İçeriğe geç

Buda ile · Duygular

Kabul edilmeyen ikram

Öfke neyi koruyor?

1.209 kelime · yaklaşık 5 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Tülay kırk yedi yaşında, Malatya'da bir kayısı kooperatifinin muhasebecisi. İki yıldır seksen yaşındaki annesine o bakıyor: sabah işe gitmeden ilaçlarını hazırlıyor, öğlen bir komşu uğruyor, akşam yemeğini yediriyor, gece kalkıp yanına gidiyor. Ağabeyi Kenan yirmi yıldır Almanya'da, Köln'de yaşıyor; yılda bir kez, yazın geliyor.

Geçen hafta annesi banyoda düştü; kalçası çatlamadı ama bir hafta hastanede kaldı. Tülay bunu aile mesaj grubuna yazdı. Bir saat sonra Kenan'dan uzun bir mesaj geldi. Annesinin neden yalnız bırakıldığını, banyoya neden tutunma demiri takılmadığını soruyordu; sonra cümleler sertleşiyordu. Son satırda şunu yazmıştı: «Zaten sen annemi hiçbir zaman benim kadar sevmedin.» Grupta teyzeler, kuzenler, yengeler vardı. Kimse bir şey yazmadı.

Tülay o gece uyumadı. Telefonu elinde, bir cevap yazdı, sildi, bir daha yazdı. Her cevap bir öncekinden sertti: iki yıldır kimin gece kalktığını, kimin yazın üç hafta gelip gittiğini, kimin para gönderip vicdanını rahatlattığını sıralıyordu. Sabaha karşı, cevabı göndermek üzereyken, annesinin odasından bir ses geldi; annesi onu çağırıyordu. Tülay telefonu bıraktı, kalktı. Mesaj gönderilmeden kaldı.

Bilgenin kapısı

Saṃyutta Nikāya'da, öfkeli bir brahmanın Buda'ya geldiği kısa bir konuşma vardır. Brahman, kendi soyundan birinin evi bırakıp Buda'nın yanında keşiş olduğunu duymuş, buna öfkelenmiştir; gelip Buda'ya kaba, sert sözlerle hakaret eder. Buda onu dinler ve sonra bir soru sorar:

«Ne dersin brahman, dostların, akrabaların, konukların seni ziyarete geliyor mu? Onlara yiyecek, içecek ikram ediyor musun? Peki ya kabul etmezlerse, brahman, o ikram kimin olur?»

Brahman, kabul edilmeyen ikramın kendisine kaldığını söyler. Buda da cevabını verir:

«Aynı şekilde brahman, sana sövmeyen bize sövdüğün, seni kızdırmayanı kızdırdığın, sana saldırmayana saldırdığın şeyi biz kabul etmiyoruz. O yine senin, brahman; o yine senin.»

Bakmadığın yer

Biri bize öfkeyle saldırdığında, iki seçeneğimiz varmış gibi gelir: ya karşılık veririz ya da susup içimize atarız. Karşılık vermek adil görünür; haksızlığa uğrayan kendini savunmalıdır. Susmak ise bir yenilgi gibi gelir; sessiz kalan, suçlamayı kabul etmiş sayılır. Tülay'ın gece boyu yazdığı cevaplar bu ikilemin ürünüydü. Cevap vermezse, grup Kenan'ın sözlerini doğru sanacaktı. Cevap verirse, iki kardeş herkesin önünde birbirini yaralayacaktı.

Buda'nın sorusu üçüncü bir kapı açıyor. Bir ikram, kabul edilmezse, onu getirenin elinde kalır. Bir hakaret de öyle. Buda burada susmayı ya da içine atmayı önermiyor; kabul etmemeyi öneriyor. Bu ince bir fark. İçine atan, hakareti almış, yutmuş, ama sindirememiştir; gece boyu uyuyamaması bundandır. Kabul etmeyen ise onu almamıştır. Kenan'ın «sen annemi sevmedin» cümlesi Tülay'ın elinde değil, Kenan'ın elindeydi; Tülay ona cevap yazarak onu almış, gece boyu çiğnemişti.

Konuşmanın başlangıcında, kolay gözden kaçan bir ayrıntı var. Brahman Buda'ya neden öfkelidir? Çünkü soyundan biri evi bırakıp gitmiştir. Onun hakaretleri Buda'ya yönelmiş gibi görünse de, asıl yarası başka bir yerdedir: ailesinden birini kaybetmek. Öfke, çoğu zaman öfkelenenin kendi kaybını, kendi korkusunu taşır. Kenan'ın mesajı da Tülay'a yöneltilmişti; ama içinde Tülay'dan çok Kenan'ın kendisi vardı. Yirmi yıldır uzakta olan, annesinin düştüğünü bir mesaj grubundan öğrenen bir oğulun suçluluğu.

Bunu görmek Kenan'ın sözlerini haklı çıkarmıyor. Sözleri haksız ve kırıcıydı. Ama onları kabul etmemek, Tülay'a başka bir şeyi görme fırsatı veriyor: öfkenin kime ait olduğunu. Bir ikramı geri çevirmek için onu getirene düşman olmak gerekmez. Yalnızca, onun senin değil, onun olduğunu bilmek gerekir. Tülay'ın elinde kalan iş, kendi ikramını hazırlamak: Kenan'a ne söyleyeceğine, öfkenin dilinden değil, kendi sesinden karar vermek.

