Açılış
Hülya kırk dört yaşında, Sivas'ta bir çağrı merkezinin takım lideri. On iki kişilik bir ekibi yönetiyor; gün boyu kulaklığı başında, ekranında bekleyen çağrıların sayısı, bir yandan ekibinin sorunları, bir yandan yöneticisinin e-postaları. Akşam eve geldiğinde on beş yaşındaki oğlu Kaan'la yemek yiyor, sonra yorgun bir şekilde kanepeye uzanıyor.
Son zamanlarda kendinden şikâyetçi. Sabah evden çıkarken neşeli; radyoda sevdiği bir şarkı çalıyor, eşlik ediyor. Öğleye doğru bir müşteri telefonda ona bağırıyor; o andan sonra öfkeli, ekibine ters cevaplar veriyor. Öğleden sonra kahve molasında bir arkadaşı annesinin hastalığından söz ediyor; Hülya birden hüzünleniyor, kendi rahmetli annesini düşünüyor. Akşam eve dönerken trafikte sıkışıyor, sabırsızlanıyor. Yemekte Kaan bir şaka yapıyor, gülüyor. Yatmadan önce yarınki toplantıyı düşünüp kaygılanıyor.
Bir akşam Kaan, yarı şaka, ona şöyle diyor: «Anne, senin modun günde on kere değişiyor.» Hülya güler gibi yapıyor ama söz içine oturuyor. Gece yatakta düşünüyor: Ben dengesiz miyim? Neden sabit duramıyorum? Herkes sakin, bir ben savruluyorum. Ertesi sabah kendine bir karar veriyor: bugün hiçbir şeyden etkilenmeyeceğim. Öğlene kadar dayanıyor; sonra o müşteri yine arıyor.
Bilgenin kapısı
Gazâlî, İhyâ'nın kalbin harikalarını anlattığı kitabında, kalbin neden sürekli değiştiğini dört benzetmeyle açıklar:
«Bil ki kalp, kapıları olan kurulmuş bir kubbe gibidir; hâller her kapıdan ona akar. Ya da her yandan okların atıldığı bir hedef gibidir. Ya da önünden türlü türlü suretlerin geçtiği dikilmiş bir ayna gibidir; suret ardından suret görünür ve ayna hiçbir zaman onlardan boş kalmaz. Ya da kendisine açılmış ırmaklardan farklı suların aktığı bir havuz gibidir.»
Ardından bu kapıların neler olduğunu sayar. Dışarıdan beş duyu; içeriden hayal gücü, istek, öfke ve insanın mizacından gelen huylar. Ve sonucu açıkça söyler:
«Maksat şudur: kalp bu sebeplerden dolayı daima değişim ve etkilenme içindedir.»
Bakmadığın yer
Duygularımız gün içinde değişip durunca bunu çoğu zaman bir kusur sayarız. İyi bir insanın, olgun bir insanın sabit olması gerektiğini düşünürüz: her zaman sakin, her zaman dengeli, hiçbir şeyden etkilenmeyen. Hülya'nın «dengesiz miyim?» sorusu bu düşünceden doğuyordu. Etrafındakiler sakin görünüyordu; kendisi ise sabahtan akşama beş altı farklı duygudan geçiyordu. Bunun bir arıza olduğuna, düzeltilmesi gerektiğine inanmıştı.
Gazâlî'nin dört benzetmesi bu inancın altını oyuyor. Kubbenin kapıları var ve hâller her kapıdan akıyor; hedefe her yandan ok geliyor; aynanın önünden suret ardından suret geçiyor ve ayna hiç boş kalmıyor. Bunlar bozuk bir kalbin değil, kalbin kendisinin tarifi. Arapçada kalp sözcüğü, «çevirmek, döndürmek» anlamına gelen bir kökten gelir; Gazâlî de aynı kitapta bu dönüşün hızına ayrı bir bölüm ayırır ve kalbi, her an bir yandan öbür yana çekilen bir şey olarak anlatır. Kalp, adıyla bile, dönen bir şeydir. Hülya'nın gün içinde geçtiği duygular, onun dengesizliğinin değil, kalbinin canlı olmasının işaretiydi.
Bu, her duygunun yerinde olduğu anlamına gelmiyor; Gazâlî kalbe gelen etkileri iyi ve kötü diye ayırmaktan hiç vazgeçmez. Ama ayırmanın ilk şartı, kalbin etkilenmesini yasaklamamak. Hülya'nın «bugün hiçbir şeyden etkilenmeyeceğim» kararı, bir aynaya «bugün hiçbir suret göstermeyeceksin» demeye benziyordu. Ayna ancak örtülürse bunu başarabilir; örtülmüş ayna ise hiçbir şeyi, güzeli de, göstermez.
Gazâlî'nin benzetmelerindeki asıl yenilik, kapılara dikkat çekmesi. Duygular bir yerden geliyor ve o yerler sayılabilir: bir duyu, bir hayal, bir istek, bir öfke, bir alışkanlık. Hülya duygularının değişkenliğini bir bütün olarak, kendi karakterinin bir sorunu olarak görüyordu. Ama tek tek baktığında her birinin bir kapısı vardı: öğle saatindeki öfke telefondaki bağırıştan, öğleden sonraki hüzün bir arkadaşın sözünün uyandırdığı bir anıdan, akşamki sabırsızlık açlık ve trafikten geliyordu. Kubbenin kapıları görülünce, içerideki kalabalık bir karmaşa olmaktan çıkıp bir trafiğe dönüşüyordu.
