Açılış
Ertuğrul elli iki yaşında, Adana'da otuz yıllık bir emlakçı. Çarşıda herkes onu tanır; kahvede sözü dinlenir, mahallede bir anlaşmazlık olsa önce ona danışılır. Geçen yıl oğlu Murat işin başına geçti; dükkânın adını değiştirdi, ilanları internete taşıdı, müşterilerle telefondan yazışmaya başladı. Ertuğrul artık dükkâna her gün gitmiyor. Gittiği günlerde de Murat'ın masasının yanında bir sandalyede oturuyor; kimse ona bir şey sormuyor.
Bir cumartesi on yaşındaki torunu Deniz'i futbol antrenmanından alıyor. Turgut Özal Bulvarı'nda, genç bir sürücü sağdan sıkıştırıp önüne kırıyor. Ertuğrul frene basıyor; Deniz arka koltukta öne savruluyor ama kemeri takılı, bir şey olmuyor. Ertuğrul'un içinde bir şey kopuyor. Korna çalıyor, selektör yapıyor, arabanın peşine düşüyor. İki kilometre boyunca takip ediyor; kırmızı ışıkta yanına yanaşıp camı indiriyor, bağırıyor. Genç sürücü de bağırıyor. Ertuğrul kapıyı açıp inmek üzereyken arkadan bir ses duyuyor: Deniz ağlıyor. «Dede, dede, lütfen inme.»
Işık yeşile dönüyor; genç sürücü gidiyor. Ertuğrul elleri titreyerek arabayı kenara çekiyor. Deniz hâlâ hıçkırıyor. Eve dönerken ikisi de konuşmuyor. O akşam gelini Deniz'in bundan sonra dedesiyle arabaya binmek istemediğini söylüyor.
Bilgenin kapısı
Seneca, Öfke Üzerine'nin ilk kitabına öfkenin bir tarifiyle başlar. Ona göre öfke, bütün tutkular içinde en çirkini, en kudurganıdır; ve bilgelerin bir kısmı ona boşuna bir ad vermemiştir:
«En bilge insanlardan bazıları öfkeye bu yüzden kısa bir delilik demişlerdir. Çünkü o da kendine hâkim değildir, edebi unutur, akrabalığı unutur, başladığı şeye inatla saplanır, akla ve öğüde sağırdır, önemsiz sebeplerle kabarır, doğruyu ve adaleti görmekte beceriksizdir; ezdiği şeyin üzerinde kendisi de paramparça olan, düşen bir kayaya çok benzer.»
Seneca'nın kendisi, öfkenin savunulabileceğini düşünenlere de yer verir. Aristoteles'ten şu sözü aktarır: öfke gereklidir, ruhu doldurup tutuşturmadan hiçbir savaş kazanılmaz; yeter ki komutan olarak değil, asker olarak kullanılsın.
Seneca bu görüşe katılmaz: aklın sözünü dinleyen bir öfke artık öfke değildir, der; dinlemeyen bir öfke ise emir dinlemeyen bir asker kadar işe yaramaz.
Bakmadığın yer
Öfkeyi çoğu zaman bir koruyucu gibi yaşarız. Biri sınırımızı çiğnediğinde, haksızlık ettiğinde, sevdiğimiz birine zarar verdiğinde öfke kabarır ve bizi savunmaya hazırlar. Ertuğrul'un o anda kendine söylediği de buydu: torunumu tehlikeye attı, buna sessiz kalamam. Bu cümlenin bir doğru yanı var. Genç sürücü gerçekten tehlikeli bir şey yapmıştı; Deniz gerçekten öne savrulmuştu. Öfkenin ilk kıvılcımı, Seneca'nın da kabul edeceği gibi, bir şeyin yanlış gittiğini haber veriyordu.
Ama sonra olanlara bakınca bir tuhaflık görünüyor. Deniz'i koruma isteğiyle başlayan öfke, Deniz'i en çok korkutan şeye dönüştü. Ertuğrul iki kilometre boyunca torununu arka koltukta tutarak bir arabayı kovaladı; kırmızı ışıkta inip bir yabancıyla kavga etmek üzereydi. Seneca'nın düşen kaya benzetmesi tam bu: öfke ezmek istediği şeyin üzerinde kendini de parçalıyor. Koruduğunu sandığı torununu, sonunda dedesinden korkar hâle getirdi.
O zaman soru değişiyor: Ertuğrul'un öfkesi gerçekte neyi koruyordu? Seneca, Öfke Üzerine'nin üçüncü kitabında, insanın kendini fazla önemsemesinin onu öfkeye yatkın kıldığını söyler. Ertuğrul'un son bir yılı bu açıdan dikkat çekici. Otuz yıl çarşının sözü dinlenen adamıydı; şimdi oğlunun masasının yanında, kimsenin bir şey sormadığı bir sandalyede oturuyordu. Bulvarda önüne kıran genç, bir anda bütün bu görünmezliğin yüzü oldu. Öfke Deniz'i korumuyordu; Ertuğrul'un yara almış saygınlığını koruyordu.
Bu, öfkeyi küçümsemek ya da Ertuğrul'u suçlamak değil. Yaralanmış bir saygınlık gerçek bir acı; bir mesleği, bir kimliği bırakmak kolay değil. Ama öfke bu acıyı korumanın yanlış aracıydı. Acının asıl sahibi olan şey, yani dükkândaki o sandalye, o görünmezlik, bulvarda değil, evde ve dükkânda bekliyordu. Öfke onu oraya götürmek yerine, yoldan geçen bir yabancıya yöneltti. Yabancıya bağırmak, oğluyla konuşmaktan çok daha kolaydı.
