Açılış
Nermin otuz altı yaşında, Edirne'de bir tekstil firmasında desinatör. Sekiz yıldır aynı yerde çalışıyor; kumaş desenleri çiziyor, renk kartelaları hazırlıyor. İşinde iyi; firmanın son iki sezonda en çok satan iki koleksiyonu onun çizimlerinden çıktı. Çevresi onu «melek gibi» diye tanır: kimseyle tartışmaz, kimseye sesini yükseltmez, her şeye «olur» der.
Geçen ay İstanbul'da bir fuar vardı. Tasarım müdürü Gürsel Bey, Nermin'in çizdiği koleksiyonu müşterilere tanıttı. Nermin salonun arkasından dinliyordu. Gürsel Bey bir kez bile onun adını anmadı; «tasarımlarım», «ekibimle geliştirdiğim fikir» dedi. Bir müşteri çizimlerin kime ait olduğunu sorduğunda gülümseyip «Benim imzam» dedi.
Nermin o akşam otel odasında ağladı. Ertesi sabah kahvaltıda Gürsel Bey ona teşekkür etti, «iyi bir fuardı» dedi; Nermin gülümseyip başını salladı. Edirne'ye döndükten sonra günlerce bir ağırlıkla dolaştı. Yemek yemek istemedi, akşamları erkenden yattı. Kız kardeşi Gamze bir telefon konuşmasında sordu: «Abla, sen kızgın mısın?» Nermin şaşırdı: «Hayır, kızgın değilim. Sadece üzgünüm.»
Bilgenin kapısı
Gazâlî, İhyâ'nın öfkeyi, kini ve hasedi ele aldığı kitabında, önce öfkenin ne olduğunu, neden yaratıldığını anlatır. Ona göre öfke kötü bir şey olarak başlamaz; bir koruyucu olarak başlar:
«İnsan, kılıç, mızrak ve kendisine yöneltilen öteki yok ediciler gibi dışarıdan gelen tehlikelerle karşı karşıyadır. Bu yüzden, içinden kabarıp bu tehlikeleri ondan uzaklaştıracak bir güce, bir hamiyete muhtaçtı. Allah öfkenin tabiatını ateşten yarattı ve onu insanın yaratılışına yerleştirdi.»
Aynı bölümde, öfkenin kime yöneldiğine göre bedende farklı izler bıraktığını anlatır:
«Kan ancak insan kendinden aşağıdakine öfkelendiğinde ve ona gücü yettiğini hissettiğinde yayılır. Öfke kendinden üstündekine yönelir ve öç almaktan umut kesilirse, kan derinin yüzeyinden kalbin içine çekilir ve hüzne dönüşür; bu yüzden yüz sararır.»
Bakmadığın yer
Öfkeyi konuşurken neredeyse her zaman fazlasından söz ederiz: bağıran, kıran, kontrolünü kaybeden insandan. Öfke kontrolü, öfke yönetimi, sakin olmak; hepsi öfkenin taşmasına karşı önlemler. Nermin bu tablonun öbür ucundaydı ve bu yüzden kendini sorunsuz sayıyordu. Hiç bağırmamıştı. Hiçbir şey kırmamıştı. «Melek gibi»ydi.
Gazâlî'nin öfke kitabının şaşırtıcı yanı, öfkenin eksikliğini de bir kusur saymasıdır. İnsanlar bu güçte, der, üç derecededir: eksiklik, aşırılık ve denge. Aşırılık öfkenin aklı ve dini dinlemez hâle gelmesidir. Ama eksiklik de kınanmıştır: korunması gereken şey çiğnenirken kabarmayan, zillete katlanan, küçülen bir nefis. Gazâlî'ye göre öfke bir koruyucu olarak yaratıldıysa, hiç kabarmayan bir öfke, nöbetini terk etmiş bir bekçiye benzer.
Nermin'in hikâyesindeki asıl ipucu ise sararan yüz benzetmesinde. Gazâlî, öfke kendinden üstün birine yöneldiğinde ve karşılık verme umudu olmadığında, kanın içe çekildiğini, öfkenin hüzne dönüştüğünü söyler. Nermin'in «kızgın değilim, sadece üzgünüm» cümlesi bu dönüşümü kelimesi kelimesine anlatıyordu. Gürsel Bey onun müdürüydü; ona bir şey söylemenin işini, terfisini, belki geçimini riske atacağını düşünüyordu. Öfke kabardı, ama dışarı çıkacak yer bulamadı; içeri döndü ve hüzün adını aldı. Yemeksiz günler, erken yatılan akşamlar, o ağırlık; hepsi içe dönmüş bir öfkenin izleriydi.
Bu, hüznün sahte olduğu anlamına gelmiyor. Nermin gerçekten üzgündü. Ama hüznün altında başka bir şey vardı ve o şey adlandırılmadıkça hüzün geçmeyecekti. Çünkü hüzün bir kaybın duygusudur; Nermin'in yaşadığı ise bir kayıptan çok bir haksızlıktı. Kayba yas tutulur; haksızlığa ise bir karşılık gerekir. Nermin bir haksızlığa yas tutuyordu.
Bunun bir bedeli de vardı ve Nermin onu fark etmeden ödüyordu. İçe dönen öfke kaybolmaz; Gazâlî'nin dediği gibi, kalbin içine çekilir. Orada da boş durmaz. Nermin son haftalarda kendine karşı sertleşmişti: neden sesimi çıkarmadım, neden hep böyleyim, ben zaten kimseye kendimi kabul ettiremem. Öfkenin muhatabı Gürsel Bey olması gerekirken, Nermin'in kendisi olmuştu. Dışarıya kabaramayan bekçi, içeride, korumakla görevli olduğu evin sakinine çıkışıyordu.
