İçeriğe geç

Buda ile · Duygular

Rüzgârların estiği gök

Bir duygu mu, duyguların içinden geçtiği bir yer mi?

1.279 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Ozan otuz altı yaşında, Kars'ta veteriner hekim. Sabahları ovadaki köylere gidip doğum yapamayan inekleri, öksüren buzağıları, topallayan atları muayene ediyor; öğleden sonra muayenehanede kedileri, köpekleri. Evde üç yaşında ikiz oğulları var ve geçen kış, nefes darlığı ağırlaşan babası da yanlarına taşındı. Eşi Derya bir okulda rehber öğretmen; ikisi de akşamları eve yorgun dönüyor.

Bir yıl önce Ozan telefonuna bir meditasyon uygulaması indirdi. Uygulamadaki yumuşak ses her sabah aynı şeyi söylüyordu: «Gözlerini kapat. Zihnini boşalt. Sakinliğe izin ver.» Ozan gözlerini kapatıyor ve zihni hemen doluyordu: dünkü zor doğum, ikizlerin ateşi, babasının ilaç saati, ödenmemiş bir fatura, bir köylünün telefonda söylediği kaba bir söz. Her düşünce geldiğinde uygulamadaki sesi hatırlıyor ve kendine kızıyordu: «Yine olmadı.»

Üç ay sonra uygulamayı sildi. Derya'ya şöyle dedi: «Ben sakin olamayan bir adamım. Kafamın içi hep bir pazar yeri.» Ama bir şey onu rahatsız etmeye devam etti. Ahırlarda, doğum yapan bir hayvanın yanında, saatlerce kıpırdamadan bekleyebiliyordu; elleri hiç titremiyordu. Köylüler ona «sabırlı hekim» diyordu. Bu adam nasıl olur da beş dakika sakin oturamazdı?

Bilgenin kapısı

Saṃyutta Nikāya'nın duygulara ayrılmış bölümünde, Buda çok kısa bir konuşmada gökyüzünü örnek verir:

«Keşişler, gökyüzünde türlü türlü rüzgârlar eser. Doğudan eser, batıdan eser, kuzeyden ve güneyden eser. Tozlu rüzgârlar da eser, tozsuz rüzgârlar da; soğuk rüzgârlar da, sıcak rüzgârlar da; hafif rüzgârlar da, sert rüzgârlar da. Aynı şekilde, bu bedende de türlü türlü duygular doğar: hoş duygular, acı duygular, ne hoş ne acı duygular.»

Konuşmanın dizelerle biten kısmında Buda, dikkatini bırakmayan kişinin bütün bu duyguları tam olarak tanıdığını söyler. Buradaki «tanımak» (parijānāti), duyguyu ortadan kaldırmak değil, onu baştan sona bilmek demektir.

Bakmadığın yer

Sakinliği genellikle zihnin boş olduğu bir hâl olarak düşünürüz. Gürültü susar, düşünceler durur, içeride rüzgârsız bir hava kalır. Meditasyon da bu boşluğa ulaşma çabası sayılır; ulaşamayan kişi başarısız olmuştur. Ozan'ın uygulamasındaki ses tam olarak bunu öğütlüyordu: «Zihnini boşalt.» Ve Ozan her sabah, zihnini boşaltamadığı için kendini sakinliğe uygun olmayan biri ilan ediyordu.

Buda'nın gökyüzü benzetmesi bu ölçüyü sessizce değiştiriyor. Gök rüzgârsız bir yer değildir. Kars'ın üstündeki gök hiç değildir. Kuzeyden Ardahan'ın ayazı, batıdan Erzurum'un karı, güneyden ovanın tozu gelir. Kimi rüzgâr ılık, kimi kemik dondurucu. Ama gök hiçbir rüzgârla kavga etmez, hiçbirini kendine yakıştırmaz, hiçbiri yüzünden «başarısız oldum» demez. Rüzgârlar gökte eser; gök, rüzgârların estiği yerdir. Buda bedeni ve duyguları aynı biçimde anlatıyor: duygular gelir, çeşit çeşit, her yönden; tıpkı rüzgârlar gibi.

