Açılış
Serkan otuz dokuz yaşında, Çorum Belediyesi'nde zabıta amiri. On beş yıldır bu işte; kaldırımı işgal eden tezgâhları uyarıyor, ruhsatsız satıcılara tutanak tutuyor, şikâyetleri dinliyor. İşini kurallara göre yapmaktan gurur duyuyor. Arkadaşları ona «cetvel Serkan» der; ne kayırır ne de fazladan sıkar.
Bir salı sabahı, çarşıda, sebze satan bir esnafın tezgâhı yine kaldırımı tamamen kapatmış. Yaşlı bir kadın tekerlekli sandalyesiyle yola inmek zorunda kalmış. Serkan bu esnafı daha önce iki kez uyarmış. Bu kez tutanak tutmaya başlıyor. Esnaf önce itiraz ediyor, sonra bağırıyor, sonra müşterilerin önünde Serkan'a ağır bir küfür ediyor ve ayağının dibine tükürüyor.
Serkan'ın yüzü yanıyor. Elindeki tutanak defterine bakıyor. Yönetmelik ona başka seçenekler de veriyor: cezayı en üst sınırdan yazmak, malzemeye el koymak, tezgâhı kaldırtmak. Hepsi kurallara uygun. Kalemi kâğıda koymuşken bir an duruyor. İçinden bir ses soruyor: bunu yaşlı kadının sandalyesi için mi yazacaksın, yoksa o tükürük için mi?
Bilgenin kapısı
Mevlânâ, Mesnevî'nin ilk cildinde, Hz. Ali'nin bir savaşta yaşadığı bir anı anlatır. Ali bir savaşçıyı yere sermiş, kılıcını kaldırmıştır; tam o anda adam onun yüzüne tükürür. Ve Ali kılıcını elinden bırakır.
«Ali'den amelin ihlasını öğren. O, bir savaşta bir pehlivana galip geldi; hemen kılıcını çekip üstüne atıldı. Adam Ali'nin yüzüne tükürdü. Ali o anda kılıcı yere attı; savaşta gevşeklik etti.»
Şaşkına dönen adam Ali'ye sorar: keskin kılıcını üstüme kaldırmıştın, neden bıraktın? Mevlânâ'nın Ali'si birkaç bölüm sonra cevap verir:
«Yüzüme tükürdüğün zaman nefsim kımıldadı, huyum bozuldu. İşin yarısı Hak için oldu, yarısı heva için. Hak'ın işinde ortaklık yakışmaz.»
Bu bir savaş hikâyesi; okurun onu savaşı yücelten bir hikâye olarak değil, bir insanın elindeki gücü kendi öfkesi için kullanmayı reddettiği an olarak okuması gerekir.
Bakmadığın yer
Öfkenin en tehlikeli hâli, haklı olduğumuz anlarda gelenidir. Haksız öfkeyi tanımak kolaydır; birine sebepsiz bağırdığımızda sonradan utanırız. Ama haklıyken, elimizde kural, yetki ve gerekçe varken gelen öfke, kendini hiç öfke gibi göstermez. Adalet kılığına girer. Serkan'ın elindeki tutanak defteri böyle bir kılıktı. Yazacağı her şey yönetmeliğe uygundu; kimse ona «haksızlık ettin» diyemezdi.
Mevlânâ'nın hikâyesi tam bu noktaya bakıyor. Ali'nin kılıcı, hikâyenin dünyasında, haklı bir kılıçtı. Savaş başlamıştı, adam düşmandı, darbe yerindeydi. Tükürükten önce ve sonra değişen hiçbir dış koşul yoktu. Değişen tek şey, Ali'nin içiydi. Tükürükle birlikte nefsi kımıldadı; o andan sonra kılıcı indirse, bu artık yalnızca doğru olan için değil, kendi yüzüne tükürüldüğü için olacaktı. Mevlânâ'nın sözüyle: yarısı Hak için, yarısı heva için.
Bu «yarı yarıya» ifadesi öfkenin neyi koruduğuna dair çok şey söylüyor. Ali'nin öfkesi bir değeri korumuyordu; değeri korumak için gereken her şey zaten oradaydı. Öfke, Ali'nin kendi yüzünü, kendi onurunu koruyordu. Ve Mevlânâ'ya göre bu, doğru bir eylemi bile kirletmeye yetiyordu. Aynı iş, aynı kılıç, aynı darbe; ama içinde bir ortak vardı.
Serkan'ın kalemi de aynı yerde durdu. Tükürükten önce yazacağı tutanak, yaşlı kadının sandalyesi içindi: kaldırım herkesindi, kural da bunu korumak içindi. Tükürükten sonra yazacağı en ağır ceza ise, aynı kuralın içinde, başka bir şeye hizmet edecekti. Kimse farkı göremezdi. Belki esnaf bile cezayı hak ettiğini düşünürdü. Ama Serkan farkı biliyordu. «Cetvel Serkan»ın cetveli, ilk kez, öfkesinin elinde bir sopaya dönüşmek üzereydi.
Bu ayrımı dışarıdan kimse yapamaz; bir denetçi, bir mahkeme, bir amir tutanağa baktığında yalnızca kuralı görür. Niyetin içindeki ortağı ancak eylemi yapan görebilir. Mevlânâ'nın Ali'yi bir ihlas örneği olarak seçmesi bu yüzden: ihlas, başkalarının denetleyemeyeceği bir alanda, insanın kendi kendine dürüst olmasıdır.
