İçeriğe geç

Stoacılar: Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ile · Zihin ve düşünce

Hamamın üstündeki oda

Sessizlik bir eksiklik mi, bir alan mı?

1.200 kelime · yaklaşık 5 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Saliha Hanım elli beş yaşında. Yirmi beş yıl İstanbul'da, Mecidiyeköy'de bir reklam ajansında çalıştı; trafik, korna, inşaat, telefonlar, toplantılar. Erken emekli olunca bir karar verdi: sessizliğe gidecekti. Bozcaada'da, köyün kenarında taş bir ev kiraladı. İlk gece pencereyi açtığında yalnızca rüzgârı ve uzaktan gelen denizi duydu ve ağladı; sonunda, diye düşündü, huzur.

Bir ay geçti. Beklediği huzur, taşıdığı kitap kolileriyle birlikte gelmedi. Sabahları komşunun horozu dörtte ötmeye başlıyor; Saliha Hanım uyanıp bir daha uyuyamıyor. Öğlen limana gelen feribotun düdüğü, akşam kahvedeki tavla şakırtısı, yazın gelen turistlerin sesleri. İstanbul'da hiç fark etmediği sesler burada kulağına batıyor. Horozun sahibine rica ediyor; adam gülüyor: «Horoz bu, abla, öter.» Saliha Hanım kulak tıkacı alıyor, kalın perdeler takıyor, yatak odasını evin en arka köşesine taşıyor.

Ama bir gece, kulak tıkaçları takılı, perdeler kapalı, ev tamamen sessizken, yine uyuyamıyor. Kafasında yirmi beş yılın toplantıları dönüyor; eski bir müdürün sözleri, kızıyla yaptığı bir tartışma, bitmemiş bir hesap. Sessizlik tam, ama içi gürültüyle dolu. O gece bir şeyi fark ediyor: İstanbul'dan kaçarken yanında getirdiği tek şey, kendi zihniydi.

Bilgenin kapısı

Seneca, Lucilius'a yazdığı mektuplardan birinde kendi kiraladığı odayı anlatır. Oda bir hamamın tam üstündedir:

«Çalışmak için kendini dünyadan çeken biri için sessizlikten daha gerekli bir şey olmadığını düşünüyorsam lanet olsun! Kulaklarımın etrafında ne çeşit seslerin çınladığını hayal et! Bir hamamın tam üstünde kalıyorum.»

Sonra sesleri tek tek sayar: ağırlık kaldıranların inlemesi, masaj yapanın el şaklaması, şarkı söyleyen, satıcıların bağırışı. Ve beklenmedik bir şey söyler: bütün bu gürültü onun için dalgaların ya da düşen suyun sesinden farklı değildir. Çünkü dışarısı tımarhane olsa bile, içeride bir kargaşa yoksa, sorun yoktur.

«Duygularımız kargaşa içindeyse, sessiz bir mahallenin ne yararı var?»

Bakmadığın yer

Sessizlik aradığımızda genellikle onu dışarıda ararız: daha sessiz bir mahalle, daha uzak bir köy, kalın bir perde, iyi bir kulaklık. Bu arayışın kendisi yanlış değil; gerçekten gürültülü bir ortam insanı yorar, uykusunu böler, sağlığını bozar. Saliha Hanım yirmi beş yıl gerçek bir gürültünün içinde yaşamıştı ve sessiz bir ada istemesi çok anlaşılırdı. Ama adaya gelince fark ettiği şey, İstanbul'da duymadığı seslerin burada kulağına batmasıydı. Sesler azalınca, kalanlar büyümüştü.

Seneca'nın mektubu ise bu arayışın görmediği bir yeri gösteriyor. Hamamın üstündeki odada yaşayan bir filozof, gürültünün ortasında sakin kalabildiğini söylüyor. Bunu bir kahramanlık olarak değil, bir gözlem olarak yazıyor: dışarısı ne kadar gürültülü olursa olsun, içeride korku arzuyla, cimrilik savurganlıkla çekişmiyorsa, gürültü yalnızca kulakları doldurur, zihni doldurmaz.

Ve hemen ardından tersini de söylüyor: dışarısı tamamen sessiz olabilir, ama içeride bir kargaşa varsa, o sessizlik işe yaramaz. Mektubun en keskin cümlelerinden biri bu: bazen sessizlik, huzursuzluk demektir. Seneca bunu bir örnekle anlatır: uyuyabilmek için bütün konağını sessizliğe gömen, hizmetkârlarına parmak uçlarında yürümelerini emreden zengin bir adam; ama yine de yatağında bir o yana bir bu yana döner, hatta hiç duymadığı sesleri duyduğundan şikâyet eder.

Saliha Hanım'ın kulak tıkaçlı, perdeleri kapalı gecesi, bu zengin adamın gecesine çok benziyordu. Dış sessizliği sağlamak için ne gerekiyorsa yapmıştı; ama iç sessizlik bir başka şeydi ve onu hiçbir perde getiremezdi.