Derinleşme
Seneca, üçüncü kitapta öfkeye karşı en etkili ilacı bir cümleyle söyler ve ardından Platon'dan bir hikâye anlatır:
«Kimse öfkesini ertelemez; oysa erteleme onun en iyi ilacıdır, çünkü ilk alevinin sönmesine, zihni karartan bulutun dağılmasına ya da en azından incelmesine zaman tanır. Seni çıldırtan haksızlıklardan bazıları bir günlük değil, bir saatlik aradan sonra bile hafifler; bazıları tamamen kaybolur.»
Aynı bölümde anlatılan hikâyeye göre Platon bir gün kölesine öfkelenir ve onu kendi eliyle dövmek için elini kaldırır. Sonra öfkeli olduğunu fark eder ve eli havada, vurmak üzere olan birinin duruşunda donup kalır. İçeri giren bir dostu ne yaptığını sorunca Platon, «Öfkeli bir adamı cezalandırıyorum» der. Başka bir gün yine öfkelendiğinde, cezayı yeğeni Speusippos'a bırakır: «Ben öfkeliyim; ona hak ettiğinden fazlasını vururum, bundan hak ettiğimden fazla zevk alırım.»
Bu hikâyenin bugünün okuruna rahatsız edici bir yanı var ve onu atlamamak gerekiyor: Platon'un dünyasında bir insanın köle olması, bir başkasının onu dövme hakkı sıradandı. Seneca bu düzeni sorgulamıyor. Ama hikâyenin taşıdığı şey o düzen değil, havada kalan el: bir insanın, öfkesinin ortasında, kendi elini durdurup öfkeli olanın kendisi olduğunu görmesi. Platon cezayı köleye değil, önce kendi öfkesine yöneltiyor.
Ertuğrul o gece uyuyamıyor. Deniz'in «Dede, lütfen inme» diyen sesi kulağında. Kırmızı ışıkta kapıyı açtığı an, Platon'un havada kalan eli gibi bir andı; ama o eli durduran Ertuğrul değil, torununun gözyaşlarıydı. Ertesi gün oğlunun dükkânına gidiyor, ama sandalyeye oturmuyor. Murat'a «Biraz konuşalım mı?» diyor. Ona bulvarda olanı anlatıyor; sonra, uzun bir duraksamadan sonra, son bir yıldır dükkânda kendini nasıl hissettiğini. Murat şaşırıyor: «Baba, ben sana iş sormuyordum, yorulma diye. Sen istemiyorsun sanıyordum.» Konuşmanın sonunda, eski müşterilerle ilişkileri Ertuğrul'un yürütmesine karar veriyorlar; çarşıdaki o otuz yıllık tanışıklıklar, hiçbir internet ilanının yapamayacağı bir iş.
Deniz'le barışmak daha uzun sürüyor. Ertuğrul bir hafta sonra torununu dondurma yemeye götürüyor ve ondan özür diliyor. Genç sürücüden, trafikten, bahaneden söz etmiyor; yalnızca «Seni çok korkuttum» diyor. Deniz bir süre susuyor, sonra soruyor: «Bir daha yapacak mısın?» Ertuğrul kendine bir söz veriyor ve torununa da söylüyor: öfkelendiğinde, Platon gibi, önce elini havada tutacak. Arabayı kenara çekecek, on dakika bekleyecek. Seneca'nın dediği gibi; bir günlük değil, bir saatlik, belki birkaç dakikalık bir ara.
Bu yaklaşımın bir sınırı da var. Seneca öfkeyi hiçbir durumda yararlı görmüyor; bu, bugün herkesin katılmadığı bir tutum. Aristoteles'in askeri gibi, haksızlığa karşı harekete geçiren bir öfkenin değerli olduğunu düşünenler de var. Hangi görüşe yakın durulursa durulsun, ikisi de aynı noktada buluşuyor: öfkenin komutan olmaması gerekiyor. Öfke sık sık kontrolden çıkıyor, birilerine ya da eşyalara zarar vermeye varıyorsa, bu tek başına bir felsefe okumasıyla değil, bir öfke kontrolü programı ya da bir uzmanla ele alınması gereken bir şey.
Öbür bilgeler
Otogarda bavulu iki kez yerleştiren Orhan, üzüntüsünü gizlemiş ve o üzüntü öfke kılığında dışarı çıkmıştı (STO-K03.1). Ertuğrul'un öfkesinin altında da başka bir şey vardı: görünmez olmanın acısı. Seneca'nın aynı kitabındaki iki farklı bölüm, iki adama aynı soruyu soruyor: öfkenin arkasında hangi duygu bekliyor?
Sivaslı Hülya bir müşterinin bağırışından sonra ekibine ters cevaplar veriyordu; Gazâlî'nin zinciri, kalbe düşen hatırın nasıl isteğe, karara ve ele indiğini göstermişti (GAZ-K03.1). Platon'un havada kalan eli, o zincirin tam son halkasında, el ile niyet arasında bir duraklama. Gazâlî'nin zinciri ile Seneca'nın ertelemesi, aynı yolun iki ayrı noktasında durmayı öneriyor.
Bugün bir kez dene
Bugün içinde öfkenin kabardığını hissettiğinde, Platon'un hareketini dene: elini, sesini, parmağını havada tut. Bir şey söylemeden ya da yazmadan önce, en az on nefes bekle.
O arada kendine sor: bu öfke şu anda neyi koruyor? Karşımdakinin yaptığı şeyi mi, yoksa bende yaralanmış başka bir şeyi mi?
Gün bitmeden, öfkelendiğin anı yeniden düşün. Bir saat sonra o haksızlık sana aynı büyüklükte mi görünüyor?
Yanında taşıyacağın soru
Öfkelendiğinde koruduğunu sandığın şey, gerçekten korunmaya ihtiyacı olan şey mi?