Derinleşme
Mevlânâ'nın Ali'si aynı cevabın içinde öfkeyle ilişkisini bir benzetmeyle anlatır:
«Öfke, şahlara bile şahtır; bize ise köledir. Öfkeyi de dizginin altına bağladım. Hilmimin kılıcı, öfkemin boynunu vurdu.»
Bu beyitler, Mevlânâ'nın öfkeyi nasıl gördüğünü gösteriyor. Öfke güçlü bir şey; şahları bile yönetiyor. Ama o bir binek gibi dizginlenebilir. Ali'nin kılıcı yere düşmüştü, ama Mevlânâ'nın imgesinde başka bir kılıç kalkmıştı: hilmin, yani yumuşaklığın, sabrın kılıcı. O kılıç düşmanın değil, öfkenin boynunu vurdu.
Hikâyenin sonunda Mevlânâ, yüzüne tükürülen Ali'nin değil, tüküren adamın dönüştüğünü anlatır. Adam bu cevabı duyunca içinde bir ışık belirir; o güne kadar Ali'yi başka biri sandığını söyler. Kılıcın yapamadığını, kılıcın bırakılması yapmıştır.
Hikâyenin ilk beytindeki sözcük de buna işaret ediyor: «amelin ihlası». İhlas, bir işin yalnızca o iş için, içine başka bir hesap karışmadan yapılması demek. Mevlânâ öfkeyi bu yüzden yalnızca bir duygu olarak değil, bir hesap olarak görüyor. Öfkeli bir insan haklı bir işi yaparken bile, gizlice bir başka defter tutar: bana yapılanın karşılığı. Ali'nin kılıcı bıraktığı an, o ikinci defterin kapandığı andır.
Serkan o sabah tutanağı tamamlamıyor. Esnafa sakin bir sesle «Yarın sabah dokuzda tekrar geleceğim. Kaldırım o saatte açık olsun» diyor ve gidiyor. Arkadaşı Hakan ona şaşkınlıkla bakıyor: «Abi, adam sana tükürdü. Yazsana cezayı.» Serkan cevap vermiyor. Ofise dönüp bir çay içiyor. İçindeki yanma bir saat sonra sönmeye başlıyor; akşama doğru yerini tuhaf bir hafifliğe bırakıyor.
Ertesi sabah dokuzda çarşıya gidiyor. Kaldırım yine kapalı. Serkan bu kez tutanağı yazıyor: kaldırım işgali için, yönetmeliğin öngördüğü olağan cezayı. En üst sınırı değil, el koymayı değil. Yazarken içinde bir öfke yok; yalnızca yaşlı kadının sandalyesi var aklında. Esnaf bu kez bağırmıyor. Bir şey mırıldanıyor, sonra tezgâhı kendisi biraz geri çekiyor. Birkaç hafta sonra Serkan çarşıdan geçerken aynı esnaf ona bir çay ikram ediyor. Tükürüğü ikisi de anmıyor.
Bu hikâyeyi her öfkeli anda geri çekilmenin övgüsü olarak okumak da yanlış olur. Serkan sonunda cezayı yazdı; kural uygulandı, kaldırım açıldı. Mevlânâ'nın Ali'si de savaşı bırakmadı; yalnızca o darbeyi o anda indirmedi. Öfke, haklı bir işi yapmamak için bir bahane değil; işin kimin için yapıldığını sorma vesilesi. Bir de şunu eklemek gerekiyor: yüzüne tükürülen, küfür edilen biri her zaman bu kadar sakin kalamayabilir ve kalmak zorunda da değildir. Bu tür saldırılar, özellikle görev başındaki birine yöneldiğinde, kayıt altına alınabilecek ve hukuki yolla ele alınabilecek şeylerdir.
Öbür bilgeler
Platon'un köleye kaldırdığı eli havada durdurduğu hikâyeyi Seneca aktarmıştı; Adana'daki bulvarda o duruşu bir dede torununun gözyaşlarıyla öğrenmişti (STO-K03.2). Seneca'nın aktardığı Platon, öfkeyle ölçüyü aşacağından korkuyor; Mevlânâ'nın Ali'si ise doğru vursa bile, darbenin yarısının kendine ait olacağından. Biri ölçünün, öbürü niyetin bozulmasına bakıyor.
Ağabeyinin hakaretini sabaha kadar çiğneyen Malatyalı Tülay, Buda'nın sorusuyla, kabul edilmeyen ikramın getirenin elinde kaldığını görmüştü (BUD-K03.2). Tükürük de bir ikramdı ve Ali'nin nefsi onu bir an için kabul etti. Mevlânâ'nın eklediği şey bu: ikramı geri çevirmek her zaman mümkün olmayabilir; ama kabul ettiğin anı fark edip elindeki kılıcı bırakmak hâlâ mümkün.
Bugün bir kez dene
Bugün haklı olduğuna inandığın bir tartışmada, bir uyarıda, bir eleştiride dur ve Serkan'ın sorusunu sor: bunu söyleyeceğim şeyin kendisi için mi söylüyorum, yoksa bana yapılan bir şey için mi?
Cevap «yarı yarıya» ise, söyleyeceğini bir süre ertele. Öfke geçtikten sonra aynı şeyi aynı sertlikte söyleyip söylemeyeceğine bak.
Gece yatmadan, bugün haklı olduğun bir anı düşün. O haklılığın içinde bir ortak var mıydı?
Yanında taşıyacağın soru
Haklı olduğun anlarda, öfken senin adına hangi işi görüyor?