Açılış
İsmail Bey altmış sekiz yaşında, Kastamonu'da emekli bir postacı. Kırk bir yıl evli kaldığı Saniye Hanım altı ay önce, kısa süren bir hastalığın ardından öldü. Cenazede İsmail Bey ağlamadı; taziyeye gelenlerin elini sıktı, çay dağıttı, imama teşekkür etti. Herkes onun ne kadar güçlü olduğunu söyledi.
O günden beri İsmail Bey hiç boş durmuyor. Sabah erkenden kalkıp evin bir yerini tamir ediyor: damlayan musluğu, gıcırdayan kapıyı, bahçe duvarının çatlağını. Öğleden sonra kahveye gidiyor, akşam haberleri sonuna kadar izliyor. Kızı Elif İstanbul'dan her pazar arıyor; İsmail Bey her seferinde «İyiyim kızım, merak etme» diyor. Saniye Hanım'ın odasına girmiyor. Dolabındaki giysilere dokunmuyor. Balkondaki sardunyaları, eşinin her sabah suladığı sardunyaları, kurumaya bırakıyor; onlara bakmak bile zor geliyor.
Bir gece, saat üçte, uyanıyor ve bir daha uyuyamıyor. Göğsünde bir ağırlık, boğazında bir düğüm. Kalkıp mutfağa gidiyor, su içiyor, bir şeyle uğraşmak için çekmeceleri karıştırıyor. Elinin altına Saniye Hanım'ın el yazısıyla tuttuğu bir tarif defteri geliyor. Kapağını açıyor; ilk sayfada, kırk yıl önce yazılmış bir cümle: «İsmail tarhanayı ekşi sever.» İsmail Bey mutfak masasına oturuyor ve altı aydır ilk kez, sesli sesli ağlıyor.
Bilgenin kapısı
Mevlânâ'nın Mesnevî'sinin beşinci cildinde, insan bedenini bir misafirhaneye benzeten kısa bir bölüm vardır. Bölümün uzun Farsça başlığı da içeriğini söyler: bilge, gam ve sevinç düşüncelerini, Halil İbrahim gibi kapısını herkese açık tutan konuksever bir ev sahibi gibi karşılar.
«Ey genç, bu beden bir misafirhanedir; her sabah koşarak yeni bir konuk gelir. Sakın ‹bu boynuma yük oldu› deme; çünkü o, birazdan yeniden yokluğa uçup gidecek. Görünmez âlemden gönlüne ne gelirse, o senin konuğundur; ona iyi bak.»
Bu beyitler bugün İngilizcede «The Guest House» adıyla çok yaygın bir serbest uyarlamadan tanınıyor. O uyarlama güzel, ama Farsçadan epey uzaklaşıyor; burada aslına yakın kalmaya çalıştık.
Bakmadığın yer
Bir kaybın ardından insanın içine gelen duyguları çoğu zaman davetsiz misafirler gibi görürüz. Hüzün, özlem, öfke, suçluluk; hepsi kapıyı çalmadan girer ve gitmek bilmez. Onlara karşı ilk tepkimiz kapıyı kapatmaktır. İsmail Bey de böyle yaptı: musluklar, kapılar, duvarlar, kahve, haberler. Her biri hüzne «şu an meşgulüm» demenin bir yoluydu. Çevresi de bu tutumu ödüllendirdi; ağlamayan adam güçlü sayıldı.
Mevlânâ'nın misafirhanesi bu tabloyu tersine çeviriyor. Ona göre gelen her duygu bir konuk; kovulacak bir hırsız değil, ağırlanacak bir misafir. Bu benzetmenin arkasında, Anadolu'nun çok iyi bildiği bir ahlak var: kapına gelen misafir, kim olursa olsun, eli boş çevrilmez. Mesnevî'deki bölümün başlığı da bunu Halil İbrahim'e bağlıyor: onun kapısı mümine de kâfire de, güvenilire de haine de açıktı. Mevlânâ bu cömertliği duygulara taşıyor. Sevinç gelince ağırladığın gibi, hüzün gelince de ağırla.
İkinci beyit bu konukseverliğin neden mümkün olduğunu da söylüyor: «Bu boynuma yük oldu deme; birazdan yokluğa uçup gidecek.» İsmail Bey'in hüzne kapıyı kapatmasının bir sebebi, onun sonsuza kadar kalacağından korkmasıydı. Bir kez içeri girerse bir daha çıkmaz, beni yer bitirir, diye düşünüyordu. Mevlânâ ise misafirin misafir olduğunu hatırlatıyor: gelir, kalır, gider. Kapıyı kapatmak onu dışarıda tutmuyor; yalnızca kapının önünde beklemesine, gece üçte zorla içeri girmesine yol açıyor.
Bunun incelikli bir yanı daha var. Mevlânâ konuğun nereden geldiğine dair de bir şey söylüyor: görünmez âlemden. Bu, onun inanç dünyasında, her duygunun Tanrı'dan gelen bir anlam taşıdığı demek. Bu inancı paylaşan da paylaşmayan da beyitten bir şey alabilir: duygu, rastgele bir arıza değil, bir yerden, bir sebepten gelen bir ziyaretçi. Onu ağırlamak, ne söylemeye geldiğini duymak demek. İsmail Bey'in gece yarısı gelen gözyaşları da bir şey söylüyordu: kırk bir yıl, bir tarif defterinin ilk sayfasında.
