İçeriğe geç

Buda ile · Duygular

Seni tanıdım

Haberci mi, düşman mı?

1.243 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Burcu otuz dokuz yaşında, Trabzon'da Uzun Sokak'a yakın küçük bir kitabevinin sahibi. Dükkânı on iki yıl önce, bir bankadaki işinden ayrılıp açtı; rafları kendi eliyle çaktı, ilk kitapları kendi kütüphanesinden getirdi. Müdavimleri var: her cumartesi gelen emekli bir öğretmen, şiir kitaplarını karıştıran üniversiteli gençler, çocuğuna masal seçen anneler.

Bahar başında, sokağın öbür ucunda büyük bir kitap zincirinin şubesi açıldı. Burcu açılış günü vitrinin önünden geçti, içeri girmedi. O günden beri bir şey değişti, ama ne olduğunu söyleyemiyor. Sabahları ağır kalkıyor; başı ağrıyor, «hava» diyor. Dükkânda bir müşteri fiyat sorduğunda sesi sertleşiyor; sonra kendine kızıyor. Akşamları bir şeyler alıyor internetten, gereksiz şeyler. Eşi bir akşam «Neyin var?» diye soruyor. Burcu «Hiçbir şeyim yok, yorgunum» diyor ve konuyu kapatıyor.

Haftalar geçiyor. Yorgunluk geçmiyor, sertlik artıyor. Bir gün emekli öğretmen müdavimi, Kemal Bey, ödeme yaparken ona dikkatle bakıyor ve sakin bir sesle soruyor: «Kızım, sen bu aralar neden bu kadar korkuyorsun?» Burcu itiraz edecek oluyor, korkmuyorum diyecek. Ama söz ağzında kalıyor. Gözleri doluyor.

Bilgenin kapısı

Saṃyutta Nikāya'nın Māra'ya ayrılmış bölümünde, birbirine benzeyen kısa sahneler vardır. Māra, Budist metinlerde insanı yolundan çeviren, korkutan, ayartan güçtür; bu sahnelerde her seferinde başka bir kılıkta gelir. Birinde Buda gecenin karanlığında, ince bir yağmurun altında açıkta oturmaktadır. Māra onu korkutmak için dev bir kral kobra kılığına girer:

«Gövdesi tek ağaçtan oyulmuş büyük bir kayık gibiydi. Başlığı büyük bir bira süzgeci gibi, gözleri Kosala'nın büyük bronz kâseleri gibiydi. Dili, fırtınadaki şimşekler gibi ağzından çıkıp giriyordu.»

Buda kaçmaz, savaşmaz. Önce karşısındakinin ne olduğunu tanır: «Bu, kötü Māra'dır.» Sonra ona birkaç dizeyle karşılık verir. Ve sahne, Māra bölümünün pek çok konuşmasında tekrarlanan bir cümleyle biter:

«Bunun üzerine kötü Māra, ‹Buda beni tanıyor! Mutlu olan beni tanıyor!› diye düşünerek, mutsuz ve üzgün, oracıkta kayboldu.»

Bakmadığın yer

Zor bir duyguyla karşılaştığımızda iki yol biliriz. Ya onunla savaşırız: bastırırız, mantıkla çürütmeye çalışırız, «saçmalama» deriz kendimize. Ya da ondan kaçarız: işe gömülürüz, alışverişe, ekrana, bir kadeh içkiye. İki yolun ortak bir varsayımı var: duygu bir düşmandır ve ondan kurtulmak gerekir.

Māra hikâyesi üçüncü bir yol gösteriyor ve bu yol ilk bakışta fazla basit görünüyor. Buda kobrayla savaşmıyor, ondan kaçmıyor; yalnızca onu tanıyor. «Bu Māra'dır.» Ve Māra, tanındığı anda gücünü kaybediyor. Metnin incelikli yanı, Māra'nın korkutucu kılığının hiç azalmaması. Kobra hâlâ dev, gözleri hâlâ bronz kâseler gibi. Değişen, kobranın kendisi değil, Buda'nın onu ne olarak gördüğü. Kılık gerçek sanıldığı sürece korkutur; kılığın arkasındaki tanındığında, korkutacak bir şey kalmaz.

Burcu'nun haftalardır yaşadığı şey, adı konmamış bir Māra'ydı. Başağrısı kılığına girmişti, yorgunluk kılığına, bir müşteriye karşı sertlik kılığına, gece yarısı alışverişi kılığına. Her biriyle ayrı ayrı uğraşıyordu: ağrı kesici alıyor, daha erken yatıyor, sertliğinden sonra özür diliyordu. Ama hiçbiri geçmiyordu, çünkü hepsi aynı şeyin farklı kılıklarıydı ve o şeyin adı hiç konmamıştı. Kemal Bey'in sorusu, Buda'nın kobraya söylediği cümle gibiydi: bu korku.

Bu tanımanın gücü, bir duyguya ad koymanın onu küçültmesinden gelmiyor. Burcu'nun korkusu, adı konduktan sonra da gerçekti; dükkânını kaybetme ihtimali ortadan kalkmamıştı. Ama adsız bir korku her yerdedir ve hiçbir yerde değildir; başağrısında da, müşteriye karşı sertlikte de, gece alışverişinde de dolaşır. Adı konmuş bir korku ise bir yerdedir: tam karşında, bakılabilir, konuşulabilir, üzerine düşünülebilir.

Māra'nın sahneleri bunu bir kez değil, defalarca anlatır. Māra bir gün bir fil, bir gün bir çiftçi, bir gün güzel bir görüntü olarak gelir; kılıklar sürekli değişir. Değişmeyen tek şey, tanınma anı ve ardından gelen kayboluş. Bu tekrarın kendisi de bir şey öğretiyor: duygu bir kez tanınınca sonsuza kadar gitmez. Yarın başka bir kılıkta yeniden gelir ve yeniden tanınmayı bekler.

