İçeriğe geç

Gazâlî ile · Duygular

Bilmek başka, yatışmak başka

Bir duygu mu, duyguların içinden geçtiği bir yer mi?

1.352 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Erdal elli iki yaşında, Konya'nın sanayi sitesinde küçük bir mobilya atölyesinin sahibi. Yanında altı kişi çalışıyor. Yirmi yıldır kimseyle mahkemelik olmadı. Geçen bahar, dört yıl birlikte çalıştığı bir usta işten ayrıldı ve birkaç ay sonra atölyeye bir tebligat geldi: usta, ödenmemiş fazla mesai ve kıdem tazminatı için dava açmıştı.

Erdal haklı olduğundan emin. Ustaya her ay maaşını zamanında ödediğini, bayramlarda ikramiye verdiğini, hastalandığında izin verdiğini biliyor. Şehrin tanınmış iş hukukçularından Avukat Sema Hanım'ı tuttu. Sema Hanım dosyayı inceledi, belgeleri istedi, «İşimizi yapacağız Erdal Bey, siz rahat olun» dedi.

Ama Erdal rahat olamıyor. Geceleri yatakta duruşmayı kafasında defalarca prova ediyor: hâkim ne soracak, usta ne diyecek, kendisi ne cevap verecek. Sabah Sema Hanım'ı arıyor; ertesi gün yine arıyor. İnternette iş davaları forumlarını okuyor, kendi kendine dilekçe taslakları yazıp avukata gönderiyor. Eşi Nuray bir gece ona dedi ki: «Erdal, haklıyım diyorsun, avukatın iyi diyorsun. O zaman neden uyuyamıyorsun?» Erdal cevap veremedi. Haklı olduğunu biliyordu. Bu bilgi, onu bir türlü sakinleştirmiyordu.

Bilgenin kapısı

Gazâlî, İhyâ'nın tevekküle ayrılmış kitabında, tevekkülün ne olduğunu bir mahkeme benzetmesiyle anlatır. Tevekkül kelimesi «vekâlet»ten gelir: bir işi birine bırakmak, ona dayanmak. Gazâlî sorar: bir insan, kendisine haksız bir dava açılmışken tuttuğu vekile ne zaman gerçekten güvenir?

«Hakkında aldatmaya dayanan asılsız bir dava açılan ve bu aldatmacayı ortaya çıkarması için birini vekil tutan kişi, vekilinde dört şeye inanmadıkça ona dayanmaz, ona güvenmez, onu vekil tuttuğu için içi rahat etmez: hidayetin, gücün, açık sözlülüğün ve şefkatin en ileri derecesi. Eğer bu dördünden ya da yalnızca birinden şüphe ederse, içi vekiline yatışmaz; kalbi tedirgin kalır, vekilinin eksikliğinden ve hasmının üstünlüğünden korktuğu şeyi savmak için çare ve tedbir düşüncesine gömülür.»

Gazâlî bu benzetmeyi insanın Allah'a dayanmasını anlatmak için kurar; onun için asıl vekil Allah'tır. Ama benzetmenin kendisi, gündelik bir mahkeme koridorundan alınmıştır ve orada da doğrudur.

Bakmadığın yer

Sakinliği genellikle bilginin bir sonucu olarak düşünürüz. Neyin doğru olduğunu bilirsem sakinleşirim; belirsizlik gidince kaygı da gider. Haklı olan insan rahat uyur. Erdal da bu düşünceyle yaşıyordu ve tam da bu yüzden uykusuzluğu ona bir bilmece gibi geliyordu. Haklıydı; belgeleri vardı; iyi bir avukatı vardı. Bütün bilgiler yerindeydi. Peki sakinlik nerede kalmıştı?

Gazâlî aynı bölümde bu bilmeceyi doğrudan çözüyor. Tevekkülün hem kalbin gücünü hem yakini gerektirdiğini söyledikten sonra şu cümleyi kurar: «Kalpteki sükûn bir şeydir, yakin başka bir şey. Nice yakin vardır ki yanında huzur yoktur.» Bilmek ile yatışmak aynı şey değildir. Bir insan bir şeyi kesin olarak bilebilir ve yine de kalbi çalkalanabilir.

