Açılış
Esra otuz üç yaşında, İzmir'de bir ajansta sosyal medya yöneticisi. Altı markanın hesaplarını o yönetiyor: bir zeytinyağı firması, bir mobilya zinciri, iki kafe, bir diş kliniği, bir spor salonu. Telefonu sabah yedide titremeye başlıyor ve gece yarısına kadar susmuyor: bir müşteri şikâyeti, bir kriz, bir onay bekleyen görsel, bir öfkeli yorum, bir ajans grubu, bir patron mesajı.
Bir yıl önce Esra sakinleşmeye karar verdi. Telefonuna iki meditasyon uygulaması indirdi, bir nefes egzersizi programına abone oldu. Evine lavanta kokulu mumlar, renkli bir günlük, rahatlatıcı müzik listeleri, bir yoga matı aldı. Hafta sonları sakinleşme atölyelerine katıldı. Her yeni araç ilk birkaç gün iyi geliyordu, sonra listeye eklenen bir başka iş oluyordu: mumu yakmayı unutmak, günlüğü doldurmamak, egzersizi atlamak. Sakinlik de yapılacaklar listesinin bir maddesine dönmüştü.
Geçen ay bir pazar sabahı Esra, Manisa'daki köyde yaşayan babaannesini ziyarete gitti. Mutfağa girdiğinde yaşlı kadını tezgâhın önünde, eski bir bakır tepsiyi kül ve limonla ovarken buldu. Babaanne bir saat boyunca tek kelime etmeden tepsiyi ovdu. Sonunda tepsiyi duvara dayadı. Esra baktı: tepsinin yüzeyinde bütün mutfak vardı. Pencere, asma, ocaktaki çaydanlık, kendi yüzü. Babaanne sordu: «Senin o telefonun hiç susmaz mı kızım?»
Bilgenin kapısı
Mevlânâ, Mesnevî'nin birinci defterinde, bir sultanın huzurunda ressamlıkta yarışan iki topluluğu anlatır:
«Çinliler ‹Biz daha iyi ressamız› dediler; Rumlar ‹Bizim hünerimiz var› dediler. Sultan bir sınav istedi. Karşı karşıya iki ev vardı; birini Çinliler aldı, ötekini Rumlar. Çinliler sultandan yüz renk istediler; her sabah hazineden onlara boya verildi. Rumlar ise ‹Bu işe ne resim yaraşır ne renk; yalnızca pası gidermek› dediler. Kapıyı kapadılar, cila sürdüler; gökyüzü gibi yalın ve saf oldular.»
Hikâyenin sonunda sultan önce Çinlilerin evine girer ve oradaki resimler aklını başından alır. Sonra Rumların evine geçer. Aradaki perde kaldırılır; Çinlilerin bütün resimleri, cilalanmış duvarlara yansır. Orada görülen her şey burada da görünür, hatta daha parlak.
Bakmadığın yer
Sakinliği genellikle eklenecek bir şey olarak düşünürüz. Hayatımızda gürültü varsa, ona bir sessizlik eklemeliyiz; kaygı varsa, bir teknik; yorgunluk varsa, bir rutin. Sakinlik, doğru araçlarla inşa edilen bir yapı gibi görünür. Esra'nın bir yıllık çabası tam olarak böyle bir inşaattı: mum, günlük, uygulama, müzik, atölye. Her biri duvara sürülen yeni bir renkti.
Mevlânâ'nın hikâyesinde bu yol Çinlilerin yoludur ve kendi içinde bir değeri vardır; Çinlilerin resimleri sultanın aklını başından alır. Ama Rumlar başka bir şey yapar. Hiçbir renk eklemezler. Yalnızca duvardaki pası giderirler. Kapıyı kapatıp cilalarlar, cilalarlar. Ve sonunda duvar, hiçbir şey resmedilmeden, her şeyi gösterir. Karşıdaki bütün renkler ona yansır; o renklerin hiçbirine sahip olmadan.
Esra'nın sorunu bir eksiklik değildi; bir fazlalıktı. Gününe sakinlik eklemeye çalıştıkça, sakinlik de günün bir başka rengine, bir başka bildirimine dönüşüyordu. Mumun yakılmadığı akşam, bir başarısızlık daha oluyordu. Günlüğün boş kalan sayfası, bir suçluluk daha. Çinlilerin evi gibi, Esra'nın hayatı da yüz renkle dolmuştu; ama duvarın kendisi pas tutmuştu.
Babaannenin tepsisi bu farkı bir saat içinde gösterdi. Tepsiye hiçbir şey eklenmedi; yalnızca üstündeki kararma kazındı. Ve sonunda tepsi, hiçbir resim taşımadan, bütün mutfağı taşıdı. Pencere ona yansıdı, asma yansıdı, Esra'nın yüzü yansıdı. Tepsi bunların hiçbirine dönüşmedi; hepsi ondan geçti. Sakinlik burada bir duygu değildi. Bütün görüntülerin kirlenmeden geçebildiği bir yüzeydi.
Mevlânâ aynı bölümde bunu tek bir beyitle söyler: «İki yüz renkten renksizliğe bir yol vardır; renk bulut gibidir, renksizlik ay gibi.»
Bulutlar gelip geçer; ay onların arkasında yerinde durur. Esra'nın telefonundaki her bildirim bir bulut rengiydi. Sakinlik bir başka renk değil, renklerin arkasındaki renksiz yerdi.
