İçeriğe geç

Stoacılar: Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ile · Duygular

Titreyen el

Haberci mi, düşman mı?

1.255 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Orhan kırk yedi yaşında, Gaziantep'te bir baklava atölyesinin ustabaşı. Yirmi beş yıldır sabah dörtte kalkıyor, yufkayı açanların başında duruyor, fırının ısısını elinin tersiyle ölçüyor. Atölyede ona «taş Orhan» derler; ne çırak hatasına bağırır ne de bir bayram siparişinin telaşında sesini yükseltir. Babasından öğrendiği bir cümle var: «Erkek dediğin belli etmez.»

Birkaç yıl önce bir arkadaşı ona Stoacılar üzerine kısa bir kitap hediye etti; Marcus Aurelius'tan seçilmiş sözler. Orhan kitabı sevdi, çünkü kendi bildiği şeyi söylüyor gibiydi: duygulara kapılma, sakin kal, sarsılma. Kendini bir tür Stoacı saymaya başladı. Duyguları, yolunu kesen eşkıyalar gibi görüyordu; onları kapıdan sokmamak bir erdemdi.

Bu eylülde kızı Zeynep Ankara'da üniversiteyi kazandı. Otogarda, otobüs kalkmadan önce, Orhan bavulu bagaja yerleştirirken elleri titremeye başladı. Bunu kimse görmesin diye bavulu iki kez çıkarıp yeniden yerleştirdi. Sonra, hiç sebep yokken, Zeynep'e sert bir sesle «Bu kadar eşyayı ne yapacaksın, orada da çarşı var» dedi. Zeynep'in yüzü düştü. Otobüs kalktı; Orhan el sallamadan döndü. O akşam eşi ona tek bir cümle söyledi: «Kızına kızmadın Orhan. Ona üzüldün, ama kızar gibi yaptın.»

Bilgenin kapısı

Seneca, Öfke Üzerine adlı eserinin ikinci kitabında, duyguların nasıl başladığını adım adım inceler. İlk tespiti şaşırtıcıdır: bazı tepkiler bizim elimizde değildir ve bunlar bir kusur sayılmaz.

«İsteğimiz dışında oluşan hareketlerin hepsi elimizde değildir ve kaçınılmazdır: üzerimize soğuk su döküldüğünde titremek gibi. Kötü bir haber karşısında insanların tüyleri diken diken olur, yüzleri kızarır, uçurumdan aşağı bakınca başları döner.»

Biraz ilerde, en cesur insanların bile bu ilk sarsıntıdan kaçamadığını söyler:

«En yiğit adam bile zırhını giyerken çoğu zaman sararır; savaş işareti verildiğinde en gözü pek askerin dizleri bir an titrer.»

Seneca'ya göre asıl tutku, bu ilk hareketten sonra gelir: insan o ilk sarsıntıya razı olup onun peşinden sürüklendiğinde.

Bakmadığın yer

Stoacılık denince çoğumuzun aklına duygusuz bir yüz gelir. Hiçbir şeye sarsılmayan, ağlamayan, kızmayan, kayıtsız bir insan. Orhan'ın taş yüzü de böyle bir Stoacılığın resmiydi. Duyguları kapıda durdurmak, içeri sokmamak, belli etmemek. Bu resim o kadar yaygın ki, İngilizcede «stoic» sözcüğü gündelik dilde tam da bu anlama gelir: acıya kayıtsız, duygusunu göstermeyen.

Seneca'nın metni bu resmi tersine çeviriyor. En cesur asker bile zırhını giyerken sararıyor; dizleri bir an titriyor. Seneca bunu bir zayıflık olarak anlatmıyor. Bunlar bedenin, zihnin bir olaya verdiği ilk tepkiler; soğuk suya titremek gibi kaçınılmaz. Stoacı bilge de bunları yaşar. Onu ayıran, bu ilk hareketi hiç hissetmemek değil, ondan sonra ne yaptığı. Orhan'ın otogardaki titreyen elleri, Seneca'nın askerinin dizleri gibiydi: bir şeyin olduğunu haber veren bir sarsıntı.

Orhan'ın hatası tam burada başlıyor. O, titremeyi bir düşman olarak gördü ve onu gizlemeye uğraştı; bavulu iki kez çıkarıp yerleştirdi. Ama gizlenen duygu yok olmadı; başka bir kılığa girdi. Üzüntü, kabul edilmediği için öfkeye dönüştü ve öfke, hiç hak etmeyen birine, Zeynep'e yöneldi. Eşinin gözlemi bu dönüşümü yakalıyordu: kızına kızmamıştı, ona üzülmüştü. Ama üzüntüyü tanımadığı için, onun yerine öfkeyi göstermişti. Atölyede yirmi beş yıl kimseye bağırmamış bir adam, en sevdiği insana, onu en çok özleyeceği anda çıkışmıştı. Bastırılan duygunun faturası çoğu zaman en yakındakine kesilir.

Burada Stoacılığın bir yanlış okuması görünüyor. Orhan duyguları bastırmayı Stoacılık sanıyordu; oysa Seneca'nın tarif ettiği yol bastırmak değil, ayırt etmek. İlk sarsıntıyı tanımak, adını koymak, ona razı olup olmayacağına karar vermek. İlk hareket bir habercidir; bir şeyin önemli olduğunu söyler. Haberciyi kapıda boğmak, getirdiği haberi ortadan kaldırmaz; yalnızca haberin yanlış kapıdan girmesine yol açar.

