Açılış
Feyza otuz dört yaşında, Erzurum'da bir bankada müşteri temsilcisi. Dört yaşındaki oğlu Alp bir gece ateşleniyor. Feyza termometreye bakıyor: otuz sekiz buçuk. Eşi nöbetli; evde ikisi yalnız, saat gece yarısını geçmiş. Çocuk doktorunun söylediklerini hatırlıyor; ateş düşürücüyü veriyor, ılık bir bezle alnını siliyor.
Ama kafası durmuyor. Telefonunu alıp aramaya başlıyor: «çocukta yüksek ateş», «ateş ve baş ağrısı», «ateşli havale». Her sayfa yeni bir ihtimal açıyor. Bir forumda bir annenin yazdığı uzun bir mesajı okuyor; o annenin çocuğu benzer bir ateşle başlayıp yoğun bakıma kaldırılmış. Feyza ekrana bakarken elleri titriyor. Alp yanında uyuyor, nefesi düzenli, ama Feyza ona her bakışında forumdaki çocuğu görüyor.
Gece üçte ateş otuz yediye iniyor. Alp uyanıp su istiyor, sonra yine uyuyor. Feyza ise sabaha kadar uyuyamıyor; her yarım saatte bir kalkıp oğlunun alnına elini koyuyor. Ertesi sabah doktora gidiyorlar; doktor muayene ediyor, boğazına bakıyor, «basit bir viral enfeksiyon, iki üç güne geçer» diyor. Feyza derin bir nefes alıp rahatlıyor; ama aynı zamanda tuhaf bir yorgunluk hissediyor. Gece yaşadığı korku, Alp'in hastalığından çok daha ağırdı. Ve o korkunun neredeyse hiçbiri Alp'in odasında değil, telefonun ekranındaydı.
Bilgenin kapısı
Epiktetos'un el kitabının beşinci bölümü, Stoacı düşüncenin belki en çok bilinen cümlesiyle başlar:
«İnsanları olaylar değil, olaylar hakkında edindikleri yargılar rahatsız eder. Ölüm korkunç değildir; öyle olsaydı Sokrates'e de öyle görünürdü. Korkunç olan, ölümün korkunç olduğuna dair yargımızdır.»
Marcus Aurelius bu düşünceyi kendi defterinde, çok daha somut bir örnekle yeniden kurar:
«İlk görünüşlerin sana bildirdiğinden fazlasını kendine söyleme. Biri senin hakkında kötü konuşuyormuş, bu bildirildi; ama zarar gördüğün bildirilmedi. Çocuğumun hasta olduğunu görüyorum. Görüyorum; ama tehlikede olduğunu görmüyorum.»
Bakmadığın yer
Epiktetos'un beşinci bölümü o kadar çok alıntılanır ki, çoğu zaman bir slogan gibi okunur: her şey bakış açısına bağlı, olumlu düşünürsen olumlu olur. Bu okuma, cümlenin keskinliğini kaybettirir. Epiktetos olayların önemsiz olduğunu söylemiyor; olaylarla bizi rahatsız eden şeyin aynı şey olmadığını söylüyor. İkisi arasında bir yargı var ve rahatsızlığın kaynağı o yargı.
Marcus'un örneği bu ayrımı çok daha görünür kılıyor, çünkü tam da en zor yere, bir çocuğun hastalığına dokunuyor. «Çocuğum hasta» bir olay. Termometre bunu gösteriyor, gözler bunu görüyor. «Çocuğum tehlikede» ise bir yargı. Gözler bunu görmüyor; zihin bunu ekliyor. Marcus bunu bir imparatorun soğukkanlılığıyla değil, bir babanın dürüstlüğüyle yazıyor: görüyorum, ama tehlikede olduğunu görmüyorum.
Feyza'nın gecesi bu iki cümle arasındaki mesafede geçti. Termometrenin gösterdiği otuz sekiz buçuk, Alp'in odasındaki gerçek olaydı. Ama Feyza'nın korkusunun neredeyse tamamı, bu olayın üstüne eklenen cümlelerden geliyordu: forumdaki çocuk, yoğun bakım, en kötü ihtimal. Bunların hiçbiri Alp'te görünmüyordu. Alp'in nefesi düzenliydi, uyuyordu, su istiyordu. Olay odadaydı; yargı ekrandaydı.
Bu ayrımın ince bir yanı var. Feyza'nın eklediği şeyler tamamen hayal ürünü değildi; ateşli hastalıklar gerçekten bazen ciddileşir. Ama bunu bilmek ile bunu yaşamak farklı şeyler. Feyza bir ihtimali bir gerçek gibi yaşadı. Ve o gerçek olmayan gerçek, gerçek olan geceden çok daha ağır geldi.
Bu gecede ekranın rolü de küçük değil. Marcus'un yaşadığı dünyada bir babanın korkusunu besleyen şey kendi hayal gücüydü; Feyza'nın korkusunu ise binlerce başka annenin en kötü gecelerini anlattığı sayfalar besliyordu. Forumdaki her hikâye, başka bir çocuğun gerçek olayıydı; ama Feyza'nın odasına girdiğinde bir yargıya dönüşüyordu. Başkalarının olayları, bizim yorumlarımızın en verimli malzemesi oluyor.
