Açılış
Nazlı kırk bir yaşında, Mersin'de 112 Acil Çağrı Merkezi'nde on beş yıldır operatör. Kulaklığını taktığı andan itibaren telefon susmuyor: bir trafik kazası, nefes alamayan bir bebek, bir yangın, sarhoş bir kavga, «annem uyanmıyor» diye ağlayan bir çocuk. Nazlı'nın işi, karşı taraf ne kadar bağırırsa bağırsın, sesini aynı tonda tutmak; adresi almak, ekibi yönlendirmek, gerekirse bir yabancıya telefonda kalp masajı yaptırmak.
Mesai arkadaşları ona «buzdağı» diyor. Hiçbir çağrıda sesinin titrediğini duyan olmadı. Nazlı da bununla övünüyor; sakinliğin, ne olursa olsun hiçbir şey hissetmemek olduğuna inanıyor. Bir çağrı ağır geldiğinde boğazındaki düğümü yutuyor, bir sonraki hatta geçiyor.
Ama son aylarda bir şey çatlıyor. Eve döndüğünde kızının yere bıraktığı bir çorap için bağırıyor. Geçen hafta markette, kasada önündeki kadının kartı çalışmadığı için beklerken, birden gözlerinden yaşlar boşaldı; neden ağladığını kendisi de anlamadı. O akşam eşi Murat ona sordu: «Sen bu kadar sakinsen, neden hep bu kadar yorgunsun?» Nazlı cevap veremedi. Sakinliği, her gün yeniden üretmek zorunda olduğu bir duygu gibi taşıyordu. Ve o duyguyu üretmek, onu tüketiyordu.
Bilgenin kapısı
İmparator Marcus Aurelius, kendine yazdığı notların dördüncü kitabında, deniz kıyısından bir görüntü bırakır:
«Dalgaların durmadan çarpıp kırıldığı burun gibi ol. O sağlam durur ve çevresindeki suyun öfkesini yatıştırır.»
Aynı notun devamında Marcus kendine şunu hatırlatır: başına gelen şey bir talihsizlik değildir; onu soylulukla taşıyabilmek bir talihtir. Burun, dalgaları durdurduğu için değil, dalgalar geldiği hâlde yerinde kaldığı için burundur.
Bakmadığın yer
Sakinliği genellikle bir duygu olarak düşünürüz: öfkenin, korkunun, hüznün karşısında duran, onların yokluğundan oluşan bir hâl. Sakin insan, hiçbir şey hissetmeyen insandır. Nazlı'nın «buzdağı» lakabı tam olarak bu düşünceyi taşıyordu. Bir çağrıda bir bebeğin nefes almadığını duyarken korku hissetmemek, bir annenin çığlığını dinlerken keder hissetmemek; Nazlı sakinliği bu yoklukla ölçüyordu.
Marcus'un burnu bu ölçüyü tersine çeviriyor. Burun dalgasız bir yer değildir. Tam tersine, dalgaların en çok çarptığı yerdir. Dalgalar gelir, çarpar, kırılır, köpürür, geri çekilir. Burun onları engellemez, yok etmez, gelmemelerini istemez. Yalnızca orada durur. Sakinlik burada bir duygu değil, bir yerdir: duyguların gelip çarptığı, kırılıp geri çekildiği, ama yerinden oynatamadığı bir yer.
Nazlı'nın on beş yıllık yöntemi ise burun olmak değil, dalgaları yok saymaktı. Korku gelince onu yutuyor, keder gelince bastırıyordu. Ama yutulan dalga kaybolmuyordu; içeride birikiyordu. Mesai bitip kulaklık çıkarıldığında, bütün gün kırılmasına izin verilmeyen dalgalar birden geliyordu: kızının çorabına, marketteki bir kadının kartına. Nazlı kendini sakin bir insan sanıyordu; aslında her gün içinde bir fırtına taşıyan, onu dışarıya göstermemek için bütün gücünü harcayan biriydi.