Derinleşme
Gazâlî aynı bölümde, bir hâlin kalbe girdikten sonra nasıl bir eyleme dönüştüğünü de adım adım anlatır:
«Fiillerin başlangıcı hatırlardır. Sonra hatır isteği harekete geçirir, istek azmi harekete geçirir, azim niyeti harekete geçirir, niyet de organları harekete geçirir.»
«Hatır» sözcüğü Türkçede de yaşıyor: aklına bir şey «gelmek», «hatırına düşmek». Gazâlî'ye göre her eylem böyle başlar: kalbe bir şey düşer. Sonra o düşen şey bir isteği kımıldatır, istek bir karara, karar bir niyete, niyet de ele, dile, ayağa iner. Bu zincirin ilk halkası, kubbenin kapılarından giren hâllerdir; ama son halkası, insanın kendi organlarıdır.
Bu zincir Hülya'ya bir şey gösteriyor. Duygularının gelmesini durduramaz; telefondaki bağırış onun kubbesine girecek, bir ok gibi saplanacak. Ama ok saplandıktan sonra, eldeki iş henüz bitmiş değil. Bağırışın uyandırdığı öfke bir istek doğuruyor: karşılık vermek. O istek bir karara dönüşmeden önce, araya bir bakış girebilir. Hülya'nın ekibine verdiği ters cevaplar, zincirin sonuna kadar kendiliğinden yürümesiydi. Öfke gelmişti; bu onun suçu değildi. Ama öfkenin ekibe ulaşması, arada hiç durmayan bir zincirdi.
Hülya bir hafta boyunca bir deneme yapıyor. Masasında küçük bir kâğıt var; gün içinde bir duygu değiştiğinde, iki kelime yazıyor: duygu ve kapı. «Öfke, telefon.» «Hüzün, Ayşe'nin annesi.» «Sabırsızlık, açlık.» «Neşe, Kaan'ın şakası.» Hafta sonunda kâğıda baktığında şaşırıyor. Kendisini savrulan, dengesiz biri olarak görüyordu; kâğıtta ise her duygunun bir sebebi, bir kapısı vardı. Bazı kapılar sık açılıyordu; özellikle öğle yemeği atlandığında açılan sabırsızlık kapısı. Bunu görünce öğle arasında bir şey yemeye başlıyor. Bir kapıyı, kapatmadan, biraz daha az gıcırdayan bir kapıya çeviriyor.
Bir de şunu görüyor: o kâğıda yazmak, zincirin ikinci halkasında bir duraklama yaratıyor. «Öfke, telefon» diye yazdığı anda, öfke hâlâ oradaydı, ama artık hemen bir cevaba dönüşmüyordu. Gazâlî'nin dilinde, hatır bir isteği kımıldatmıştı, ama istek henüz bir azme varmamıştı. O bir dakikalık arada Hülya bazen derin bir nefes alıyor, bazen ekibinden birine sakin bir sesle «biraz sonra konuşalım» diyordu.
Kaan bir akşam yine «Anne, modun değişti» dediğinde Hülya bu kez gülüyor. «Değişir oğlum. Bugün bir müşteri bağırdı, sonra sen şaka yaptın. Kalp dediğin döner.» Kaan şaşkınlıkla bakıyor; annesinin bu cümlesini ne yapacağını bilemiyor.
Bunu bir teşhis gibi kullanmamak da gerekiyor. Gün içinde duygunun değişmesi olağan; ama çok ani, çok aşırı, haftalarca süren iniş çıkışlar, uykuyu ve gündelik hayatı bozan dalgalar başka bir şeyin işareti olabilir. Bazen tiroid gibi bedensel bir sebep, bazen ruhsal bir rahatsızlık; bunları ayırt etmek bir sağlık çalışanının işi. Gazâlî'nin kubbesi olağan bir kalbi anlatıyor; olağanın sınırını aşan bir fırtınada, bir uzmanın gözü gerekir.
Öbür bilgeler
Kastamonulu İsmail Bey, Mevlânâ'nın misafirhanesinde, kapıdan her sabah yeni bir konuğun geldiğini öğrenmişti (MEV-K03.1). Gazâlî'nin kapıları olan kubbesi aynı evin bir başka planı. Mevlânâ konuğu ağırlamayı, Gazâlî ise konuğun hangi kapıdan girdiğini bilmeyi öneriyor; ikisi birlikte, hem cömert hem dikkatli bir ev sahibi tarif ediyor.
Trabzonlu kitapçı Burcu, haftalarca yorgunluk sandığı şeyin bir korku olduğunu bir müdavimin sorusuyla görmüştü; kobra kılığındaki güç adıyla anılınca kaybolmuştu (BUD-K03.1). Hülya'nın masasındaki kâğıt da bir tür tanıma: «Öfke, telefon.» Buda'nın ad koyması ile Gazâlî'nin kapı sayması yan yana durunca, bir duygunun hem ne olduğu hem nereden geldiği görünür hâle geliyor.
Bugün bir kez dene
Bugün yanına küçük bir kâğıt al. Gün içinde bir duygunun değiştiğini fark ettiğinde, iki kelime yaz: duygunun adı ve geldiği kapı. Bir ses mi, bir görüntü mü, bir anı mı, bir açlık mı, bir yorgunluk mu?
Yazdığın anda bir nefes al. Duygu hâlâ orada olabilir; onu bir eyleme çevirmeden önce bir an bekle.
Gün kapanırken kâğıda bak. En sık hangi kapı açılmış? O kapıyı kapatmadan, biraz daha az gıcırdatmak için ne yapabilirsin?
Yanında taşıyacağın soru
Bugün kalbine giren duygular, hangi kapılardan geldi?