Derinleşme
Mevlânâ hikâyeyi anlattıktan sonra cilalı duvarın neyi temsil ettiğini açıklar:
«O aynanın saflığı, kalbin vasfıdır; sonsuz biçimi kabul eder. Sonsuza dek, ona gelen her yeni biçim, onun içinde perdesizce görünür. Cilalayanlar koku ile renkten kurtulmuşlardır; her an güzelliği aralıksız görürler. Kimse onların kalbine galip gelemez; zarar sedefe gelir, inciye gelmez.»
Mevlânâ Rumları, kitapsız ve hünersiz ama göğüslerini hırstan, cimrilikten, kinden arındırmış sufilere benzetir. Bu, onun dünyasında manevi bir yolun dilidir. Ama beyitlerdeki gözlem bu dilin dışında da okunabilir: cilalı bir yüzey, kendisine gelen her biçimi kabul eder, gösterir ve bırakır. Hiçbir biçim ona yapışmaz. Yeni bir görüntü geldiğinde, eskisi zaten gitmiştir. Sedef çizilebilir, kırılabilir; ama içindeki inci yerinde kalır.
Esra'nın telefonu da bir yüzeydi; ama cilalanmamış, pas tutmuş bir yüzey. Her öfkeli yorum ona yapışıyor, her kriz bir iz bırakıyordu. Akşam olduğunda gün boyunca gelen bütün görüntüler üst üste birikmiş, birbirine karışmış, kararmıştı. Babaannenin tepsisi ise her sabah kül ve limonla temizleniyordu; o yüzden ona yansıyan hiçbir şey kalıcı olmuyordu.
Esra İzmir'e döndüğünde bir şey eklemedi; birkaç şey çıkardı. İki uygulamayı sildi. Mumları bir kutuya koydu. Günlüğü kapattı. Onların yerine tek bir alışkanlık edindi: her akşam, telefonu masaya bırakmadan önce, ekranı bir bezle siliyor. Bu küçük, neredeyse gülünç hareket, ona babaannesinin tepsisini hatırlatıyor. Silerken gün boyunca gelen görüntüleri bir kez daha geçiriyor: bir öfkeli müşteri, bir onaylanmayan görsel, bir patron mesajı. Sonra bezi bırakıyor. Ekranda hiçbir şey yok; yalnızca kendi yüzünün belli belirsiz yansıması.
İşi değişmedi. Telefon hâlâ sabah yedide titriyor; altı marka hâlâ onun. Bir sabah bir mobilya müşterisi, bir gönderideki yazım hatası yüzünden ona telefonda bağırdı. Esra bu kez sesin kendisine yapıştığını hissetmedi. Adamın öfkesi, cilalı bir duvara vuran bir renk gibi geçti. Hatayı düzeltti, özür diledi, telefonu kapattı. Sonra pencereden dışarı baktı: körfezin üstünde bir bulut, arkasında solgun bir sabah ayı.
Bu hikâye bir uyarı da taşıyor. Rumların cilası bir haftalık iş değildi; Mevlânâ'nın fiili, kapıyı kapatıp durmadan, sürekli cila sürdüklerini anlatır; tek bir sürüş değil, tekrar tekrar. Sakinlik de bir hafta sonu atölyesinin değil, uzun ve sıradan bir alışkanlığın ürünüdür. Bir de, sürekli bildirimle, sürekli müşteri öfkesiyle çalışan biri için sorun yalnızca iç dünyada değildir: mesai saatleri, ulaşılabilirlik sınırları, iş yükü de konuşulmalıdır. Uzun süren kaygı, uykusuzluk ya da sürekli bir gerginlik varsa, aile hekimine ya da bir psikoloğa başvurmak, bir aynayı tek başına parlatmaya çalışmaktan daha doğrudur.
Öbür bilgeler
Kars'taki veteriner Ozan, meditasyon uygulamasının «zihnini boşalt» öğüdüne yetişemeyince kendini sakin olmayan biri ilan etmiş, sonra bir şubat sabahı karın üstüne serili brandada gökyüzüne bakarken fikrini değiştirmişti (BUD-K03.10). Buda'nın göğü rüzgârların içinden geçtiği bir boşluktu; Mevlânâ'nın duvarı renklerin yansıdığı bir yüzey. Ozan ve Esra'nın ortak yanılgısı, sakinliği bir şeyin eklenmesi ya da çıkarılmasıyla elde edilecek bir ürün sanmalarıydı.
Mersin'deki çağrı merkezinde ağır hatlar arasında kulaklığını on saniye indiren Nazlı da, Esra gibi, gün boyu başkalarının fırtınasını dinliyordu (STO-K03.10). Marcus'un burnu dalgalara karşı sağlamlığı, Mevlânâ'nın cilalı duvarı ise görüntülere karşı berraklığı anlatıyor. Biri çarpmayı kaldırıyor, öbürü yansıtıp bırakıyor.
Bugün bir kez dene
Sakinleşmek için hayatına eklediğin araçları say: uygulamalar, ürünler, rutinler. Bunlardan hangisi sakinliğin kendisi olmaktan çıkıp bir yük olmaya başladı?
Bu hafta bir şey eklemek yerine bir şey çıkar. Bir uygulamayı sil, bir bildirimi kapat, bir rutini bırak.
Akşam, gün boyunca sana gelen görüntüleri bir kez daha geçir ve sonra bir yüzeyi, bir masayı, bir ekranı, bir tepsiyi silerken onları bırak.
Yanında taşıyacağın soru
Hayatına yeni bir renk mi sürüyorsun, yoksa duvarındaki pası mı gideriyorsun?