Derinleşme

Buda'nın farkındalık üzerine en çok bilinen konuşmasında, zihni gözlemenin yolu da bu tanımaya dayanır:

«Keşiş, hırslı bir zihni ‹hırslı zihin› diye, hırstan arınmış bir zihni ‹hırstan arınmış zihin› diye anlar. Nefretli bir zihni ‹nefretli zihin› diye, nefretten arınmış bir zihni ‹nefretten arınmış zihin› diye anlar.»

Bu cümlelerin yalınlığı şaşırtıcı. Buda burada nefreti yenmeyi, hırsı bastırmayı, onları iyi duygularla değiştirmeyi önermiyor. Yalnızca tanımayı öneriyor: neyse onu, adıyla bilmek. Pali'deki pajānāti fiili «iyice bilmek, ayırt etmek» anlamına geliyor. Aynı metin biraz ilerde, bu tanımanın bir başka yüzünü de ekliyor: zihnin hâllerinin doğup söndüğünü görmek. Bir duygu gelir, bir süre kalır, gider. Tanınan duygu, bu gelip gidişin içinde görülebilir; tanınmayan duygu ise insana sonsuzmuş gibi gelir.

Burcu o akşam dükkânı kapattıktan sonra eve gitmiyor; dükkânın arka odasında, eski koltuğunda oturuyor. Kemal Bey'in sorusunu kendine yeniden soruyor ve bu kez kaçmadan cevap veriyor. Korkuyorum. Zincir mağaza geldi, müşterilerim oraya gidecek, on iki yıllık emeğim bitecek. Bunu içinden söylediği anda göğsündeki sıkışma biraz değişiyor; kaybolmuyor ama başka bir şeye dönüşüyor. Korkunun altında başka şeyler de beliriyor: bir utanç, bankadan ayrılıp bu dükkânı açtığında ailesinin «delilik» dediğini hatırlıyor; bir öfke, büyük olanın küçüğü ezdiği düşüncesine; bir de, beklemediği bir şekilde, dükkânına karşı derin bir sevgi.

Her birine adıyla bakıyor: korku, utanç, öfke, sevgi. Buda'nın konuşmasındaki keşiş gibi, onları değiştirmeye çalışmadan. Ve bir şeyi görüyor: haftalardır başağrısı sandığı şey, aslında bu duyguların hepsinin birbirine karışmış hâliydi. Karışık oldukları sürece tek bir ağır sis gibiydiler; ayrıldıklarında her biri ayrı ayrı taşınabilir oldu.

Ertesi hafta Burcu eşine anlatıyor; ilk kez «yorgunum» demeden. Birlikte oturup düşünüyorlar. Zincir mağazanın yapamayacağı ne var? Kemal Bey gibi müdavimlerin adını bilmek, bir öğrenciye aradığı eski baskıyı bulmak, cumartesi sabahları çocuklara masal okumak. Burcu bunların bir kısmını zaten yapıyordu; şimdi bilerek yapmaya başlıyor. Dükkânın geleceği hâlâ belirsiz; bunu kimse bilemez. Ama Burcu artık o belirsizliği adsız bir sis olarak değil, adı konmuş bir korku olarak taşıyor.

Bunun bir çözüm olarak sunulmadığını da belirtmek gerekiyor. Bir duyguyu tanımak, onun getirdiği sorunu çözmez; Burcu'nun dükkânı yine kapanabilir. Haftalarca süren bir ağırlık, uykusuzluk, ilgi kaybı da bazen bir duygudan öte, ele alınması gereken bir depresyonun işareti olabilir; böyle durumlarda tanımanın yanında bir uzmanın desteği de gerekir. Māra hikâyesinin önerdiği, sorunları ortadan kaldırmak değil, onlara gözü açık bakabilmek.

Öbür bilgeler

Gaziantepli ustabaşı Orhan'ın kızını uğurlarken titreyen elleri, Seneca'ya göre bir ilk hareketti, bir haberciydi (STO-K03.1). Orhan o haberciyi tanımadığı için üzüntüsü öfke kılığına girmişti. Burcu'nun başağrısı da aynı türden bir kılıktı. Seneca habercinin ne söylediğini sormayı, Buda ise Māra'yı adıyla tanımayı öneriyor; iki yol da bir duygunun maskesini indirmekten geçiyor.

Eskişehirli yazılımcı Hakan, meditasyonda gelen düşüncelere tek kelimelik adlar vermeyi öğrenmişti: «iş», «anı», «kaygı» (OSH-K02.9). Osho'nun önerisi ile Satipaṭṭhāna'nın «nefretli zihni nefretli zihin diye bilmek» önerisi burada birbirine çok yaklaşıyor. Ad koymak, içine çekilmeden bakabilmenin ilk adımı.

Bugün bir kez dene

Bugün içinde adını koyamadığın bir ağırlık, bir huzursuzluk, bir sertlik fark ettiğinde dur. Kendine Kemal Bey'in sorusunu sor: bu aralar neyden korkuyorum, neye kırgınım, neyi özlüyorum?

İlk gelen adı içinden söyle: «bu korku», «bu kırgınlık». Değiştirmeye uğraşma. Altında başka bir duygu varsa, ona da ad ver.

Gün kapanırken bir kâğıda o gün tanıdığın duyguların adlarını yaz. Hangisi adı konunca biraz hafifledi, hangisi olduğu gibi kaldı?

Yanında taşıyacağın soru

Bugünlerde seni yoran şey, hangi duygunun kılığına girmiş olabilir?