşı tedbirsiz.
Bunu bir korkuyu küçümseme çağrısı olarak okumak doğru olmaz. Bazı korkular gerçekten bir tehlikeyi gösterir ve onlara uymak akıllıcadır; Rize'nin yamaçlarında yağmurdan sonra bir yola girmemek, bir maske değil, gerçek bir uyarıdır. Bir de, kalabalık önünde konuşma korkusu bazı insanlar için gündelik hayatı ciddi biçimde kısıtlayan bir sosyal kaygı biçimini alabilir. Böyle durumlarda kâğıt üzerinde maske çevirmek yetmeyebilir; bu alanda çalışan bir psikologla yürütülen bir terapi süreci çok daha etkili olur.
Öbür bilgeler
Hüzün sandığı şeyin aslında içe dönmüş bir öfke olduğunu fark eden Edirneli desinatör, Gazâlî'nin sararan yüz gözlemiyle kendine bakmıştı (GAZ-K03.2). Barış'ın kaçışı da bir başka duygunun kılığıydı: «benim yerim üretim» cümlesi bir tercih gibi görünüyordu, ama altında bir korku vardı. Gazâlî ile Epiktetos aynı soruyu soruyor: gösterdiğin duygu, gerçekte hangisi?
Mevlânâ'nın Ali'si, savaşta yüzüne tükürülünce kılıcı yere bırakmıştı; çünkü darbenin yarısı artık kendi gururu için inecekti (MEV-K03.2). Barış'ın hikâyesinde ortak olan öfke değil korkuydu: haklı bir «hayır» gibi görünen kararın içine korku karışmıştı. Mevlânâ'nın sorusu Barış'a da sorulabilir: bu kararın yarısı kimin içindi?
Bugün bir kez dene
Bugün kaçındığın bir şeyi seç: bir telefon, bir konuşma, bir başvuru. Kendine Epiktetos'un sorusunu sor: bu korku beni bir tehlikeden mi koruyor, yoksa bir ağa mı sürüyor?
Sonra maskeyi çevir. Bir kâğıda en kötü ihtimali yaz ve her satırın altına «ve sonra?» diye sor. Zincirin sonuna kadar git.
Son olarak iki sütun aç: elimde olmayanlar ve elimde olanlar. Cesaretini birinci sütuna, ihtiyatını ikinci sütuna ver. Hangi sütuna bugün bir adım atabilirsin?
Yanında taşıyacağın soru
Korkunun kaçırdığı yön, seni gerçekten güvene mi götürüyor?