Gazâlî bunu iki gündelik örnekle anlatır. Biri bal yerken, birisi balı dışkıya benzetirse, insanın tabiatı ondan iğrenir; balın bal olduğunu kesinlikle bildiği hâlde artık yiyemez. Akıllı bir insandan bir gece bir ölünün yanında, bir yatakta ya da bir odada kalması istense, ölünün artık cansız bir beden olduğunu kesinlikle bildiği hâlde tabiatı bundan kaçar. Gazâlî bunun adını koyar: kalbin, yakinde bir eksiklik olmadan, vehme uyup tedirgin olması. Bu, kalpte bir korkaklıktır ve insan ondan pek az kurtulur; kimi zaman güçlenip bir hastalığa döner, öyle ki insan kapısını sıkıca kilitlediği evinde bile yalnız kalmaktan korkar.

Erdal'ın gecelerdeki provası bu korkaklığın ta kendisiydi. Bilgisinde bir eksik olmadığını sanıyordu; kalbi ise vehme uyuyordu. Ya hâkim yanlış anlarsa, ya usta yalan söylerse, ya bir belge eksik çıkarsa. Bunlar bilgi değildi; bilginin üstüne çöken gölgelerdi. Ve Erdal bu gölgelerle, daha çok bilgi toplayarak savaşıyordu: forumlar, dilekçe taslakları, avukata telefonlar. Oysa Gazâlî'nin ayrımına göre, bilgi tam bile olsa sükûnu kendiliğinden getirmez. Eksik olan, kalbin o bilginin üstüne oturabilmesiydi.

Benzetmedeki vekil de bu ayrımı gösteriyor. Erdal Sema Hanım'ın bilgisine, gücüne, sözüne güveniyordu. Ama her sabah telefonu açtığında, aslında dört nitelikten birini sınıyordu: avukat gerçekten ilgileniyor muydu, dosyasını önemsiyor muydu? Gazâlî'nin dördüncü niteliği, şefkat; vekilin müvekkilin derdini kendi derdi gibi taşıması. Erdal bundan emin olamadıkça, kalbi «çare ve tedbir düşüncesine gömülü» kalıyordu.

Derinleşme

Gazâlî'nin sükûn ile yakin arasında yaptığı ayrım, sakinliğin nerede durduğunu da gösteriyor:

«Tevekkül, ancak kalbin gücü ile yakinin gücü bir araya geldiğinde tamamlanır; çünkü kalbin sükûnu ve huzuru ancak ikisiyle birlikte hâsıl olur. Kalpteki sükûn bir şeydir, yakin başka bir şey; nice yakin vardır ki yanında huzur yoktur.»

Bu cümleye göre sakinlik, bilgiyle kendiliğinden gelen bir ödül değil; bilginin üstüne oturabildiği bir yerdir ve o yerin ayrıca güçlenmesi gerekir. Yakin, ne olduğunu bilmektir; sükûn, bu bilginin kalpte kök salmasıdır. Birincisi bir delille gelebilir; ikincisi zamanla büyür. Gazâlî vekil örneğinde de, güvenin kesinleşmesinin «uzun alışkanlık ve deneyimle» olduğunu söyler.

Bu, Erdal için iki ayrı iş anlamına geliyordu. Birincisi, bilgisini sınamaktı; çünkü haklı olduğuna dair kesinliği gerçekten bir yakin miydi, yoksa yalnızca bir inanç mı? Sema Hanım belgeleri incelerken bir şey buldu: yoğun bir sezonda, üç ay boyunca ustanın cumartesi mesaileri bordroya işlenmemişti. Erdal önce itiraz etti; sonra eski defterleri açtı ve gördü. O üç ayın fazla mesaisi gerçekten ödenmemişti. «Bunu bilmiyordum,» dedi avukatına. Sema Hanım, «O kısım için uzlaşmayı önereceğim,» dedi. Erdal kabul etti.

Tuhaf olan şuydu: haklılık hissi biraz eksildiği gün, Erdal ilk kez rahat uyudu. Çünkü artık savunduğu şeyin tamamını biliyordu; hem haklı olduğu yeri, hem haksız kaldığı yeri. Vehmin gölgeleri, bilinmeyen bir eksiğin korkusuyla besleniyordu. Eksik bulunup kabul edilince, gölgenin dayanacağı bir yer kalmadı.