Derinleşme
Mesnevî'nin iki bölüm sonrasında Mevlânâ aynı imgeye geri döner ve bu kez misafirin, özellikle de gam misafirinin, evde ne yaptığını anlatır:
«Gam düşüncesi sevincin yolunu kesse de, sevincin işini hazırlar. Evi başkalarından hızla süpürür ki iyiliğin aslından yeni bir sevinç gelsin. Gönül dalından sarı yaprakları silkeler ki yerine ardı ardına yeşil yapraklar bitsin.»
Bu beyitler hüznü yalnızca katlanılacak bir konuk olarak değil, evde bir iş gören bir konuk olarak anlatıyor. Hüzün bir süpürgeci gibi geliyor; eskiyi, ölüyü, sarı yaprakları temizliyor. Bu bir teselli cümlesi gibi okunabilir ve dikkatli olmak gerekir: Mevlânâ bir kaybın acısını küçültmüyor, «üzülme, iyi şeyler gelecek» demiyor. Yaprağın sararması da, düşmesi de gerçek. Ama ağaç, sarı yaprağı tutmaya çalışırsa yeni yaprağa yer açamaz. Aynı bölümde Mevlânâ bir adım daha atar: gam gönülden ne döker ya da alırsa, yerine daha iyisini getirir, der. Bu cümle yasın ilk aylarında bir vaat gibi ağır gelebilir; kimse onu o günlerde duymak istemez. Ama ağaca dair bir gözlem olarak okunduğunda, sararan yaprağın da ağacın bir mevsimi olduğunu hatırlatıyor.
İsmail Bey'in o gece mutfak masasında ağlaması, altı aydır kapıda bekleyen misafirin içeri girmesiydi. Ertesi sabah uyandığında hafif değil, yorgun hissediyor; ağlamak ağırlığı kaldırmamış. Ama bir şey değişmiş. Kalkıp Saniye Hanım'ın odasına giriyor; ilk kez. Dolabı açıyor; eşinin sabahları giydiği mavi hırkayı alıp yüzüne götürüyor. Kokusu hâlâ orada. Yine ağlıyor; bu kez kaçmadan. Sonra hırkayı katlayıp yerine koyuyor.
Öğleden sonra balkona çıkıyor. Sardunyalar kurumuş; ama birinin dibinde, beklenmedik bir şekilde, küçük yeşil bir filiz var. İsmail Bey bir kova su getirip hepsini suluyor. Bir şey hissediyor ve şaşırıyor: küçük, çekingen bir sevinç. Altı ay boyunca hüzne kapıyı kapattığı için, sevince de kapı açılmamıştı. Konuk ayırt edilmeden kapı kapanınca, herkes dışarıda kalmıştı.
O pazar Elif aradığında İsmail Bey «İyiyim» demiyor. «Kızım, annenin tarif defterini buldum» diyor ve sesi titriyor. Telefonun öbür ucunda Elif de ağlıyor. Altı aydır ilk kez, baba kız birlikte yas tutuyor. Konuşmanın sonunda Elif soruyor: «Baba, tarhanayı ekşi mi seviyordun gerçekten?» İsmail Bey gülüyor. «Annen öyle yazdıysa, öyledir.»
Burada iki sınırı belirtmek gerekiyor. Misafirhane imgesi, her duyguya kapıyı açmayı öneriyor; ama her duygunun dediğini yapmayı önermiyor. Öfke konuk olabilir; onu ağırlamak, birine zarar vermek anlamına gelmez. İkincisi, yas bazen bir konuk gibi gelip gitmez; aylarca, yıllarca ağırlaşarak sürebilir. Uzun süren, gündelik hayatı tümüyle durduran bir yasta, bir yas danışmanından ya da bir ruh sağlığı uzmanından destek istemek, Mevlânâ'nın misafirperverliğiyle çelişmez; kalabalık bir evde yardım çağırmak gibidir.
Öbür bilgeler
Trabzonlu kitapçı Burcu'nun adını koyamadığı korkusu, başağrısı ve sertlik kılığına girmişti; Buda'nın Māra'yı tanıması gibi, ona ad koyunca kılık düştü (BUD-K03.1). Mevlânâ bir adım ötesini söylüyor: tanınan konuğu kapıda bırakma, içeri al, ağırla. Buda'nın tanıması ile Mevlânâ'nın ağırlaması, aynı kapının iki ayrı hareketi.
Gaziantepli ustabaşı Orhan, kızını uğurlarken titreyen ellerini gizlemiş, üzüntüsü öfkeye dönmüştü (STO-K03.1). İsmail Bey'in altı aylık meşguliyeti de bir gizlemeydi. Seneca'nın habercisi ile Mevlânâ'nın konuğu aynı kapıyı çalıyor; ikisi de, kapı kapalı kaldığında başka bir kılıkta geri geliyor.
Bugün bir kez dene
Bugün içine gelen ilk zor duyguyu bir konuk gibi karşılamayı dene. Kapıyı kapatma ve hemen dışarı da çıkarma. İçinden ona bir yer göster: «Gel, otur.»
Birkaç dakika onunla kal. Ne söylemeye geldiğini sor; cevap bir anı, bir eksiklik, bir istek olabilir. Sonra gitmesine de izin ver; konuk kalıcı değildir.
Günün sonunda bugün evine kimlerin uğradığını düşün: hangi duygular geldi, hangisini ağırladın, hangisine kapıyı kapattın?
Yanında taşıyacağın soru
Kapında bekleyen hangi konuğu, artık içeri alma zamanı geldi?