Açılış
Okan elli iki yaşında, Kayseri'de bir mobilya atölyesinin sahibi. On iki yıl önce boşandı; kızı İpek o zaman on iki yaşındaydı ve annesiyle İzmir'e taşındı. İlk yıllarda Okan bayramlarda aradı, doğum günlerinde para gönderdi. Sonra aramalar seyreldi. Bir doğum günü unutuldu, bir mezuniyete gidilmedi. İpek şimdi yirmi dört yaşında, İzmir'de bir mimarlık ofisinde çalışıyor. Son üç yıldır baba kız neredeyse hiç konuşmuyor.
Geçen ay Okan küçük bir kalp krizi geçirdi. Hastanede yatarken aklına tek bir şey geldi: kızı. Taburcu olduğu gün, İpek'le barışmaya karar verdi. İçinde uzun bir mektup vardı: özür, açıklama, bir ziyaret, belki birlikte bir yemek. Ama her adımda bir şey onu durdurdu.
Önce özrü bıraktı; «Özür dilersem bütün suçu kabul etmiş olurum, sonra yüzüme vurur» diye düşündü. Sonra boşanmayı konuşmaktan vazgeçti; «Eski defterleri açmayalım, kavga çıkar.» Sonra İzmir'e gitmekten vazgeçti; «Kapıyı yüzüme kapatırsa ne yaparım?» Sonunda, kalp krizinden bir ay sonra, İpek'e tek bir mesaj gönderdi: «Kızım nasılsın, işler yolunda mı?» İpek iki gün sonra cevap verdi: «İyiyim, teşekkürler.» Okan telefona bakakaldı. Bunu istememişti.
Bilgenin kapısı
Mesnevî'nin birinci defterinde Mevlânâ, Kazvinlilerin omuzlarına, kollarına iğneyle mavi döğme yaptırma âdetinden söz eder ve bir pehlivanın hikâyesini anlatır. Pehlivan dellâka gider ve omzuna kükreyen bir aslan resmi yapmasını ister; burcu aslandır. Usta iğneyi batırmaya başlar:
«İğneyi batırmaya başlayınca acı omzuna yerleşti. Pehlivan inlemeye başladı: ‹Beni öldürdün, ne resmi yapıyorsun?› Usta, ‹Aslan istedin ya› dedi. ‹Hangi uzvundan başladın?› ‹Kuyruğundan başladım.› ‹Kuyruğu bırak, ey gözüm. Kuyruksuz aslan olsun; iğnenin acısından yüreğim gevşedi.›»
Usta başka bir yerden başlar; pehlivan yine bağırır, bu kulak, kulağı bırak. Sonra karın; karnı da bırak. Sonunda usta iğneyi yere atar:
«Usta öfkeyle iğneyi yere vurdu: ‹Dünyada kimin başına gelmiş bu? Kuyruksuz, başsız, karınsız bir aslanı kim gördü? Böyle bir aslanı Allah bile yaratmadı.› Ey kardeş, iğnenin acısına sabret ki dikbaşlı nefsinin iğnesinden kurtulasın.»
Bakmadığın yer
Korkuyla ilgili düşündüğümüzde genellikle iki şey görürüz: ya korkuya yenilip bir şeyi hiç yapmayız, ya da korkuyu yenip yaparız. Kazvinli pehlivanın hikâyesi üçüncü bir yolu gösteriyor ve bu yol belki en yaygın olanı: korkudan vazgeçmeden de, ona yenilmeden de, işin acı veren her parçasını tek tek kesip atmak. Pehlivan aslandan vazgeçmedi. Dellâkın koltuğundan kalkmadı. Yalnızca her iğne batışında bir parçayı bıraktı. Sonunda elinde bir aslan değil, aslan istemiş olmanın anısı kaldı.
Okan'ın barışma planı tam olarak böyle eridi. Barışmaktan vazgeçmedi; kızına bir mesaj attı, bir adım attı, kendini bir şey yapmış saydı. Ama özür kuyruktu, kesildi. Boşanmayı konuşmak kulaktı, kesildi. İzmir'e gitmek karındı, kesildi. Geriye kalan «nasılsın» mesajı, ustanın bile yapamadığı kuyruksuz, başsız, karınsız bir aslandı. İpek'in «iyiyim, teşekkürler» cevabı, böyle bir aslana verilebilecek en doğal karşılıktı.
Hikâyenin ince yanı, her kesmenin tek başına makul görünmesi. Kuyruksuz bir aslan da aslandır, diyebilir insan; özür dilemeden de barışılır. Kulaksız bir aslan da aslandır; eski defterleri açmadan da yola devam edilir. Pehlivanın her itirazı, o an için bir mantık taşıyor. Ama ustanın öfkeyle yere attığı iğne, bütün bu makul kesmelerin toplamını gösteriyor: bir şeyi acısız yapmaya çalışırken, o şeyin kendisini ortadan kaldırmak. Aslanın kuyruğu, kulağı, karnı, aslanın süsü değil, aslanın kendisiydi. Okan'ın özrü de, boşanmayı konuşmak da, kapıya gitmek de, barışmanın süsü değil, barışmanın kendisiydi.
Burada korkunun neyi gösterdiği de görünüyor. Pehlivanın acısı rastgele değildi; iğne en çok, resmin asıl çizgilerinin geçtiği yerde acıtıyordu. Okan'ın korkusu da en çok özürde, en çok kapının önünde yoğunlaşıyordu; çünkü barışmanın gerçekten olacağı yer orasıydı. Korku yolu kapatmıyordu; yolun en dar, en önemli geçidini işaret ediyordu. Okan o geçitten her kaçışında, aslında yolun kendisinden kaçmış oluyordu.