Derinleşme

Marcus Aurelius, kendine yazdığı notlardan birinde aynı düşünceyi bir öğüt olarak kurar. İnsanlar, der, kendilerine sığınaklar ararlar: kır evleri, deniz kıyıları, dağlar. Sen de bunları çok istersin. Ama bu, en sıradan insanların işidir; çünkü ne zaman istersen kendi içine çekilmek senin elindedir.

«Hiçbir yere, kendi ruhundan daha sessiz ve daha dertsiz bir yere çekilemez insan. Öyleyse bu sığınağı sürekli kendine ver ve kendini yenile.»

Marcus'un cümlesi Saliha Hanım için ilk okuyuşta bir azar gibi gelebilir: adaya gitmek sıradan insanların işiymiş. Ama cümlenin asıl söylediği başka bir şey. Ada kötü değil; yalnızca yeterli değil. Saliha Hanım'ın aradığı sessizlik adada değil, kendi içindeydi; ada yalnızca o içe bakmayı biraz kolaylaştırabilirdi. Marcus bu içe çekilmenin bir kez değil, «sürekli» yapılması gerektiğini söylüyor; tıpkı bir evin her gün yeniden toplanması gibi.

Peki bu içe çekilme nasıl olur? Marcus aynı notun devamında bir ipucu verir: insanın içinde, baktığında onu hemen huzura kavuşturacak kısa ve temel düşünceler olmalı. Seneca da benzer bir şey söyler: zihnini toplamak, onu dışarıdaki şeylere dağılmaktan alıkoymak. İkisinin de önerisi, sessizliği bir ortam olarak değil, bir beceri olarak görmek.

Saliha Hanım bir sabah, horozun sesiyle uyandığında, kulak tıkaçlarını takmak yerine bir şey deniyor. Yatakta oturuyor ve horozun sesini dinliyor; kızmadan, yalnızca bir ses olarak. Sonra rüzgârı, sonra uzaktaki denizi. Sonra kendi zihnine dönüyor: orada da sesler var, eski müdürün sözleri, kızıyla tartışma. Onları da dinliyor; kızmadan, kovmadan, yalnızca orada olduklarını görerek. Bir süre sonra horoz susuyor; zihnindeki sesler de biraz alçalıyor. O sabah ilk kez, ada evine taşındığından beri, güneşin doğuşunu yataktan izliyor. Horoz yarın da ötecek; ama yarın, belki, Saliha Hanım onu bir düşman olarak değil, sabahın bir parçası olarak duyacak.

Bu, bir mucize değil ve Stoacılar da bunu bir mucize olarak sunmuyor. Seneca kendi mektubunda bile, gürültüye karşı sinirlerini «sertleştirdiğini» söylüyor; bu bir alıştırma, bir zaman meselesi. Saliha Hanım'ın bazı geceleri hâlâ uykusuz geçiyor; özellikle kızıyla telefonda tartıştığı akşamların gecesi. Ama artık uykusuzluğunun sebebini horozda değil, kendi içinde arıyor ve bu, ona horozla barışmanın yolunu açıyor.

Bu Stoacı öğüde bir sınır da çizmek gerekiyor. Gerçek ve sürekli bir gürültü, örneğin bir fabrikanın ya da bir otoyolun yanında yaşamak, sağlığa zarar verebilir ve buna karşı önlem almak bir zayıflık değil, bir hak. Seneca'nın hamamı onu yormadıysa bu herkes için geçerli değil. Stoacı öğüt, dışarıdaki gürültüye razı olmayı değil, iç sessizliği dışarının sessizliğine bağlamamayı öneriyor.

Öbür bilgeler

Emekli radyo spikeri Erdal Bey'in sessizlikten korkusunu anlatan sohbette (BUD-K02.9), Buda büyük nehirlerin sessiz aktığını söylüyordu. Saliha Hanım'ın durumu bunun tersi gibi: dışarıdaki her şey sessiz, ama içerideki dere gürlüyor. Buda ile Seneca aynı yerde buluşuyor: sessizlik bir ortamdan değil, bir doluluktan geliyor.

Kayserili emekli öğretmenin damadını yargıladığı sohbette (STO-K02.5), Epiktetos görünenle hüküm arasına bir çizgi çekiyordu. Saliha Hanım'ın horozu da bir görünüştü: bir kuşun sesi. «Bu horoz beni uyutmuyor» ise bir hükümdü ve o hüküm, horozdan çok, uyuyamayan bir zihinden geliyordu.

Bugün bir kez dene

Bugün seni rahatsız eden bir dış sesi seç: bir korna, bir komşunun müziği, bir makine uğultusu. Ona karşı bir şey yapmadan önce, bir dakika boyunca yalnızca dinle; kızmadan, adlandırarak: «korna», «müzik», «uğultu».

Sonra dikkatini içeriye çevir ve sor: şu an zihnimde hangi sesler var? Hangi düşünce, hangi tartışma, hangi kaygı?

Akşam kendine sor: bugün beni asıl rahatsız eden, dışarıdaki ses miydi, içerideki mi?

Yanında taşıyacağın soru

Aradığın sessizlik, gerçekten başka bir yerde mi?