Açılış
Bora otuz yedi yaşında, Ankara'da, Çankaya'da kırk yıllık eski bir apartmanın üçüncü katında oturuyor; bir sigorta şirketinde hasar uzmanı, yani işi başkalarının kazalarında kimin kusurlu olduğunu bulmak. Bir pazar sabahı uyandığında salonun tavanında koyu bir leke görüyor. Leke büyüyor; kenarlarından su damlıyor. Bora merdivenleri koşarak çıkıp dördüncü kattaki komşunun kapısını çalıyor. Kimse açmıyor; içeriden ses de gelmiyor.
Bora'nın içinde bir öfke yükseliyor. Komşu, yaşlıca bir adam, aylardır apartman toplantılarına gelmiyor; aidatları geç ödüyor; bir keresinde merdivende selam vermeden geçmişti. Bora'nın kafasında hikâye hemen kuruluyor: adam umursamaz, evine bakmıyor, başkalarına saygısı yok. Yöneticiyi arıyor, sesini yükseltiyor. Akşam komşu evine dönünce kapısında Bora'yı buluyor; Bora ona bağırıyor. Komşu şaşkın, önce özür diliyor, sonra o da sertleşiyor. Kapılar çarpılıyor.
Ertesi gün tesisatçı geliyor. Tavanı açıyor, duvara bakıyor ve bir şey söylüyor: su, komşunun evinden değil, iki dairenin arasındaki ortak duvardan geçen eski bir kolon borusundan sızıyormuş. Boru yıllardır çürüyormuş; bir gün nasılsa patlayacakmış. Kimsenin dairesinde değil, apartmanın kendisinde. Bora tesisatçının önünde dikilmiş, dün akşam kapıda bağırdığı adamı düşünüyor.
Bilgenin kapısı
Zhuangzi kitabının yirminci bölümünde, bir bilgenin bir hükümdara anlattığı kısa bir benzetme vardır:
«Bir kayıkla nehri geçtiğini düşün. Boş bir kayık gelip senin kayığına çarpıyor. En sinirli adam bile öfkelenmez. Ama o kayıkta biri olsun; hemen ‹Çekil!› diye bağırırsın. Bir kez duymaz, iki kez duymaz; üçüncüsünde mutlaka arkasından kötü sözler gelir. Az önce öfke yoktu, şimdi var; çünkü az önce kayık boştu, şimdi dolu.»
Hikâyenin sonunda bilge bir soru sorar: insan dünyada kendini boşaltarak dolaşabilseydi, kim ona zarar verebilirdi?
Bakmadığın yer
Bir şey bize zarar verdiğinde, öfkemizin büyüklüğünü genellikle zararın büyüklüğüne bağlarız. Küçük bir zarar küçük bir öfke, büyük bir zarar büyük bir öfke. Bora'nın tavanı büyük bir zarar gördü; öfkesi de büyüktü. Bu orantı doğal görünür.
Zhuangzi'nin boş kayığı bu orantıyı bozuyor. İki kayık aynı biçimde çarpıyor; aynı hasar, aynı sarsıntı. Ama biri boşken öfke yok, öbürü doluyken var. Demek ki öfkeyi belirleyen, çarpmanın kendisi değil; çarpmanın arkasında birinin olup olmadığı. Daha doğrusu, birinin bunu yapmış olduğuna dair bizim kurduğumuz hikâye.
Benzetmede küçük ama önemli bir ayrıntı daha var: «en sinirli adam bile» öfkelenmez. Zhuangzi öfkeyi bir mizaç meselesi olarak görmüyor. Huysuz biri de boş bir kayığa kızmaz. Demek ki öfke, insanın içinde hazır bekleyen bir yük değil; bir faile yönelen bir hareket. Fail yoksa, en hırçın insanın bile öfkesi gidecek yer bulamaz. Bora kendini sinirli biri olarak tanımıyordu; o sabahki öfkesi mizacından değil, kayığa birini bindirmesinden geldi.
Bora'nın tavanındaki leke bunun neredeyse laboratuvar örneği. Leke aynı lekeydi. Ama Bora onu ilk gördüğünde bir boş kayık değil, dolu bir kayık gördü: içinde umursamaz bir komşu, saygısız bir adam, aidatlarını geç ödeyen biri. Öfkenin ağırlığı sızan sudan değil, kayığa bindirdiği o adamdan geliyordu. Tesisatçının söylediği şey, kayığın aslında boş olduğuydu: kimsenin değil, apartmanın çürümüş borusu.
Bu ayrımın en rahatsız edici yanı, kayığa bindirilen kişinin gerçek olması. Komşu gerçekten vardı, gerçekten toplantılara gelmiyordu, gerçekten bir keresinde selam vermemişti. Bora bu gerçek parçaları alıp bir olayın faili hâline getirdi. Olay ile o parçalar arasında hiçbir bağ yoktu; bağ, Bora'nın zaten taşıdığı küçük kırgınlıklardaydı. O sabah tavanda yalnızca su değil, aylardır biriken bir hikâye de damlıyordu.
Derinleşme
Peki bu, kimsenin hiçbir şeyden sorumlu tutulmaması anlamına mı geliyor? Bazen kayıkta gerçekten biri vardır; bazen komşu gerçekten musluğu açık bırakmıştır. Zhuangzi'nin benzetmesi bu ihtimali ortadan kaldırmıyor. Söylediği daha ince: öfke, çarpmadan değil, çarpanın kim olduğuna dair yargıdan doğuyor; ve bu yargı çoğu zaman çarpmadan önce, olaydan bağımsız olarak, zaten hazırdır.