Derinleşme
Gazâlî öfkenin dengeli hâlini de tarif eder ve bu tarif, öfkeyi bastırmakla ona teslim olmak arasında üçüncü bir yol çizer:
«Övülen öfke, aklın ve dinin işaretini bekleyen öfkedir: hamiyetin gerektiği yerde kabarır, yumuşaklığın güzel olduğu yerde söner.»
Bu cümlede öfke bir köpek gibi değil, bir muhafız gibi düşünülüyor: kendi başına saldırmıyor, ama işaret verildiğinde de yerinden kalkıyor. Aşırı öfkeli insan, muhafızı kendi başına bırakmıştır; öfkesiz insan ise muhafızı uyutmuştur. İkisinde de akıl, kapıdaki nöbetçiyi yönetmiyor.
Gazâlî aynı bölümde öfkenin aşırılığının bir sebebini de sayar: insanın, öfkeyi kahramanlık ve erkeklik sayan bir çevre içinde yaşaması. Nermin'in hikâyesi bunun aynadaki görüntüsü gibi. O da bir çevrede büyümüştü, ama bu çevre öfkeyi değil, öfkesizliği över: uysal kız, uyumlu çalışan, «melek gibi» kadın. Bir çevre öfkeyi erdem sayınca öfke büyür; başka bir çevre öfkesizliği erdem sayınca öfke küçülür, içe kaçar. Gazâlî'nin dengesi, iki çevrenin de alkışından bağımsız bir yerde duruyor. Ölçü, çevrenin ne alkışladığı değil, aklın neyi gerekli gördüğü.
Kız kardeşinin sorusu Nermin'in aklından çıkmıyor. Bir akşam, Gamze'nin önerisiyle, bir kâğıda fuarda olanları yazıyor; ama bu kez «üzüldüm» kelimesini kullanmadan. Kâğıda şunlar dökülüyor: emeğim çalındı; adım silindi; bunu biliyordu ve yine de yaptı. Yazdıkça yüzü kızarıyor. Gazâlî'nin dilinde, kan içeriden dışarıya dönüyor. Nermin ilk kez kızgın olduğunu kendine söylüyor ve şaşırtıcı bir şekilde, o günlerdir süren ağırlık biraz kalkıyor.
Ama Gazâlî'nin öfkesi «aklın işaretini bekleyen» bir öfke. Nermin kâğıdı ertesi gün yeniden okuyor; yazdıklarının hepsi doğru, ama bazı cümleler bir hesaplaşma gibi. Onları bir kenara koyup başka bir metin yazıyor: kısa, sakin, belgeli. Gürsel Bey'le bir görüşme istiyor. Görüşmede sesi titriyor, ama söylüyor: fuarda tanıtılan koleksiyonun kendi çizimleri olduğunu, dosya tarihleriyle; bundan sonra sunumlarda tasarımcının adının anılmasını istediğini. Gürsel Bey önce savunmaya geçiyor, ekip işi olduğunu söylüyor. Nermin geri adım atmıyor. Görüşme tatlı bitmiyor; ama bir sonraki katalogda, koleksiyonun altında Nermin'in adı yazıyor.
Burada dikkatli olmak gerekiyor. Her iş yerinde, her ilişkide öfkeyi dile getirmek aynı sonucu vermez; bazen gerçek bir bedeli olur. Bir yöneticinin emeği sahiplenmesi, bazı durumlarda insan kaynakları birimine, bir sendikaya ya da hukuki bir yola taşınması gereken bir meseledir. Ayrıca uzun süren bir isteksizlik, iştahsızlık, erken yatma, yalnızca içe dönmüş bir öfkenin değil, bir uzmanla konuşulması gereken depresif bir dönemin de habercisi olabilir. Gazâlî'nin sararan yüz gözlemi, bu ayrımı yapmanın yerini tutmaz; yalnızca, hüznün altında bazen bir öfkenin beklediğini hatırlatır.
Öbür bilgeler
Yüzüne tükürülen Çorumlu zabıta amiri Serkan, Mevlânâ'nın Ali'si gibi, haklı bir cezanın içine öfkesinin ortak olmasına izin vermemişti (MEV-K03.2). Nermin'in sorunu bunun tam tersiydi: öfkesi hiç ortaya çıkmıyordu. Mevlânâ öfkenin fazlasının bir işi nasıl kirlettiğini, Gazâlî ise eksikliğinin bir insanı nasıl küçülttüğünü gösteriyor. İkisi birlikte, aynı terazinin iki kefesi.
Torunu arka koltukta ağlarken bir sürücüyü kovalayan Adanalı dede, Seneca'nın erteleme ilacını acı bir anda öğrenmişti (STO-K03.2). Seneca öfkeyi hiçbir durumda faydalı bulmuyordu; Gazâlî ise ölçülüsünü övüyor. Bu iki bilge öfkenin değeri konusunda ayrışıyor ve bu ayrımın hangi tarafında durulacağı, okurun kendi kararı.
Bugün bir kez dene
Bugün içinde «üzgünüm», «kırıldım», «canım sıkkın» diye adlandırdığın bir duyguyu seç. Kendine sor: bu duygunun altında bir haksızlık var mı? Biri sınırımı çiğnedi mi?
Varsa, bir kâğıda o haksızlığı «üzüldüm» kelimesini kullanmadan yaz. Yüzünün, göğsünün, ellerinin nasıl değiştiğine dikkat et.
Sonra bekle. Ertesi gün, Gazâlî'nin ölçüsüyle bak: bu öfke aklın işaretini bekliyor mu? Bekliyorsa, ona hangi sakin, belgeli cümleyle ses verebilirsin?
Yanında taşıyacağın soru
Hüzün sandığın şeylerden hangisi, aslında sesini çıkaramamış bir öfke?