Bu, Ozan'ın meditasyon deneyimini başka bir ışık altında gösteriyordu. Gözlerini kapattığında gelen düşünceler ve her birinin beraberinde getirdiği hoş ya da acı duygu, meditasyonun başarısızlığı değil, gökyüzünde esen rüzgârlardı. Zor doğumun hatırası doğudan, ikizlerin ateşi batıdan, babasının ilacı kuzeyden, köylünün kaba sözü güneyden esiyordu. Ozan bunları durdurmaya çalışıyor, duramayınca kendini suçluyordu. Oysa sorun rüzgârlarda değil, onları durdurmaya çalışan bakıştaydı. Rüzgârsız bir gök beklemek, Kars'ta yaşayıp hiç rüzgâr görmemeyi beklemek gibiydi.

Ozan'ın ahırdaki sabrı da buradan okunabiliyordu. Bir ineğin doğumunda saatlerce beklerken içinden hiçbir şey geçmiyor değildi. Endişe, yorgunluk, buzağının yaşayıp yaşamayacağına dair korku, ineğin acısına duyduğu şefkat, hepsi geliyordu. Ama orada Ozan onları durdurmaya çalışmıyordu; işine odaklıydı ve duygular, gökteki rüzgârlar gibi esip geçiyordu. Köylülerin «sabırlı» dediği şey, boş bir zihin değil, rüzgârlara karşı kavga etmeyen bir zihindi. Ozan sakinliği ahırda zaten biliyordu; yalnızca uygulamanın tarif ettiği yerde arıyordu.

Derinleşme

Majjhima Nikāya'nın altmış ikinci konuşmasında Buda, oğlu Rāhula'ya meditasyonu öğretirken bir başka benzetme kullanır:

«Rāhula, yeryüzü gibi meditasyon yap. Yeryüzü gibi meditasyon yaptığında, ortaya çıkan hoş ve nahoş temaslar zihnini ele geçirmez. İnsanlar yeryüzüne temiz şeyler de atar, pis şeyler de: dışkı, idrar, tükürük, irin, kan. Yeryüzü bundan dolayı ne tiksinir, ne utanır, ne iğrenir. Sen de böyle, yeryüzü gibi meditasyon yap.»

Benzetmenin bir veteriner için özel bir yankısı var. Ozan'ın her gün çalıştığı yerler, Buda'nın saydığı şeylerle doluydu: dışkı, kan, irin, doğum sıvısı. Ozan bunlardan tiksinmeyi çoktan bırakmıştı; ahırın toprağı her şeyi kabul ediyordu, o da öyle. Buda bu kabulü zihne taşımayı öneriyor: zihne de hoş ve nahoş şeyler düşer, tıpkı toprağa düştüğü gibi. Toprak bunlar için kendini suçlamaz; yalnızca taşır.

Aynı konuşmanın devamında Buda, Rāhula'ya bir de gökyüzü gibi meditasyon yapmasını söyler: «Gökyüzü hiçbir yere yerleşmemiş olduğu gibi.» Gök hiçbir rüzgârın üstüne kurulmaz; hiçbir rüzgâr da onu bir yerden kopartamaz. Toprak taşır, gök yer açar. İkisi de sakinliği bir yokluk olarak değil, bir genişlik olarak gösteriyor.

Bir şubat sabahı Ozan, Selim tarafındaki bir köyde zor bir doğumdan sonra ahırdan çıktı. Buzağı yaşıyordu. Ozan yorgunluktan avluda, karın üstüne serili bir branda üzerine sırtüstü uzandı. Gökyüzü bembeyazdı; rüzgâr önce doğudan, sonra kuzeyden esti; bir an karı yüzüne savurdu, sonra dindi. Ozan uzun süre o gökyüzüne baktı. Aklına babasının ilacı geldi, ikizler geldi, bir fatura geldi. Bu kez onlara kızmadı. Gökte esen rüzgârlar gibi geldiler ve geçtiler. Ozan orada, düşüncelerle dolu bir zihinle, ilk kez sakin olduğunu fark etti.

