Açılış
Ceren yirmi dokuz yaşında, tıp fakültesini bitirdikten sonra Muş'un bir ilçesine bağlı küçük bir sağlık ocağına atanan bir pratisyen hekim. İstanbul'da büyüdü; hayatında hiç tek başına bir evde kalmadı. Şimdi sağlık ocağının arkasındaki lojmanda yalnız yaşıyor. Gündüzleri hasta bakıyor, aşı takvimini düzenliyor, köylere gidiyor. Gündüzleri iyi.
Geceleri başka. Lojman köyün kenarında; arkasında bir dere, ötesinde tepeler. Gece rüzgâr pencereyi titretiyor, çatıda bir şey tıkırdıyor, uzaktan köpekler havlıyor. Ceren her seste yatakta doğruluyor. Kalbi hızlanıyor, kulakları dikiliyor. Kapıyı iki kez kilitliyor, ışıkları açık bırakıyor. Uyumak için telefonda video açıyor; sesini kısmıyor, çünkü sessizlik daha korkutucu. İlk ay her gece böyle geçiyor.
Bir gece, saat ikide, mutfak tarafından bir tıkırtı geliyor. Ceren yorganı başına çekiyor ve bekliyor. Tıkırtı yeniden geliyor. Sonra yeniden. Yarım saat yatakta kaskatı yatıyor. Sonunda kalkıp ışığı yakıyor: rüzgâr, açık kalan mutfak penceresinin kanadını çerçeveye vuruyor. Ceren pencereyi kapatıyor, yatağa dönüyor. Ama uyuyamıyor. Bir sonraki sesi bekliyor.
Bilgenin kapısı
Majjhima Nikāya'nın dördüncü konuşmasında Buda, bir brahmana ormanda tek başına kalmanın zorluğunu anlatır ve uyanışından önce, kendi korkusuyla nasıl karşılaştığını hatırlar. Bir zaman, korkuyu görmek için, ürkütücü sayılan gecelerde ormandaki tapınak ağaçlarının altında kalmaya karar vermiştir:
«Orada kalırken bir geyik gelirdi, ya da bir tavus kuşu bir dal kırardı, ya da rüzgâr yaprakları hışırdatırdı. O zaman düşündüm: ‹İşte o korku ve dehşet geliyor olmalı.› Sonra düşündüm: ‹Neden hep korkunun gelmesini bekleyerek oturuyorum? Neden o korkuyu, geldiği gibi, olduğum hâlde kalarak gidermiyorum?›»
Ve bunu nasıl yaptığını anlatır:
«Sonra o korku ve dehşet ben yürürken geldi. Yürürken o korkuyu giderene kadar ne durdum, ne oturdum, ne uzandım. Sonra ben ayakta dururken geldi; ayakta dururken onu giderene kadar ne yürüdüm, ne oturdum, ne uzandım.»
Bakmadığın yer
Korkunun en yorucu hâli, korkulan şeyin kendisi değil, onu beklemektir. Ceren'in gecelerini dolduran şey bir hırsız, bir saldırgan değildi; hiç gelmeyen bir hırsızı, hiç gelmeyen bir saldırganı beklemekti. Her ses bir habercidir; o haberci gelip gittikten sonra bile bekleyiş sürer. Mutfaktaki pencere kapandıktan sonra da Ceren uyuyamadı, çünkü artık bir sonraki sesi bekliyordu.
Buda'nın bu konuşmada kullandığı Pali sözcük tam olarak bunu anlatıyor: bhayapaṭikaṅkhī, korkuyu bekleyen, korkunun gelmesini gözleyen. Buda kendini bu hâlde yakalıyor ve kendine bir soru soruyor: neden hep korkunun gelmesini bekliyorum? Bu soru korkunun kendisinden çok, korkuyla ilişkiyi hedefliyor. Geyik gelir, tavus kuşu dal kırar, rüzgâr yaprakları hışırdatır; bunlar ormanın olağan sesleri. Korku, bu seslerin her birini bir felaketin habercisi olarak okuyan bekleyişten doğuyor.
Buda'nın önerdiği karşılık da şaşırtıcı derecede somut: korku hangi duruşta gelirse, o duruşta kal. Yürürken geldiyse yürümeye devam et; oturuyorken geldiyse kalkma. Bu öneri ilk bakışta tuhaf görünüyor; ama arkasındaki düşünce şu: korkunun ilk isteği, duruşu değiştirmektir. Kalkmak, kaçmak, ışığı yakmak, yorganı başa çekmek. Her duruş değiştirme, korkuya «haklısın» der. Olduğu yerde kalmak ise korkuya başka bir şey söyler: seni gördüm, buradasın, ama yerimi sana bırakmıyorum.
Ceren'in her gece yaptığı tam tersiydi. Her seste doğruluyor, ışığı yakıyor, kapıyı yeniden kontrol ediyor, telefonu açıyordu. Bunların her biri o an için bir rahatlama getiriyor, ama ertesi gece korkuyu biraz daha güçlü buluyordu. Korku her seferinde kazandığını öğrenmişti; her seste yeniden geliyordu. Işığı yakmak bir gecelik bir çözümdü; ama her yakılan ışık, ertesi gecenin karanlığını biraz daha tehlikeli gösteriyordu. Ceren kendini korurken, farkında olmadan korkusunu besliyordu.