İkinci iş, kalbin gücüyle ilgiliydi. Erdal geceleri provaya başladığında artık bir şey deniyor: kendine, Gazâlî'nin bal örneğini hatırlatıyor. «Bu bal. Benzetme beni korkutuyor, ama bal bal.» Duruşmanın senaryolarını kafasında kurarken durup kendine soruyor: bu bir bilgi mi, yoksa bir benzetme mi? Çoğu zaman benzetme çıkıyor. Ve Sema Hanım'ı her sabah aramak yerine, haftada bir konuşmak üzere anlaştılar. İlk hafta zor geçti. Üçüncü hafta Erdal fark etti ki, telefonu açmadığı sabahlarda atölyede tezgâhın başında daha uzun kalıyordu ve elinden çıkan işler daha temizdi.

Dava hâlâ sürüyor; uzlaşma görüşmeleri devam ediyor. Erdal sonucun ne olacağını bilmiyor. Ama artık bilmemekle uyumak arasında bir çelişki görmüyor. Nuray bir gece onu yatakta sessizce tavana bakarken buldu ve sordu: «Yine mi prova?» Erdal gülümsedi: «Hayır. Sadece bakıyorum.»

Bu hikâyeden yanlış bir sonuç da çıkarılabilir; onu baştan kapatmak gerekiyor. Gazâlî'nin tevekkülü elini kolunu bağlayıp oturmak değildir; aynı kitabın ilerleyen bölümlerinde kazanç için çalışmayı, zarardan korunmayı, tedaviye başvurmayı tevekkülün parçası sayar. Erdal belgelerini toplamaya, avukatıyla çalışmaya, eksiğini kabul etmeye devam etti. Sakinlik, yapılması gerekeni yapmamak değil; yapıldıktan sonra kalbin üstüne oturabileceği bir zemin bulmaktır. Bir de, vekile güven körü körüne verilmez; Gazâlî'nin dört niteliğinden biri gerçekten eksikse, avukat değiştirmek de bir haktır. Ve geceleri aylarca uykusuz geçiren, sürekli aynı senaryoları kuran biri için bu tablo bir kaygı bozukluğunun işareti olabilir; o zaman bir uzmanla görüşmek, kalbin gücünü toplamanın en akıllıca yoludur.

Öbür bilgeler

İzmir'de altı markanın hesabını yöneten Esra, sakinliği yeni araçlar ekleyerek kurmaya çalışmış, babaannesinin kül ve limonla parlattığı bakır tepsiyi görünce eklemek yerine silmeyi seçmişti (MEV-K03.10). Erdal'ın forumları, dilekçe taslakları ve sabah telefonları da Çinli ressamların renkleri gibiydi: kalbi sakinleştirsin diye eklenen, ama onu daha da dolduran şeyler. İkisinin de yolu, bir şeyi azaltmaktan geçti.

Kars'ta bir buzağının doğumunu saatlerce sabırla bekleyebilen ama beş dakikalık meditasyonda kendini başarısız sayan veteriner Ozan, bilmediği bir yeteneği zaten taşıyordu (BUD-K03.10). Erdal'ın durumu bunun tersiydi: bildiği bir şeyi kalbine taşıyamıyordu. Gazâlî'nin ayrımı ikisini birlikte açıklıyor; yakin ile sükûn, bir insanda farklı hızlarda büyüyebilir.

Bugün bir kez dene

Seni geceleri uyutmayan bir kaygıyı düşün ve ikiye ayır: bu konuda kesin olarak bildiklerin neler, kalbinin vehme uyup kurduğu senaryolar neler? İki ayrı liste yaz.

Bildiklerin listesine bir kez daha bak: içinde senin de eksik ya da haksız olabileceğin bir yer var mı? Varsa, onu görmekten kaçma.

Bu hafta, kaygını yatıştırmak için sürekli yaptığın bir kontrol davranışını azalt: bir telefonu, bir aramayı, bir kontrolü. Yerine o zamanı elinin ustalıkla çalıştığı bir işe ver.

Yanında taşıyacağın soru

Haklı olduğunu bildiğin hâlde neden yatışamıyorsun: eksik olan bilgi mi, yoksa bilginin üstüne oturacak bir kalp mi?