Benzetmenin sonundaki soru da bu yüzden ilginç. Bilge, kayığın içindeki kişiyi değil, kayıktaki kendini boşaltmayı öneriyor: «insan kendini boşaltarak dolaşabilseydi». Burada boşaltılan, belki de taşıdığımız hazır hikâyeler. Bora'nın kafasında komşu hakkında aylardır kurulmuş bir hikâye vardı ve o hikâye, ilk fırsatta bir olayın açıklaması olarak öne atıldı. Kendini boşaltmak, bu hikâyeleri bir olaya hemen yapıştırmamak demek.
Bu, pratikte çok küçük bir duraklamayla başlayabilir. Bora tavandaki lekeyi gördüğünde, merdivenleri koşarak çıkmadan önce bir an durup kendine şunu sorabilirdi: bu suyun nereden geldiğini biliyor muyum? Cevap «hayır» olurdu. Ve o «hayır», kayığın şimdilik boş olduğunu kabul etmek anlamına gelirdi. Belki yine komşunun kapısını çalacaktı, ama bir suçlu aramaya değil, bir sızıntıyı birlikte bulmaya.
Bu düşünceye zamanın boyutunu ekleyen cümle ise Daodejing'in elli sekizinci bölümünde:
«Felaket! Mutluluk onun yanında durur. Mutluluk! Felaket onun altında gizlenir. Kim bilir sonunda neye varacaklarını?»
Bu cümle olayın yorumuna bir zaman çizelgesi koyuyor. Bora tavanı ilk gördüğü sabah bunu bir felaket olarak yaşadı. Ama tesisatçının bulduğu şey, başka bir açıdan, bir şanstı: yıllardır çürüyen kolon borusu, Bora uyurken değil, bir pazar sabahı, salonun tavanından sızarak kendini belli etmişti. Daha büyük bir patlama, kışın, apartmanın bütün katlarını su basabilirdi. Yönetim kurulu borunun tamamını değiştirmeye karar verdi. Bora'nın felaketi, apartmanın başka bir felaketten kurtulmasıydı.
Elli sekizinci bölümün sorusu, «kim bilir sonunda neye varacaklarını», bir iyimserlik çağrısı değil. Lao Tzu felaketin aslında iyi olduğunu söylemiyor; yalnızca bir olayın anlamının, olay olduğu anda bilinemeyeceğini söylüyor. Bora'nın sabahki yorumu iki kat hatalıydı: hem faili yanlış koymuştu, hem olayın sonunu bilmeden bir felaket hükmü vermişti.
Bora birkaç gün sonra dördüncü kattaki komşunun kapısını yeniden çalıyor. Bu kez elinde bir şey yok, sesi alçak. Komşu kapıyı temkinle açıyor. Bora özür diliyor; tesisatçının bulduğunu anlatıyor. Komşu bir an susuyor, sonra yaşlı bir adamın yorgunluğuyla gülümsüyor: «Ben de o sabah evde değildim, oğlum. Hastanedeydim; eşim yatıyor.» Bora bu cümleyle birlikte, aylardır toplantılara gelmeyen, aidatı geciktiren, merdivende selam vermeden geçen adamın başka bir hikâyesini de öğreniyor. Ama bu kez onu hemen kayığa bindirmiyor; yalnızca dinliyor.
Akşam evde, açılmış tavanın altında otururken Bora bir şeyi fark ediyor. Komşunun hastaneye gidip geldiği aylarda, onun için kurduğu hikâye her gün biraz daha büyümüştü: selam vermeyen adam, aidatını geciktiren adam, toplantıya gelmeyen adam. Bu hikâyenin her parçası gerçekti; ama hiçbiri komşunun kim olduğunu anlatmıyordu. Hepsi, Bora'nın kendi kayığından bakınca görünen parçalardı. Tavandaki leke, o hikâyeyi sınamanın ilk fırsatı olmuştu ve Bora fırsatı hikâyeyi doğrulamak için kullanmıştı. Şimdi hikâye çökünce, geriye bir adam kaldı: yorgun, hasta bir eşi olan, merdivenlerde başını kaldıracak gücü olmayan bir komşu.
Öbür bilgeler
Erzurumlu bankacı Feyza'nın ateşli oğluyla geçen gecesinde (STO-K02.8), Marcus ilk görünüşün bildirdiğinden fazlasını kendine söylememeyi öğütlüyordu. Boş kayık benzetmesi aynı şeyi başka bir yerden yakalıyor: Bora'nın ilk görünüşü bir lekeydi; komşu, bu lekeye kendi eliyle eklediği şeydi.
Mersinli emekli mühendisin kardeşine bir yıl küs kaldığı sohbette (BUD-K02.8), kara öküzle ak öküzü bağlayan boyunduruk görünür olmuştu. Zhuangzi'nin kayığı o boyunduruğun en hızlı kurulduğu anı gösteriyor: olaydan saniyeler sonra, hazırda bekleyen bir hikâyeyle.
Bugün bir kez dene
Bugün seni kızdıran küçük bir olayı yakala: biri yolunu kesti, bir mesaj geç geldi, bir eşya bozuldu.
Kendine Zhuangzi'nin sorusunu sor: bu kayık boş olsaydı, yani bunu kimse yapmamış olsaydı, ne kadar kızardım? İki öfkenin arasındaki farkı fark et; o fark, olaya eklediğin hikâyenin ağırlığı.
Sonra kayığa bindirdiğin kişi hakkında, bu olaydan önce de taşıdığın bir kırgınlık olup olmadığına bak.
Yanında taşıyacağın soru
Seni kızdıran son olayda, kayığa kimi bindirdin?