Derinleşme
Marcus Aurelius, bu cümlenin hemen ardından bir başka not daha yazar ve onu neredeyse bir şaka gibi kurar:
«Salatalık acı mı? At onu. Yolda diken mi var? Yolundan çekil. Bu kadarı yeter. ‹Bu tür şeyler dünyada neden yaratıldı?› diye ekleme.»
Bu notun güzelliği, olay ile yorum arasındaki ayrımı bir eyleme bağlaması. Olay: salatalık acı. Eylem: at onu. Bitti. Eklenen yorum ise bir soru: neden dünyada acı salatalıklar var? Bu soru ne salatalığı tatlandırır ne de bir sonraki salatalığı korur; yalnızca yemeğin sofrasına bir sıkıntı ekler. Marcus notun devamında bir benzetme daha yapar: bir marangozun ya da bir kunduracının atölyesinde talaş ve kesik parçalar gördüğün için ustayı ayıplarsan, işi bilen biri sana güler. Dünyanın atölyesinde de acı salatalıklar, yol kenarında dikenler olur; bunlar bir kusurun değil, işleyen bir dünyanın parçalarıdır.
Feyza'nın gecesinde de bir eylem vardı ve Feyza onu yaptı: ateş düşürücü, ılık bez, su. Doktorun önceden söylediği uyarı işaretlerini kontrol etmek de bu eylemin bir parçası olabilirdi: çocuk uyanıyor mu, su içiyor mu, nefesi düzenli mi, döküntü var mı? Bunların her biri, Marcus'un diliyle, «ilk görünüşlerin bildirdiği» şeylerdi; bakılabilir, görülebilirdi. Ama Feyza bu sorulardan sonra durmadı. «Ya menenjitse?», «Ya forumdaki çocuk gibi olursa?» sorularını ekledi. Bu sorular bir eyleme dönüşmedi; yalnızca geceyi uzattı.
Bu noktada bir şeyi çok açık söylemek gerekiyor: Marcus'un öğüdü, bir çocuğun belirtilerini görmezden gelmek anlamına gelmez. Ateşle birlikte bilinç bulanıklığı, ense sertliği, döküntü, nefes darlığı ya da sıvı alamama gibi belirtiler varsa, bunlar «eklenen» yorumlar değil, görülen olaylardır ve hemen bir hekime gitmeyi gerektirir. Marcus'un ayrımı, görülen ile eklenen arasında; görmezden gelinen ile görülen arasında değil. Tehlike gerçekten görünüyorsa, onu görmek de ilk görünüşe sadık kalmaktır.
Feyza birkaç gün sonra bir şey deniyor. Alp'in bir sonraki hastalığında, gece ateşini ölçtüğünde, telefonu almadan önce bir kâğıda iki şey yazıyor. Birinci sütun: «gördüğüm». Ateş otuz sekiz, uyuyor, su içti, nefesi rahat. İkinci sütun: «eklemek istediğim». Ya kötüleşirse, ya bir şey kaçırıyorsam. Sonra birinci sütuna bakıp yapılması gerekenleri yapıyor; ikinci sütunu ise yalnızca okuyup bırakıyor. Doktorun numarasını telefonda hazır tutuyor, ama forumları açmıyor. O gece de kaygılı; ama uyuyabiliyor.
Kâğıdın iki sütunu Feyza'ya bir şey daha gösteriyor. Birinci sütun kısa ve her gece aşağı yukarı aynı; ikinci sütun ise her gece başka bir yöne uzuyor. Gördüğü şeylerin sınırı var, eklediği şeylerin yok. Marcus'un «bu kadarı yeter» cümlesi, ilk sütunun sonuna konmuş bir nokta gibi: gördün, yapacağını yaptın, buraya kadar.
Öbür bilgeler
Mersinli emekli mühendisin, kardeşinin düğüne gelmeyişini bir yıl boyunca intikam olarak yeniden kurduğu sohbette (BUD-K02.8), Sāriputta kara ve ak öküzü bağlayan boyunduruğu gösteriyordu. Marcus'un acı salatalığı aynı ayrımı tek bir cümleye sığdırıyor: olay salatalık, boyunduruk «neden» sorusu. Biri bir ilişkide, öbürü bir annenin gecesinde; ama ikisinde de ağırlık eklenen şeyde.
Endişeyi Stoacılarla düşündüğümüz yerde (STO-K02.2), ev sahibinden ihtarname alan bir kafe sahibine Seneca'nın önerisi, kaygının konusunu tartıp sınırlarını çizmekti. Marcus'un VIII.49'u o tartının en sade biçimi gibi: ilk görünüşün bildirdiğini söyle, fazlasını değil. İhtarname ile termometre, ikisi de bir sayı ya da bir cümle gösterir; korku ise o sayının ve cümlenin üstüne yazılır.
Bugün bir kez dene
Bugün seni kaygılandıran bir şey olduğunda, Marcus'un cümlesini kullan: «İlk görünüş bana ne bildiriyor?» Yalnızca gördüğünü, duyduğunu, ölçebildiğini yaz.
Sonra eklemek istediğin şeyleri ayrı bir yere yaz. Bunların hangisi bir eyleme dönüşüyor? Dönüşenleri yap. Dönüşmeyenleri, acı salatalık gibi, bir kenara bırak.
Gerçekten tehlike işareti gördüğünü düşünüyorsan, o bir eklenti değil; o zaman beklemeden yardım iste.
Yanında taşıyacağın soru
Bugünkü kaygında, gördüğünün üstüne kaç cümle ekledin?