Açılış
Pelin otuz bir yaşında, Eskişehir'de bir yayınevinde editör. Cihan'la dört yıldır birlikte; iki yıl önce nişanlandılar ama düğün tarihi bir türlü konmuyor. Son bir yıldır Pelin içinde bir şeyin değiştiğini hissediyor. Cihan kötü biri değil; nazik, düzenli, güvenilir. Ama birlikte geçirdikleri akşamlar giderek sessizleşiyor ve Pelin o sessizlikte kendini yalnız hissediyor.
Ayrılmalı mı, kalmalı mı? Pelin bu soruyu bir yıldır çözemiyor. Ve çözmek için kendi yöntemlerini geliştirdi. Arkadaşlarıyla buluştuğunda kahve falı baktırıyor; fincanda bir yol çıkarsa ayrılık, bir yüzük çıkarsa kalmak diye okuyor. Telefonunda bir tarot uygulaması var; her sabah bir kart çekiyor. Bir ara bir astroloji hesabını takip etmeye başladı; Satürn'ün geri hareketinin ilişkileri zorladığını okuyunca biraz rahatladı: demek mesele yalnızca kendisi değildi.
Ama işaretler birbirini tutmuyor. Salı günü fincanda yol çıkıyor, çarşamba sabahı tarotta «Âşıklar» kartı. Pelin her işarete göre bir gün ayrılmaya, bir gün kalmaya karar veriyor. Bir akşam en yakın arkadaşı Nurten ona yorgun bir sesle soruyor: «Pelin, sen ne istiyorsun? Fincan değil, sen.» Pelin cevap veremiyor.
Bilgenin kapısı
Epiktetos'un yaşadığı dünyada insanlar önemli kararlardan önce kâhinlere başvururdu; kuşların uçuşuna, kurban edilen hayvanın iç organlarına bakılırdı. Epiktetos bunu yasaklamaz; ama ona nasıl gidilmesi gerektiğini anlatır. Kâhine gittiğinde, der, olayın ne olacağını bilmezsin, onu öğrenmeye gidersin; ama olayın doğasını zaten bilirsin. Senin elinde olmayan bir şeyse, iyi de kötü de değildir. Bu yüzden kâhine ne arzuyla ne de kaçınmayla, titreyerek gitme.
Sonra kâhine ne zaman gidilmemesi gerektiğini söyler:
«Bir dostun ya da ülkenin tehlikesini paylaşmak görevin olduğunda, onu paylaşıp paylaşmayacağına dair kâhine danışmamalıyız. Çünkü içimizde akıl var; ve akıl, bu tehlikelere rağmen bize dostumuzun ve ülkemizin yanında durmamızı söyler.»
Seneca ise genç dostu Lucilius'a yazdığı bir mektupta kararsızlığın kökünü başka bir yerde arar:
«İnsan hangi limana gittiğini bilmezse, hiçbir rüzgâr ona uygun rüzgâr değildir.»
Bakmadığın yer
Zor bir karar karşısında insanın bir işarete sarılması çok eski ve çok anlaşılır bir şey. Fincan, kart, yıldız; hepsi aynı ihtiyaca cevap verir: kararın yükünü bir başkasına, bir dış güce devretmek. İşaret «git» derse ve gidersen, sonuç kötü olduğunda suç senin değildir. İşaretler bu yüzden kararsızlığı hafifletir gibi görünür. Ama yalnızca görünür; çünkü bir işaret bir gün bir şey, ertesi gün başka bir şey söyler ve yük her seferinde geri döner.
Epiktetos'un ayrımı bu görünümün altını kazıyor. Kâhinler, der, olayı söyleyebilir: ne olacağını, belki. Ama bir şeyin iyi mi kötü mü olduğunu söyleyemez; çünkü iyilik ve kötülük senin elinde olanda, yani senin seçiminde, senin tutumunda yatar. Pelin'in fincandan öğrenmek istediği şey bir olay değildi. Fincan ona «Cihan'la kalırsan şöyle olacak» diyemezdi; dese bile bu bilgi onun asıl sorusunu cevaplamazdı. Pelin'in asıl sorusu, kendisi için neyin iyi olduğuydu. Ve Epiktetos'a göre bu soru tam da kâhine sorulamayacak türden bir soru.
Epiktetos'un örneği burada daha da keskinleşiyor. Bir dostun tehlikede olduğunda, onun yanında durup durmayacağını kâhine sormazsın; çünkü cevap zaten aklında. Kâhine gitmek, cevabı bilmediğin bir olay için değil, cevabını bildiğin ama yüklenmek istemediğin bir karar için yapılıyorsa, bu bir danışma değil, bir kaçıştır. Pelin'in fincanları, belki de cevabı bildiği bir sorunun yükünü taşımamak için bir kaçıştı.
Bu, kahve falının kendisini kötülemek değil. Arkadaşlarla fincan kapatmanın, birlikte gülmenin, bir sohbetin bahanesi olmanın değeri var. Sorun, bir hayat kararının o fincanın dibine bırakılmasında. Fincan bir sohbeti başlatabilir; ama bir kararın yerini tutamaz. Pelin'in arkadaşları da bunu biliyordu; fincanı okuyan Nurten bile her seferinde gülerek «ben uyduruyorum, biliyorsun» diyordu. Pelin bunu duymazdan geliyordu, çünkü uydurulmuş bir işaret bile kararın ağırlığını birkaç günlüğüne başkasına devretmeye yetiyordu.
