İçeriğe geç

Buda ile · Zihin ve düşünce

Büyük nehirler sessiz akar

Sessizlik bir eksiklik mi, bir alan mı?

1.200 kelime · yaklaşık 5 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Erdal Bey altmış üç yaşında. Otuz beş yıl İzmir'de bir yerel radyoda spikerlik yaptı; sabah programını o sunardı. Şehrin yarısı onun sesiyle uyanırdı: trafik durumu, hava, bir türkü, bir dinleyici mektubu. Geçen bahar emekli oldu; veda programında stüdyoya çiçekler geldi, dinleyiciler telefonla bağlanıp ona teşekkür etti.

Emekliliğin ilk haftası güzel geçti. İkinci hafta bir şey değişti. Sabah altıda gözleri yine açılıyor; ama konuşacak bir mikrofon yok. Ev çok sessiz; buzdolabının uğultusu bile kulağına yüksek geliyor. Erdal Bey televizyonu açıyor; sonra radyoyu da açıyor. Mutfakta çay demlerken bir podcast dinliyor, yürüyüşe çıkarken kulaklık takıyor. Bakkala gittiğinde bakkalla yarım saat sohbet ediyor; kahvede eski arkadaşlarına aynı hikâyeleri yeniden anlatıyor. Eşi bir akşam ona gülümseyerek ama yorgun bir sesle söylüyor: «Erdal, sen hiç susmuyorsun artık. Radyodayken bile bu kadar konuşmazdın.»

O gece Erdal Bey yatakta, televizyon kapalı, yalnız kalıyor ve sessizlik ona korkunç geliyor. Kulaklarında bir uğultu, göğsünde bir sıkışma. Kendine bir şey itiraf ediyor: sessizlikte kendisiyle kalmaktan korkuyor. Otuz beş yıl boyunca sesi, onun kimliği olmuştu. Ses kesilince, geride kimin kaldığını bilmiyor.

Bilgenin kapısı

Sutta Nipāta'nın üçüncü bölümünde, Nālaka adında genç bir münzeviye Buda'nın verdiği uzun bir öğüt vardır. Öğüdün sonlarına doğru Buda, bilgenin sessizliğini doğadan bir örnekle anlatır:

«Bunu derelerin dar geçitlerde ve yarıklarda nasıl aktığına bakarak anla: küçük dereler gürleyerek akar, büyük nehirler sessizce akar.»

Hemen ardından bu imgeyi bir cümleye bağlar:

«Eksik olan ses çıkarır; dolu olan sakindir. Akılsız yarısı dolu bir testiye benzer, bilge ağzına kadar dolu bir göle.»

Bakmadığın yer

Sessizliği genellikle bir eksiklik olarak yaşarız. Bir sohbette düşen sessizlik rahatsız eder; biri hemen bir şey söyleyip onu doldurur. Boş bir evde televizyonu açarız; sessiz bir yolculukta müzik açarız. Sessizlik, bir şeyin olmadığı yerdir: ses yok, konuşma yok, olay yok. Ve olmayan şeyler, insanı tedirgin eder.

Buda'nın nehir benzetmesi bu bakışı ters yüz ediyor. Küçük dereler gürler; çünkü sığdırlar, taşlara çarparlar, yataklarını dolduramazlar. Büyük nehirler ise sessiz akar; çünkü doludurlar. Ses, eksikliğin işaretidir; sessizlik doluluğun. «Eksik olan ses çıkarır» cümlesi bunu en açık biçimde söylüyor. Yarısı dolu bir testiyi salladığında içindeki su çalkalanır, ses çıkarır; ağzına kadar dolu bir testi ise sallansa bile ses vermez.

Erdal Bey'in emekliliğindeki gürültü bu açıdan bir işaret. Televizyon, radyo, podcast, bakkaldaki uzun sohbetler; hepsi bir boşluğu doldurmaya çalışıyordu. Ama doldurdukça boşluk büyüyordu, çünkü bu sesler bir şeyi doldurmuyor, yalnızca örtüyordu. Erdal Bey'in eşinin gözlemi bunu yakalıyordu: radyodayken bu kadar konuşmazdı. Radyoda bir işi, bir yeri, bir anlamı vardı; konuşması o anlamın içinden akıyordu. Emeklilikte ise konuşması, kaybettiği anlamın yokluğunu örtmeye çalışıyordu.

Burada ince bir ayrım var. Buda konuşmayı kötülemiyor. Aynı öğüdün devamında, bilgenin konuştuğunda ne yaptığını da anlatır:

«Bilge çok konuştuğunda, söyledikleri yerinde ve anlamlıdır; bilerek öğretir, bilerek çok konuşur. Ama bilen ve kendini tutan, bilerek az konuşan; işte o, bilgeliğe layıktır.»

Bu dizeler sessizliği bir kural olarak koymuyor. Bilge de çok konuşabilir; ama çok konuştuğunda, söylediği bir bilgiden, bir doluluktan akar. Az konuştuğunda da o azlık bir korkudan değil, kendini tutabilmekten gelir. İki durumda da belirleyici olan, sesin kaynağı. Mesele sesin kendisi değil, sesin nereden geldiği. Büyük nehir de sessiz akar, ama akar. Erdal Bey'in sorunu konuşması değildi; konuşmasının bir doluluktan değil, bir boşluktan çıkmasıydı.