Murat'ın sorusu tam yarayı buldu. Gerçek bir sakinlik yormaz; burun dalgalarla boğuşmaz. Yoran, sakinliği bir duygu gibi her an üretmeye çalışmaktır: «Hissetmemeliyim, titrememeliyim, ağlamamalıyım.» Bu, dalgaları durdurmaya çalışan bir kayanın yorgunluğudur. Marcus'un burnu ise dalgaları durdurmaya çalışmaz; yalnızca onlara yer açar ve gitmelerine izin verir.
Bir ayrım daha var. Nazlı'nın işinde gerçekten bir sakinliğe ihtiyaç vardı: telefondaki anneye kalp masajını tarif ederken sesinin titrememesi, birinin hayatını kurtarabilirdi. Bu, Marcus'un «suyun öfkesini yatıştıran» burnunun ta kendisiydi. Ama o sakinlik, duyguyu yok etmekten değil, duygunun içinde durabilmekten geliyordu. Ses sabit kalabilirdi; kalbin hiçbir şey hissetmemesi gerekmiyordu.
Derinleşme
Marcus, kitabının sonlarına doğru aynı denizi başka bir yerden anlatır; bu kez burnun kendisi değil, onu dönen bir gemici olarak:
«Her şeyin bir yargı olduğunu düşün; yargı da senin elindedir. Dilediğin zaman yargını kaldır; o zaman burnu dönmüş bir gemici gibi dinginlik bulursun: her şey yerli yerinde, dalgasız bir koy.»
Bu cümle, Nazlı'nın işinde dikkatle okunmalı. Telefondaki bebeğin nefes almaması bir yargı değildi; bir gerçekti. Marcus olayın kendisini değil, olaya eklenen yargıları kastediyor. Nazlı bir çağrıdan sonra kendine ne söylüyordu? «Daha hızlı olsaydım.» «Ben güçsüzüm, ağlamak üzereydim.» «Bu iş beni bitirecek.» Bunlar dalgaların kendisi değil, dalgalara eklenen rüzgârdı. Çocuğun sesi bir dalgaydı; «ağlarsam zayıfım» düşüncesi ise o dalgayı fırtınaya çeviren yargıydı.
Marcus'un gemicisi denizi durdurmaz. Burnu döner. Yani dalgaların en çok çarptığı yerden geçer, sonra koya girer. Koy, denizin bir parçasıdır; dalgaların geldiği aynı sudur. Ama orada su dingindir. Sakinlik bir başka denize kaçmak değil, aynı denizin içinde dingin bir yer bulmaktır.
Nazlı bir gün mesai psikoloğuyla görüştükten sonra küçük bir şey denemeye başladı. Ağır bir çağrı bittiğinde, bir sonraki hatta geçmeden önce kulaklığı on saniyeliğine indiriyordu. O on saniyede bir şey yapmıyordu; yalnızca nefes alıyor, içinden geçen şeyi adlandırıyordu: «Korku.» «Keder.» «Öfke.» Adlandırdığı duyguyu bastırmıyor, büyütmüyor, yalnızca geçmesine izin veriyordu. Dalga gelip çarpıyor, burun orada duruyordu. Sonra kulaklığı yeniden takıyordu.
İlk haftalar bu on saniye ona tehlikeli geldi; bir duyguyu adlandırmak, onu kontrol edemeyecekmiş gibi hissettirdi. Ama bir şey değişti. Akşamları eve döndüğünde içindeki birikim azalmıştı. Kızının çorabı yine yerdeydi; Nazlı bu kez bağırmadı, güldü ve çorabı kendisi kaldırdı. Bir gece Murat'a ilk kez işte duyduğu bir şeyi anlattı: bir annenin sesini, bir çocuğun nefesini, kurtarılan ve kurtarılamayan iki hayatı. Konuşurken sesi titredi. Murat elini tuttu. Nazlı fark etti ki, sesinin titremesi ona hiçbir şey kaybettirmemişti.
