Açılış
İsmet Bey elli sekiz yaşında, Mersin'de bir liman işletmesinden emekli makine mühendisi. Geçen haziran oğlunun düğünü vardı. Davetiyeleri aylar önce dağıttı; en başta da kendinden iki yaş küçük kardeşi Necati'ye, eliyle götürdü. Necati «Gelirim abi, nasıl gelmem» dedi.
Düğün günü Necati gelmedi. Ne bir telefon, ne bir mesaj. Ertesi gün kısa bir mesaj geldi: «Kusura bakma abi, çıkamadım. Hayırlı olsun.» İsmet Bey mesajı okudu, telefonu masaya bıraktı ve cevap vermedi.
O günden bu yana bir yıl geçti. İsmet Bey o geceyi defalarca kafasında yeniden yaşadı. Salonun kapısına baktığı her an, Necati'nin boş sandalyesi, misafirlerin «kardeşin nerede» sorusu. Ve her seferinde aynı cümleler: «Beni küçümsedi. Babamızın ölümünden sonra miras yüzünden hâlâ kırgın, intikamını oğlumun düğününde aldı. Bana bunu yaptı.» Bayramda ziyarete gitmedi, telefonları açmadı. Eşi bir gün ona sordu: «İsmet, Necati sana tam olarak ne yaptı?» İsmet Bey cevap verirken durakladı. Necati düğüne gelmemişti. Gerisi, o anda fark etti, kendi cümleleriydi.
Bilgenin kapısı
Pali kanonunun duyularla ilgili konuşmalarının toplandığı bölümünde, Buda'nın iki öğrencisi, Sāriputta ile Mahākoṭṭhita arasında geçen kısa bir konuşma vardır. Koṭṭhita sorar: göz mü görüntülerin bağıdır, yoksa görüntüler mi gözün bağı? Sāriputta cevap verir: ne göz görüntülerin bağıdır, ne görüntüler gözün. Bağ, ikisinin karşılaşmasından doğan istek ve tutkudur. Sonra bir benzetme yapar:
«Kara bir öküzle ak bir öküzün tek bir koşum ya da boyundurukla birbirine bağlandığını düşün. Kara öküz ak öküzün boyunduruğudur ya da ak öküz kara öküzün boyunduruğudur demek doğru olur mu? Hayır; boyunduruk, onları birbirine bağlayan o tek koşumdur.»
Dhammapada'nın ilk dizelerinden ikisi ise aynı bağın insan ilişkilerindeki biçimini anlatır:
«‹Bana sövdü, bana vurdu! Beni yendi, benden çaldı!› Bu düşünceyi kendine bağlayanların kini hiç dinmez. Bu düşünceyi kendine bağlamayanların kini diner.»
Bakmadığın yer
Bir olay bizi incittiğinde genellikle iki şeyden birini suçlarız: ya olayın kendisini, ya kendimizi. Necati gelmedi, demek ki Necati beni incitti. Ya da: ben bu kadar kırıldığıma göre, demek ki fazla hassasım. Bu iki yol da bir şeyi atlar: olay ile insan arasında, ikisini birbirine bağlayan bir üçüncü şey vardır.
Sāriputta'nın öküz benzetmesi bu üçüncü şeyi görünür kılıyor. Kara öküz Necati'nin gelmemesi olsun, ak öküz İsmet Bey'in kendisi. İkisi de gerçek. Ama İsmet Bey'i bir yıldır taşıdığı ağırlığa bağlayan, ne Necati'nin gelmemesi ne de kendisi. Onları birbirine bağlayan bir boyunduruk var: «beni küçümsedi», «intikamını aldı», «bana bunu yaptı» cümleleri. Bu cümleler olayın içinde değil; olayla İsmet Bey'in karşılaşmasından doğdular.
Dhammapada'nın dizesindeki Pali fiil bu bağı çok somut bir sözcükle anlatır: upanayhati, yani bağlamak, kendine düğümlemek. «Bana sövdü, beni dövdü» düşüncesini kendine düğümleyenin kini dinmez. Dikkat çeken, dizenin olayı inkâr etmemesi. Biri gerçekten sövmüş, gerçekten vurmuş olabilir. Ama kin, olayın kendisinden değil, olayın sürekli kendine bağlanmasından besleniyor. Bir yıl boyunca İsmet Bey her gece aynı düğümü yeniden attı. Düğüm her atılışta biraz daha sıkılaşıyordu; çünkü her tekrar, hikâyeye yeni bir ayrıntı ekliyordu. İlk hafta yalnızca «gelmedi» diyordu; bir ay sonra «beni küçümsedi», altı ay sonra «intikam aldı». Olay aynı kalmıştı; boyunduruk kalınlaşmıştı.
Bu ayrım İsmet Bey'in eşinin sorusunda kendiliğinden ortaya çıktı. «Necati sana tam olarak ne yaptı?» Cevap tek bir cümleydi: düğüne gelmedi. Gerisi, yani miras, küçümseme, intikam, o tek cümleye eklenmiş bir hikâyeydi. Belki doğru, belki yanlış. Ama İsmet Bey bu hikâyenin doğru olup olmadığını hiç sınamamıştı; çünkü bir yıldır onu bir olay gibi yaşıyordu.