Derinleşme
Mevlânâ hikâyeyi bitirirken bir öğüde geçer: iğnenin acısına sabret ki nefsinin iğnesinden kurtulasın. Bu cümlede iki iğne var. Biri dellâkın iğnesi; geçici, bir resmi tamamlamak için batan, sınırlı bir acı. Öbürü nefsin iğnesi; kaçtıkça süren, adı konmamış, sürekli bir sızı. Pehlivan birinciden kaçarken ikincisine teslim oldu. Okan da öyle: özrün, kapının, eski defterlerin acısından kaçarken, üç yıllık sessizliğin, kalp krizinin hastane odasındaki pişmanlığın, telefondaki o soğuk «teşekkürler»in daha uzun acısına razı oluyordu.
Bu iki acı arasındaki fark, korkuya bakmanın başka bir yolunu açıyor. Korku genellikle yaklaşan acıyı büyük, uzaktaki acıyı küçük gösterir. İğne şimdi batıyor; sessizliğin acısı ise yıllara yayılmış, alışılmış, neredeyse görünmez. Mevlânâ'nın öğüdü, iki acıyı yan yana koyup tartmayı öneriyor. Sınırlı bir acıya katlanmak, sınırsız bir sızıdan kurtulmanın bedeli olabilir.
Okan bu hikâyeyi atölyedeki eski bir ustadan dinliyor; usta onun telefona bakıp iç çektiğini görmüş, «Senin aslanın kuyruğu kalmamış» diyerek anlatmış. Okan o akşam bir kâğıt alıyor ve aslanın parçalarını yazıyor: özür, geçmişi konuşmak, yüz yüze görüşmek. Her birinin yanına neden kestiğini yazıyor. Sonra her birinin yanına bir de şunu yazıyor: bu parça olmazsa, geriye ne kalır?
Bir hafta sonra İpek'e uzun bir mesaj yazıyor. Bu kez kuyruğu kesmiyor. «Seni yalnız bıraktım. Doğum günlerini unuttum, mezuniyetine gelmedim. Bunun için özür dilerim. Sebeplerimi anlatmak isterim, ama önce yalnızca bunu bilmeni istedim.» Ve kulağı da kesmiyor: İzmir'e gelip onunla bir kahve içmek istediğini, kabul etmezse bunu da anlayacağını yazıyor. Mesajı gönderdikten sonra iki gün hiçbir cevap gelmiyor. Okan'ın kalbi, bu kez kriz değil, korku yüzünden hızlı atıyor.
Üçüncü gün İpek yazıyor. Kısa bir mesaj: «Bu mesajı on iki yıldır bekliyordum. Bir sonraki ay gelebilirsin.» Kahve buluşması kolay geçmiyor; İpek'in kırgınlıkları, öfkesi, sorduğu ve Okan'ın cevap vermekte zorlandığı sorular var. Bir an Okan yine bir parçayı kesmek istiyor, konuyu değiştirmeye uzanıyor. Sonra kendini durduruyor ve soruyu cevaplıyor. Buluşmanın sonunda İpek ona sarılmıyor; ama bir sonraki ay yeniden buluşmayı kabul ediyor.
Buradan her acıya katlanmak gerektiği sonucu çıkmıyor. Her ilişki onarılmaya değmez ve her acı bir anlam taşımaz. Bazı aile bağları, örneğin şiddet ya da istismar içeren ilişkiler, mesafenin korunmasını gerektirir; orada kesilen parça bir korku değil, bir korunmadır. Mevlânâ'nın sorusu her durumda aynı acıya katlanmayı değil, kaçtığın acının gerçekten seni koruyup korumadığını sormayı öneriyor. Bir de, bir ilişkiyi onarmak her zaman tek başına yapılabilecek bir iş değildir; bir aile terapistinin desteği, bu tür kırılmalarda iki taraf için de yolu kolaylaştırabilir.
Öbür bilgeler
Buda gece ormanında korkuyu yürürken yakaladıysa yürümeyi, otururken yakaladıysa oturmayı sürdürmüştü (BUD-K03.3). Kazvinli pehlivan ise her iğne batışında duruşunu değiştirdi; ustaya kuyruğu bırak, kulağı bırak dedi. Buda'nın olduğu yerde kalması ile Mevlânâ'nın iğneye sabretmesi aynı şeyi söylüyor: acının geldiği yerde kalmak, onun bitirmeye çalıştığı şeyi tamamlamanın tek yolu olabilir.
Epiktetos'un Sokrates'ten aldığı trajik maske, çevrilip incelendiğinde ısırmıyordu (STO-K03.3). Okan'ın kâğıda yazdığı aslanın parçaları da bir tür maske çevirmeydi: her korkunun arkasında ne olduğuna bakmak. Epiktetos korkunun çoğu zaman bir maske olduğunu, Mevlânâ ise bazen gerçek bir iğne olduğunu, ama o iğnenin bir resmi tamamlamak için battığını söylüyor.
Bugün bir kez dene
Bugün yapmaya karar verdiğin ama bir türlü tam yapamadığın bir şeyi seç: bir konuşma, bir özür, bir başvuru, bir değişiklik. Onu bir aslan gibi düşün ve parçalarını yaz.
Her parçanın yanına, onu kesmek isteyip istemediğini ve nedenini not et. Sonra sor: bu parça olmazsa, geriye bir aslan kalır mı?
Kestiğin parçalardan birini seç ve ona bu hafta, küçük de olsa, bir adım at. İğnenin acısını, kaçtığın sızının süresiyle karşılaştır.
Yanında taşıyacağın soru
Korktuğun için kestiğin parça, yapmak istediğin şeyin süsü mü, yoksa kendisi mi?