Bir gece yarısı Tarsus'tan bir genç aradı; babası mutfakta yere yığılmıştı. Nazlı ona dört dakika boyunca, ambulans gelene kadar, göğüs kafesine nasıl bastıracağını saydı: bir, iki, üç, dört. Sesi hiç değişmedi. Ekip vardığında babanın nabzı dönmüştü. Hat kapandıktan sonra Nazlı kulaklığı indirdi ve on saniyesini aldı. Bu kez içinden geçen kelime «sevinç» oldu; ardından ellerinin titrediğini fark etti. Yıllardır kurtarılan hayatlardan sonra da hiçbir şey hissetmediğini, iyi dalgaları da kötüleriyle birlikte yuttuğunu o gece anladı. Burun yalnızca fırtınaya değil, sakin bir dalgaya da açıktı.
Arkadaşları hâlâ ona «buzdağı» diyor; çağrılarda sesi hâlâ titremiyor. Ama artık bu sakinliğin bir duygu olmadığını biliyor. Duyguların içinden geçtiği bir yer o. Burun gibi.
Bu hikâyenin bir sınırı var ve onu açıkça söylemek gerekiyor. Acil çağrı operatörleri, sağlık çalışanları, itfaiyeciler gibi her gün başkalarının en kötü anlarına tanık olanlarda ikincil travma ve tükenmişlik yaygındır. Uyku bozukluğu, kâbuslar, ani ağlama nöbetleri, öfke patlamaları ya da hiçbir şey hissedememe haftalarca sürüyorsa, bu Stoacı bir egzersizle değil, bir ruh sağlığı profesyoneliyle ele alınmalıdır. Pek çok kurumun çalışanları için psikolojik destek programları vardır; Nazlı'nın mesai psikoloğuyla görüşmesi bu hikâyenin süsü değil, temelidir. Marcus'un burnu, yardım almamanın bir gerekçesi olarak okunmamalı.
Öbür bilgeler
Emekliliğinde Sinop'taki köyüne dönüp çeşmenin plastik boruya dönüştüğünü gören Fadime, iki ay evden çıkmamış, sonra perşembe sabahı kapısına gelen sıcak bir bazlamayla dışarı adım atmıştı (GAZ-K03.9). Gazâlî ona güvenin delille değil bir temasla döndüğünü göstermişti. Nazlı'nın on saniyesi de böyle bir temastı: kendi nefesiyle, kendi duygusuyla.
Ordu'da kamp ateşi anılarının ardından eşinin yorgunluğunu bir kayıp gibi sayan Sibel ise, bir annenin evindeki bağlama kılıfında o yorgunluğun sebebini bulmuştu (MEV-K03.9). Murat'ın Nazlı'ya sorduğu soru, Sibel'in Tarık'a hiç sormadığı soruydu: neden bu kadar yorgunsun? Sakinlik bazen bu soruyu duyabilmekle başlıyor. Nazlı'nın yorgunluğu da Tarık'ınki gibi bir sebep taşıyordu; ikisinde de sebep, sorulmadan önce görünmüyordu.
Bugün bir kez dene
Bugün seni zorlayan bir anın hemen ardından, bir sonraki işe geçmeden on saniye dur. Telefonu bırak, ekrandan başını kaldır.
O on saniyede içinden geçeni tek bir kelimeyle adlandır: «Korku.» «Öfke.» «Keder.» «Yorgunluk.» Onu düzeltmeye, bastırmaya ya da büyütmeye çalışma.
Gün sonunda kendine Marcus'un sorusunu sor: bugün olayın kendisine hangi yargıları ekledim? Hangisi dalgaydı, hangisi rüzgâr?
Yanında taşıyacağın soru
Sakinliğin, dalgaları durdurmaya çalışan bir kaya mı, yoksa dalgaların gelip kırıldığı bir burun mu?