Derinleşme
Peki bu, İsmet Bey'in kırgınlığının yersiz olduğu anlamına mı geliyor? Hayır. Kardeşinin, söz verdiği hâlde bir düğüne gelmemesi gerçekten incitici bir şey. Sāriputta'nın benzetmesi kara öküzü yok saymıyor; o orada, ağır ve gerçek. Benzetmenin söylediği şu: kara öküzü değiştiremezsin; ama boyunduruğa bakabilirsin. Necati'nin gelmemesi geçmişte kaldı. Ama «bana bunu yaptı» cümlesi her gün yeniden kuruluyor ve onu kuran İsmet Bey.
Buda'nın öğretisinde boyunduruğun, yani olayla zihin arasındaki bağın, değiştirilebilir olduğuna dair bir umut var. Konuşmanın devamında Sāriputta bunu açıkça söyler: eğer göz görüntülerin bağı olsaydı, acının sona erdirilmesi için yaşanan yol hiç mümkün olmazdı. Ama bağ, ikisinin arasında doğan istekte olduğu için, o yol mümkündür.
Bu cümle İsmet Bey için çok sade bir şey söylüyor: Necati'nin gelmemesi değişmeyecek, ama kendisi değişebilir. Eğer acısının tek kaynağı Necati'nin davranışı olsaydı, İsmet Bey'in yapabileceği hiçbir şey olmazdı; kardeşinin geçmişte yaptığını geri alamazdı. Ama acının bir kısmı onun kendi kurduğu boyunduruktan geliyorsa, orada yapabileceği bir şey var.
İsmet Bey eşinin sorusundan birkaç gün sonra bir kâğıt alıyor ve iki sütun çiziyor. Birine «olan» yazıyor: Necati davetiyeyi aldı, geleceğini söyledi, gelmedi, ertesi gün özür mesajı attı. Öbürüne «benim eklediğim»: beni küçümsedi, miras yüzünden kırgın, intikam aldı, bana saygısı yok. Sütunlara bakınca bir şey görüyor: «olan» sütunundaki hiçbir madde, «eklediğim» sütunundaki hiçbir maddeyi kanıtlamıyor. Belki doğrular; ama bilmiyor. Bir yıldır bilmediği şeyleri, bildiği şeylerden daha yüksek sesle yaşamış.
Bir hafta sonra İsmet Bey kardeşini arıyor. Konuşma kolay geçmiyor; iki kardeş de uzun süre ne diyeceğini bilemiyor. Necati önce savunmaya geçiyor, sonra susuyor, sonra itiraf ediyor: düğün sabahı gerçekten çıkmaya hazırlanmış, ama bütün akrabaların toplanacağı bir salonda yüzleşmek istemediği eski bir kırgınlık yüzünden son anda vazgeçmiş. Yani miras meselesi bütünüyle uydurma değilmiş; bir şey varmış. Ama intikam değil, utanç ve kaçış. İsmet Bey bunu duyunca öfkesi tamamen geçmiyor; ama boyunduruğun biçimi değişiyor. «Bana bunu yaptı» yerine «ikimiz de o eski kırgınlığı hiç konuşmadık» diyor.
Bu hikâyenin sonunda her şey çözülmüyor ve çözülmesi de gerekmiyor. Sāriputta'nın benzetmesinin vaat ettiği şey bir barışma değil, bir görme: neyin olay, neyin bağ olduğunu ayırabilmek. Bazen bağ çözülünce ilişki de onarılır; bazen yalnızca insan kendi yükünü biraz hafifletir. İsmet Bey için ikincisi bile az şey değil: bir yıldır her gece taşıdığı düğün salonunu, artık her gece yeniden kurmuyor.
Öbür bilgeler
Adapazarılı okul hizmetlisinin emeklilik sayacını anlatan sohbette (OSH-K02.7), Osho amacın zihni sürekli geleceğe taşıdığını söylüyordu. İsmet Bey'in zihni ise geçmişe taşınmıştı; bir düğün gecesine. İki durumda da insan, şimdi olanın yerine kafasında kurduğu bir zamanda yaşıyor: biri gelecekte, öbürü geçmişte.
Arabada eniştesiyle hayali kavgalar kuran Kerem'in sohbetinde (BUD-K01.3), sık düşünülen şeyin zihnin eğimine dönüştüğü anlatılıyordu. İsmet Bey'in bir yıl boyunca her gece kurduğu cümleler de böyle bir eğim kazmıştı. Dhammapada'nın «kendine bağlamak» sözcüğü, aynı eğimin bir ilişki üzerindeki izini anlatıyor.
Bugün bir kez dene
Seni hâlâ inciten bir olayı seç. Bir kâğıda iki sütun çiz: «olan» ve «benim eklediğim».
«Olan» sütununa yalnızca bir kameranın kaydedebileceği şeyleri yaz: ne söylendi, ne yapıldı, ne zaman. «Eklediğim» sütununa o olayın sende uyandırdığı yorumları, niyet tahminlerini, «bana bunu yaptı» cümlelerini yaz.
Sonra sor: «eklediğim» sütunundaki maddelerden hangisini gerçekten biliyorum, hangisini yalnızca tekrar tekrar düşündüğüm için biliyor sanıyorum?
Yanında taşıyacağın soru
Seni bir olaya bağlayan boyunduruğu, hangi cümlelerle her gün yeniden kuruyorsun?