O akşam ikizler sofrada bir bardak suyu devirdi, ardından ağlamaya başladılar; babası öksürdü; Derya'nın telefonu çaldı. Ozan'ın içinde tanıdık bir sıkışma başladı. Bu kez Rāhula'ya söylenen cümleyi hatırladı: yeryüzü gibi. Devrilen su, ağlama, öksürük, telefon; hepsi toprağa düşüyordu. Ozan onları kendine bir hakaret gibi almadı. Önce bezi aldı, sonra ikizlerden birini kucağına aldı, sonra babasının sırtını sıvazladı. Sıkışma bir süre sürdü, sonra gevşedi.

Uygulamayı yeniden indirmedi. Ama her sabah, kahvaltıdan önce, beş dakika pencerenin önünde oturup Kars'ın göğüne bakıyor. Düşünceler geliyor; Ozan onları saymıyor, kovmuyor. Yalnızca yönlerini fark ediyor: doğudan mı, batıdan mı, sert mi, hafif mi? Derya bir sabah ona ne yaptığını sordu. «Hava raporu dinliyorum,» dedi Ozan gülerek. «İçerideki havanın.»

Bu benzetmelerin yanlış anlaşılmaya açık bir yanı da var. Toprak gibi olmak, her şeye kayıtsız kalmak demek değil; Ozan bezi alıyor, çocuğunu kucaklıyor, babasına bakıyor. Toprak taşıdığı için eylem duruyor değil; eylem, panik olmadan yapılabiliyor. Bir de, meditasyon herkes için aynı etkiyi yapmaz. Bazı insanlarda, özellikle geçmişte ağır bir travma yaşamış olanlarda, gözleri kapatıp içe dönmek yatıştırmak yerine eski acıları uyandırabilir. Böyle bir durumda deneyimli bir rehber ya da bir terapistle çalışmak gerekir. Sürekli kaygı, panik atak ya da uykusuzluk yaşayan biri için meditasyon uygulaması bir tedavinin yerini tutmaz; bir hekime başvurmak önce gelir.

Öbür bilgeler

Mersin'deki çağrı merkezinde kalp masajını sabit bir sesle saydıran Nazlı, ağır bir hattın ardından kulaklığını on saniye indirip içinden geçeni adlandırmayı öğrenmişti (STO-K03.10). Marcus'un burnu dalgaların çarptığı bir kayaydı; Buda'nın göğü ise rüzgârların içinden geçtiği bir boşluk. Biri sağlamlığıyla, öbürü genişliğiyle, ikisi de sakinliğin bir duygu değil bir yer olduğunu söylüyor.

Kayseri'de bunama teşhisli kayınvalidesinin saçlarını tarayan emekli hemşire Gülten de hastane yıllarında yaraları yargısız sarmıştı (MEV-K03.8). Ozan'ın ahırdaki elleri ile Gülten'in koğuştaki elleri aynı bilgiyi taşıyor: işin içindeyken sakin olabilen insan, o sakinliği evine taşımakta zorlanıyorsa, eksik olan yetenek değil, yerin farkındalığıdır.

Bugün bir kez dene

Bugün beş dakika bir pencerenin önünde ya da açık havada otur. Zihnini boşaltmaya çalışma.

Gelen her düşünceyi bir rüzgâr gibi fark et ve yalnızca yönünü not et: işten mi esiyor, evden mi, geçmişten mi, gelecekten mi? Sert mi, hafif mi, soğuk mu, ılık mı?

Gün içinde zor bir an geldiğinde Rāhula'ya söylenen sözü hatırla: yeryüzü gibi. Düşeni taşı, sonra yapılması gerekeni yap.

Yanında taşıyacağın soru

Rüzgârsız bir gök mü arıyorsun, yoksa rüzgârların estiği gök olmaya razı mısın?