Derinleşme

Majjhima Nikāya'daki bir konuşmada Buda, bir gün keşişlerin kaldığı yere gelir ve onların bir konu üzerine konuştuklarını görür. Onlara şunu söyler: bir araya geldiğinizde iki şeyden birini yapmalısınız; ya öğreti üzerine konuşun, ya da soylu bir sessizlik içinde kalın.

«Soylu sessizlik» ifadesi dikkat çekici. Sessizlik burada bir boşluk değil, bir nitelik taşıyor; tıpkı anlamlı bir konuşma gibi, bir seçenek, bir değer. Buda bu ikisini yan yana koyuyor: ya anlamlı konuşma, ya anlamlı sessizlik. Arada kalan, yani yalnızca sessizliği doldurmak için yapılan konuşma, iki seçeneğin de dışında.

Erdal Bey için bu iki seçenek yeni bir yol açıyor. Belki bir gün, emekli spikerler için açılan bir gönüllü programda, görme engelliler için kitap okumaya başlar; o zaman sesi yine bir anlamın içinden akar. Ama ondan önce, ikinci seçeneği öğrenmesi gerekiyor: soylu sessizliği. Sessizliği bir korku olarak değil, bir yer olarak yaşamayı. Bir spikerin bildiği bir şey vardır: yayında birkaç saniyelik sessizlik «ölü hava» sayılır ve kaçınılması gereken bir hatadır. Erdal Bey otuz beş yıl boyunca bu sessizliklerden kaçmayı öğrenmişti; şimdi hayatının kendisi bir ölü hava gibi geliyordu. Oysa yayının dışında, sessizlik bir hata değil; yalnızca bir başka türden zaman.

Erdal Bey bir sabah küçük bir deneme yapıyor. Altıda uyandığında televizyonu açmıyor. Mutfakta çayı demlerken radyo da kapalı. Balkona çıkıyor, çayını içiyor. İlk dakikalar ona işkence gibi geliyor; eli sürekli telefona gidiyor, aklı konuşacak birini arıyor. Ama birkaç dakika sonra bir şey duymaya başlıyor: bir martının sesi, karşı apartmandan gelen bir çocuk kahkahası, uzaktan geçen bir vapur. Otuz beş yıl boyunca bu sesleri hiç duymamıştı; çünkü sabahları hep kendisi konuşuyordu. Radyoda dinleyicilerine İzmir'in sabahını anlatırken, o sabahın kendisini duymaya hiç vakti olmamıştı. Şimdi balkonda, mikrofonsuz, şehrin kendi programını dinliyor: kimsenin sunmadığı, kimsenin hazırlamadığı, ama her sabah yeniden yayına giren bir program.

Bu deneyimi yüceltmemek de gerekiyor. Sessizlik herkes için kolay değil; özellikle bir kaybın ardından, bir yalnızlığın içinde, sessizlik gerçekten acı verici olabilir. Emekliliğin getirdiği boşluk bazen bir depresyonun başlangıcı da olabilir ve o durumda sessizlikle yalnız kalmak çözüm değil, bir yardım arayışı gerekir. Buda'nın nehir benzetmesi, sessizliğe zorla katlanmayı değil, yavaş yavaş onun içinde bir doluluğu keşfetmeyi öneriyor.

Bir ay sonra Erdal Bey'in sabahları değişmiş. Hâlâ bakkalla sohbet ediyor, hâlâ kahvede arkadaşlarıyla gülüyor; ama sabahları ilk yarım saat sessiz. Eşi bir gün ona şunu söylüyor: «Erdal, sen eskiden radyoda konuşurken insanlar seni dinlerdi. Şimdi sen dinliyorsun.» Erdal Bey gülüyor; belki de ilk kez, sesi kesildiğinde geride kimin kaldığını merak etmekten korkmuyor.

Öbür bilgeler

Ispartalı muhasebe müdürünün yeni genel müdürün yüzünde babasını gördüğü sohbette (OSH-K02.8), Osho zihnin bir projektör gibi çalıştığını söylüyordu. Erdal Bey'in gürültüsü de bir tür projeksiyondu: içindeki boşluğun dışarıya, televizyona, radyoya, sohbetlere yansıtılması. Sessizlik o projektörün kapandığı an.

Kerem'in arabadaki hayali kavgaları üzerine Buda'yla konuşulan sohbette (BUD-K01.3), zihnin sık düşündüğü yöne eğildiği söylenmişti. Erdal Bey'in zihni otuz beş yıl boyunca konuşmaya eğilmişti. Sessizlik ona korkunç gelmesinin bir sebebi de buydu: zihin, alıştığı yataktan çıkarılmıştı.

Bugün bir kez dene

Bugün gün içinde on dakika, hiçbir ses kaynağı açmadan geçir. Televizyon, radyo, telefon, kulaklık; hepsi kapalı.

İlk dakikalarda ortaya çıkan rahatsızlığı fark et. Elin bir şeye uzanıyor mu? Aklın konuşacak birini mi arıyor? Bunları yargılamadan izle.

Sonra kulağını dışarıya ver: o on dakikada gerçekte hangi sesler var? Kendi gürültün sustuğunda duyduğun şeyleri bir kâğıda yaz.

Yanında taşıyacağın soru

Sessizliği doldurmaya çalıştığın sesler, hangi boşluğu örtüyor?