Derinleşme
Seneca'nın liman cümlesi kararsızlığın neden bitmediğini açıklıyor. Pelin her gün bir rüzgâr bekliyordu: bir işaret, bir kart, bir yıldız hareketi. Ve her rüzgâr onu bir yöne itiyordu. Ama hiçbir rüzgâr «doğru» değildi, çünkü Pelin hangi limana gitmek istediğini bilmiyordu. Liman belli olmayınca, her rüzgâr hem uygun hem uygunsuzdur; yelkenli denizin ortasında döner durur.
Mektubun bağlamı bu cümleyi daha da derinleştiriyor. Seneca, ne zaman neyin peşinden gidileceğini ya da neyden kaçınılacağını bilmek istiyorsan, onu hayatının bütününün amacıyla karşılaştır, der. Ressam boyalarını hazırlamış olabilir; ama neyi resmedeceğine karar vermeden bir benzerlik çıkaramaz. Hatalarımız, hayatın parçalarını düşünüp bütününü hiç düşünmemekten gelir.
Pelin'in sorusu hep bir parça üzerine kuruluydu: Cihan'la kalmalı mı, ayrılmalı mı? Ama bu soru ancak daha büyük bir soruya göre cevaplanabilirdi: Pelin nasıl bir hayat istiyordu? Ne tür bir yakınlık, ne tür bir sohbet, ne tür bir akşam? Bu sorular hiç sorulmadığı için, Cihan sorusu her gün yeni bir işaretle yeniden açılıyordu.
Nurten'in sorusu bu yüzden bir dönüm noktası oluyor. «Fincan değil, sen ne istiyorsun?» Pelin o gece fincanı da, tarot uygulamasını da bir kenara bırakıp bir deftere başka bir şey yazıyor: on yıl sonraki bir akşamını. Kiminle, nerede, nasıl bir sohbetin içinde. Yazdıkça bir şey beliriyor: yazdığı akşamda biri onunla bir kitap hakkında saatlerce tartışıyor, gülüyorlar, birbirlerinin cümlelerini tamamlıyorlar. Cihan'la böyle bir akşamı en son ne zaman geçirdiklerini hatırlamıyor. Ama aynı zamanda, bunu Cihan'a hiç söylemediğini de fark ediyor.
Liman belirince rüzgâr da anlam kazanıyor. Pelin'in ilk adımı ayrılmak değil, Cihan'la konuşmak oluyor: «Bana yalnız hissettiren bir sessizlik var aramızda. Bunu değiştirebilir miyiz?» Belki değişecek, belki değişmeyecek. Ama artık karar bir fincanın dibinde değil, iki insanın arasında.
Stoacı tutumu bir sorumluluk yükü gibi okumak da mümkün ve bu itirazı duymak gerekiyor. Herkes her zaman kendi limanını bilemez; bazen insan gerçekten kaybolmuştur, ne istediğini bilmez. Seneca'nın cümlesi böyle bir anda bir suçlama gibi gelebilir. Ama mektubun bütünü bir suçlama değil, bir davet: parçaları bir an bırakıp bütüne bakmaya. Limanı bilmemek bir kusur değil; limanı sormayı ertelemek ise kararsızlığı uzatıyor.
Öbür bilgeler
Almanya teklifiyle annesi arasında kalan Ebru'nun sohbetinde (BUD-K02.6), Buda kuşkuyu karanlıkta bekleyen bulanık bir su kabına benzetiyordu. Pelin'in işaretleri de suyu bulandırıyordu; her kart, her fincan yeni bir çalkantıydı. Buda suyun durulmasını, Seneca limanın belirlenmesini öneriyor; ikisi aynı şeyin iki yüzü: duru bir zihin limanı görebilir, limanı bilen bir zihin de daha kolay durulur.
Kadıköylü kafeci Feride Hanım'ın davadan korkusunda (STO-K02.2) Seneca, korkulan şeyi ölçmeyi öğütlüyordu. Pelin'in kararsızlığında da ölçülmemiş bir şey vardı: ayrılığın korkusu. Ama burada Seneca ölçümden önce bir şey daha istiyor: neye doğru gittiğini bilmek.
Bugün bir kez dene
Uzun süredir çözemediğin bir kararı seç. Kararını kolaylaştırmak için hangi işaretlere, kimin sözüne, hangi «belki bir şey olur da karar kendiliğinden belli olur» beklentisine yaslandığını yaz.
Sonra Seneca'nın sorusunu sor: bu kararın bir parçası olduğu bütün nedir? On yıl sonraki bir gününü, bu kararla ilgisi olmadan, bir paragraf hâlinde yaz.
Yazdığın güne bak. Bu kararın iki seçeneğinden hangisi o güne daha çok yaklaştırıyor? Cevap belli değilse, o günde eksik olan şeyi kiminle konuşabileceğini düşün.
Yanında taşıyacağın soru
Kararsız kaldığın yolculukta, hangi limana gitmek istediğini kendine hiç sordun mu?