Derinleşme
Aynı konuşmada, gece ormanındaki korkudan önce, Buda korkunun kaynaklarından birini daha sayar ve bu kaynak dışarıda değil, insanın kendi içindedir:
«Bedeniyle, sözüyle, zihniyle yaptıkları arınmamış olan bazı keşişler ve brahmanlar, ormanda ve ıssız yerlerde kalırlar. Bu keşişler ve brahmanlar, yaptıklarındaki bu kusurlar yüzünden kötü bir korku ve dehşet çağırırlar.»
Buda bu cümleden sonra kendi davranışına bakar ve onu arınmış bulduğunu, bunu görünce ormanda daha rahat kaldığını söyler. Bu, korkunun bazen bir şey gösterdiğini söylemenin bir başka yolu: içeride yarım kalmış, kirli kalmış bir şey varsa, dışarıdaki her ses onun yankısı gibi gelir.
Ceren bu cümleyi bir gece, uyuyamadığı saatlerde okuyor ve rahatsız oluyor; çünkü korkularının bir kısmının nereden geldiğini görüyor. En kötü geceleri, gündüz bir şeyi yarım bıraktığı günlerin geceleriydi. Ateşli bir çocuğu ailesine «yarın gelin» diyerek eve gönderdiği gün. Bir yaşlı hastanın tansiyon ilacını değiştirip kontrol randevusunu yazmayı unuttuğu gün. O gecelerde çatıdaki her tıkırtı, gündüz yarım bıraktığı şeyin sesi gibi geliyordu. Korku ona dış dünyayı değil, kendi işindeki dar geçitleri gösteriyordu.
Ertesi hafta iki şey değiştiriyor. Birincisi gündüzle ilgili: her akşam sağlık ocağından çıkmadan önce, o gün takip gerektiren hastaların listesini yapıyor ve ertesi sabah onları arıyor. Ateşli çocuğun annesini telefonla arıyor; çocuk iyileşmiş. Yaşlı hastanın kontrol randevusunu yazıyor. İkincisi geceyle ilgili: bir ses geldiğinde doğrulmamayı deniyor. Yattığı yerde kalıyor, sesi dinliyor, adını koyuyor: rüzgâr, pencere, köpek. Kalbi yine hızlanıyor; ama Buda'nın yaptığı gibi, korku geçene kadar duruşunu değiştirmiyor. İlk geceler uzun sürüyor. Bir hafta sonra bazı seslerde kalbi hızlanmıyor bile.
Bir ay sonra Ceren hâlâ bazı gecelerde korkuyor; özellikle fırtınalı gecelerde. Ama artık korkuyu beklemiyor. Geldiğinde onu olduğu yerde karşılıyor. Ve gündüz yarım bıraktığı bir şey olduğunda, gece onun korkusunu taşımak yerine, akşam bir telefon açıyor.
Bu konuşmanın önerisini gerçek tehlikeleri görmezden gelmek olarak okumamak gerekiyor. Yalnız yaşayan biri için kapıyı kilitlemek, güvenlik önlemi almak, gerçek bir tehdit varsa yetkililere bildirmek akıllıca ve gereklidir; Buda'nın ormandaki tavus kuşu, bir kapıyı zorlayan birinin yerine geçmez. Bir de, uykuyu ve gündelik hayatı haftalarca bozan yoğun gece korkuları ya da panik atakları, kendi başına bir alıştırmayla değil, bir ruh sağlığı uzmanıyla ele alınması gereken bir durum olabilir.
Öbür bilgeler
Epiktetos'un geyikleri avcıların tüylerinden kaçarken ağa koşuyordu; Rizeli mühendis, sunum korkusundan kaçarken pişmanlığa koşmuştu (STO-K03.3). Buda'nın ormanında da bir geyik var, ama bu kez o kaçmıyor; yalnızca geçiyor. Epiktetos korkunun yönünü sorguluyor, Buda ise korkuyla karşılaşma biçimini: kaçmak yerine olduğun yerde kalmak.
Trabzonlu kitapçı, Kemal Bey'in «neden bu kadar korkuyorsun?» sorusuyla, başağrısının arkasındaki korkuyu görmüştü; Sappa Sutta'daki dev yılan da tanındığı anda sahneden çekilmişti (BUD-K03.1). Bu konuşmadaki «İşte o korku geliyor olmalı» cümlesi de bir tanıma; ama tanımanın da bir bekleyişe dönüşebileceğini gösteriyor. Māra'yı tanımak bir şey, her yaprak hışırtısında onu aramak başka bir şey.
Bugün bir kez dene
Bugün seni ürküten bir ses, bir düşünce, bir haber geldiğinde, ilk isteğini fark et: kalkmak mı, telefona uzanmak mı, ışığı yakmak mı? Bir kez, o isteğe uymadan, olduğun duruşta kal.
Korkuyu adlandır ve nefesini izle. Duruşunu ancak korku biraz dindiğinde değiştir.
Gece yatmadan önce kendine bir soru daha sor: bugün yarım bıraktığım, içimde bir yankı gibi dolaşan bir şey var mı? Varsa, yarın onu tamamlamak için atabileceğin en küçük adımı yaz.
Yanında taşıyacağın soru
Korktuğun şeyi mi bekliyorsun, yoksa korkunun kendisini mi?