Derinleşme

Buda konuşmanın sonunda brahmana birkaç dize okur. İçlerinden biri, öfkeye öfkeyle karşılık vermenin bedelini söyler:

«Öfkeliye öfkeyle karşılık veren, kendine daha çok zarar verir. Öfkeliye öfkelenmeyen, kazanılması zor bir savaşı kazanır.»

Aṅguttara Nikāya'daki bir başka konuşma, bu «kendine zarar»ın ne olduğunu somut olarak sayar. Buda, öfkeli bir insanın başına gelen ve düşmanının ona dileyeceği yedi şeyi anlatır. İkincisi, Tülay'ın o gecesini anlatıyor gibidir:

«Düşman düşmanına şunu diler: ‹Keşke kötü uyusa!› Öfkeye yenik düşmüş, öfkenin kuşattığı biri, yün örtülerle, yumuşak yastıklarla döşenmiş bir yatakta yatsa bile kötü uyur.»

Bu dizelerin önemli yanı, öfkeyi bir ahlak meselesinden önce bir öz-zarar meselesi olarak göstermesi. Tülay'ın gece boyu yazdığı cevaplar, Kenan'a henüz hiçbir şey yapmamıştı; ama Tülay'ın kendi uykusunu almıştı. Öfke, düşmanın en çok istediği şeyi, kişinin kendi eliyle yapmasını sağlıyordu.

Tülay sabah annesine kahvaltısını verdikten sonra telefonu yeniden açıyor. Taslak hâlâ orada. Okuyor ve bu kez onu, Buda'nın brahmana sorduğu soruyla okuyor: bu mesajı gönderirsem, Kenan'ın ikramını kabul etmiş olurum. Taslağı siliyor. Gruba yalnızca kısa bir cümle yazıyor: «Annem iyi, eve döndük. Kenan'la ayrıca konuşacağım.»

Akşam Kenan'ı arıyor. Telefon açılınca ilk birkaç saniye ikisi de susuyor. Sonra Tülay sakin bir sesle soruyor: «Abi, sen o mesajı yazarken neye bu kadar kızgındın?» Kenan önce savunmaya geçiyor, sonra susuyor. Ve sonunda, kısık bir sesle söylüyor: «Annemin düştüğünü bir mesaj grubundan öğrendim, Tülay. Yanında değildim. Hiçbir zaman değilim.» Tülay'ın içinde bir şey yumuşuyor. Kenan'ın hakareti hâlâ haksızdı; ama artık onun altındaki yarayı görebiliyordu.

O konuşmanın sonunda Kenan özür diliyor. Birlikte, banyoya tutunma demiri takılması ve haftada iki gün bir bakım desteği tutulması için konuşuyorlar; masrafı Kenan üstleniyor. Tülay telefonu kapattıktan sonra fark ediyor ki, iki gecedir ilk kez uykusu geliyor.

Bu yaklaşımın sınırlarını da söylemek gerekiyor. Bir hakareti kabul etmemek, sürekli tekrarlanan bir sözlü ya da fiziksel şiddete katlanmak demek değil. Biri düzenli olarak aşağılanıyor, tehdit ediliyor ya da zarar görüyorsa, «o yine senin» demek yetmez; sınır koymak, uzaklaşmak, gerekirse hukuki ya da psikolojik destek almak gerekir. Buda'nın brahmana verdiği cevap, bir kez gelen öfkeyi geri çevirmenin yolunu anlatıyor; bir istismar düzenini sürdürmenin değil.

Öbür bilgeler

Seneca'nın Platon'u, öfkeyle elini kaldırdığı anda durmuş ve önce kendi öfkesini cezalandırmıştı; Adanalı emlakçı Ertuğrul da torunu sayesinde böyle bir anda durabilmişti (STO-K03.2). Seneca öfkeyi kendi içinde durdurmayı, Buda ise başkasından gelen öfkeyi kabul etmemeyi öğretiyor. Biri kendi elini, öbürü karşıdan uzatılan eli konu ediyor.

Kitabevini kaybetme korkusunu haftalarca yorgunluk sanan Burcu, korkusuna adını koyunca onun kılıklarını tanımıştı (BUD-K03.1). Tülay'ın Kenan'ın öfkesinin altındaki suçluluğu görmesi de bir tür ad koyma; ama bu kez başkasının duygusuna. Māra'yı tanımak ile kabul edilmeyen ikramı geri vermek, aynı dikkatin iki ayrı kullanımı.

Bugün bir kez dene

Bugün biri sana sert, kırıcı bir söz söylediğinde, cevap vermeden önce Buda'nın sorusunu içinden sor: bu ikramı kabul edecek miyim?

Kabul etmemeyi seçersen, susmakla içine atmak arasındaki farkı gözle. Söz senin elinde mi, yoksa onu söyleyenin elinde mi kaldı?

Sonra, sakinleştiğinde, o sözün altında karşındakinin hangi yarası, hangi korkusu olabileceğini düşün. Onu haklı çıkarmak için değil, öfkenin kime ait olduğunu görmek için.

Yanında taşıyacağın soru

Bugün sana uzatılan öfkenin hangisini, farkında olmadan kabul ettin?