Derinleşme

Seneca, De Ira'nın aynı bölümünde duygunun gelişimini üç adımla anlatır:

«Tutkuların nasıl başladığını, büyüdüğünü ve güçlendiğini bilmen için şunu öğren: ilk hareket istemsizdir; bir tutkuya hazırlık, onun bir tehdidi gibidir. İkincisi bir istekle birleşir, ama inatçı olmayan bir istekle. Üçüncüsü artık elimizde değildir, çünkü aklı çiğner.»

Bu üç adım, Orhan'ın otogardaki anlarını neredeyse saniye saniye açıklıyor. Birinci adım: elleri titredi. Bu onun elinde değildi; kızının gidişi bir sarsıntıydı ve beden bunu haber verdi. İkinci adım: bir düşünce belirdi; belli etmemeliyim, erkek dediğin titremez. Bu düşüncenin içinde bir istek vardı ve Seneca'nın dediği gibi, henüz inatçı değildi; Orhan hâlâ durup başka bir şey yapabilirdi. Üçüncü adım: bastırılan üzüntü öfkeye döndü ve kızına çıkıştı. Bu noktada artık akıl çiğnenmişti.

Seneca'nın modelinin değeri, müdahale edilebilecek yeri göstermesi. Birinci adımı durduramazsın; titremek, kızarmak, kalbin hızlanması gelir. Üçüncü adıma varıldığında da iş işten geçmiştir. Ama ikinci adım bir aralık; orada insan, haberciye bakıp «ne söylüyorsun?» diye sorabilir. Orhan'ın titreyen eli ona bir şey söylüyordu: kızım gidiyor, onu özleyeceğim, korkuyorum. Bu haber duyulsaydı, belki bavulu yerleştirdikten sonra kızına sarılırdı.

Orhan o gece eşinin sözünü düşünerek uyuyamıyor. Seneca'nın kitabını, eşinin daha önce kitaplığa koyduğu bir Türkçe çevirisinden, ilk kez kendisi açıyor. Stoacıların bu ilk sarsıntıları bir kusur saymadığını, asıl kaçındıkları şeyin aklı çiğneyen tutku olduğunu okuyunca şaşırıyor. Kendi bildiği Stoacılığın, aslında babasının «belli etme» öğüdü olduğunu fark ediyor; ikisi birbirine benziyordu, ama aynı şey değildi.

Ertesi akşam Zeynep'i arıyor. Ne diyeceğini önceden düşünmüş; ama telefon açılınca hazırladığı cümleleri bırakıyor. «Kızım, otogarda sana kızdım ya. Kızmadım aslında. Ellerim titriyordu; senin gidişine üzülüyordum. Bunu söyleyemedim, onun yerine bavula laf ettim.» Telefonun öbür ucunda kısa bir sessizlik oluyor. Sonra Zeynep ağlamaya başlıyor; ardından gülüyor. «Baba, ben de otobüste ağladım. Senin el sallamadığını görünce kızdığını sandım.»

Buradan duygu taşkınlığına bir övgü de çıkmıyor. Seneca'nın üçüncü adımı, duygunun aklı çiğnediği an, Stoacıların en çok kaçındığı yer. Orhan'ın öfkesi de bu üçüncü adımdı. Stoacı yol, duyguyu her an dışarı vurmak değil; onu tanıyıp, ne söylediğini duyup, sonra ne yapacağını seçmek. Bazen bu seçim bir sarılma, bazen bir telefon, bazen de yalnızca sessizce bir duyguyu taşımak olabilir.

Bir şeyi de eklemek gerekiyor: Orhan'ın yıllardır yaptığı bastırma, bedeninde de iz bırakmış olabilir. Sürekli sıkılan bir çene, uykusuz geceler, göğüste bir ağırlık; bunlar için aile hekimine, gerekirse bir psikoloğa ya da psikiyatriste gitmek gerekebilir. Seneca'nın metni bu desteğin yerini tutmaz; yalnızca, duyguyu düşman olarak görmenin bir bedeli olduğunu hatırlatır.

Öbür bilgeler

Erzurumlu Feyza oğlunun ateşini ölçerken, Marcus Aurelius'un «Çocuğumun hasta olduğunu görüyorum; ama tehlikede olduğunu görmüyorum» sözünü düşünmüştü (STO-K02.8). İlk görünüş ile ona eklenen yargı arasındaki o ayrım, Seneca'nın ilk hareketi ile ikinci adımı arasındaki aralığın bir başka adı. Orhan'ın titreyen eli bir görünüştü; «belli etmemeliyim» bir yargı.

Emekli spiker Erdal Bey, sessizlikte kendisiyle kalmaktan korktuğu için evi seslerle doldurmuştu (BUD-K02.9). Orhan'ın bastırması da bir tür ses; içerideki üzüntüyü örten bir öfke uğultusu. İkisinin de yolu benzer: sesin altında ne olduğunu duymak.

Bugün bir kez dene

Bugün bedeninde bir ilk hareket yakala: bir haberle hızlanan kalp, bir sözle kızaran yüz, sıkılan bir çene, titreyen bir el. Onu durdurmaya çalışma. Yalnızca fark et ve içinden adını koy: «titriyorum», «kızarıyorum».

Sonra bir an dur ve haberciye sor: bana ne söylemeye çalışıyorsun? Gelen ilk cevaba bak; çoğu zaman göründüğünden farklıdır. Öfke gibi görünen şeyin altında bir üzüntü, bir korku olabilir.

Gecenin sonunda, gün boyu tanıdığın bu habercilerden birini düşün ve şunu sor: onu dinleseydim, ne farklı yapardım?

Yanında taşıyacağın soru

Düşman sandığın duygun, sana hangi haberi getirmeye çalışıyor?