Açılış
Ebru otuz beş yaşında, Ankara'da bir eğitim araştırma hastanesinde on iki yıldır yoğun bakım hemşiresi. Geçen kış Almanya'daki bir hastaneden bir teklif aldı: dil kursu, denklik süreci, iki yıllık bir sözleşme, şimdikinin birkaç katı bir maaş. Teklifi getiren arkadaşı Selin oraya iki yıl önce gitmişti ve memnundu.
Ebru'nun annesi Nazmiye Hanım yetmiş yaşında, Keçiören'de tek başına yaşıyor. Şeker hastası, bir dizinden ameliyatlı. Ebru her hafta sonu ona gidiyor, ilaçlarını haftalık kutulara diziyor, alışverişini yapıyor. Abisi İzmir'de; yılda iki kez gelebiliyor.
Ebru o kıştan beri karar veremiyor. Bir deftere iki sütun çizdi: «Gitmek» ve «Kalmak». Gitmek sütununda maaş, mesleki gelişim, yeni bir hayat. Kalmak sütununda annesi, arkadaşları, dil, alıştığı düzen. Sütunlar her hafta uzuyor ama hiçbiri öbürünü geçmiyor. Bir akşam gitmeye karar veriyor; ertesi sabah annesinin ilaç kutusunu doldururken kararı bozuluyor. Bir hafta kalmaya karar veriyor; sonra Selin'in gönderdiği bir fotoğraf onu yine sarsıyor. Altı ay geçti. Teklifin son başvuru tarihine üç hafta kaldı. Ebru geceleri uyuyamıyor ve artık listeye bakmak bile ona bulantı veriyor.
Bilgenin kapısı
Pali kanonunda Saṅgārava adında bir brahman Buda'ya ilginç bir soru sorar. Bazen, der, yıllardır ezberimde olan ilahiler bile aklıma gelmiyor; bazen de hiç tekrar etmediğim ilahiler kendiliğinden hatırıma düşüyor. Bunun sebebi ne?
Buda ona zihni bulandıran beş şeyi tek tek anlatır ve her biri için bir su kabı benzetmesi verir. Beşincisi kuşkudur, yani kararsızlık:
«Bulanık, çamurlu, karanlıkta duran bir su kabı düşün. Gözleri iyi gören biri bile ona bakınca kendi yansımasını gerçekten göremez.»
Ve şunu ekler: zihin kuşkuyla kaplandığında insan kendisi için, başkası için ve ikisi için birden neyin iyi olduğunu gerçekten bilemez, göremez.
Bakmadığın yer
Kararsızlığı genellikle bir bilgi eksikliği olarak düşünürüz. İki seçenek var ve hangisinin daha iyi olduğunu bilmiyoruz; o hâlde daha çok bilgi toplamalı, daha uzun liste yapmalı, daha çok kişiye danışmalıyız. Bir gün bilgi yeterince birikince terazi bir yana eğilecek ve karar kendiliğinden belirecek.
Ebru'nun defteri tam bu düşünceyle tutuldu. Altı ay boyunca sütunlara yeni maddeler eklendi; maaş hesapları, kira karşılaştırmaları, dil kursu süreleri. Ama karar belirmedi. Aksine, her yeni madde onu biraz daha bulandırdı. Buda'nın benzetmesi bunun nedenini gösteriyor. Sorun aynada değil, suda. Bulanık bir su kabına ne kadar uzun bakarsan bak, yüzünü göremezsin; daha çok bakmak suyu durultmaz. Hatta eğilip yüzünü yaklaştırdıkça soluğunla suyu daha da çalkalarsın.
Kararsızlıkta asıl sorun, bilginin azlığı değil, bakan zihnin bulanıklığıdır. Ebru'nun elinde zaten yeterince bilgi vardı. Eksik olan, o bilgiye durgun bir zihinle bakabilmekti. Gece uykusuzluğu, sabah suçluluğu, akşam Selin'in fotoğraflarıyla gelen heyecan; hepsi suyu karıştırıyordu. Her yeni madde, her yeni hesap, durulmaya başlayan suya atılmış bir avuç çamur gibiydi. Ebru bilgi topladığını sanıyordu; aslında kabı her gün yeniden çalkalıyordu.
Buda'nın sözünde ince bir ayrıntı daha var: «yansımasını göremez». Bulanık suda görünmeyen şey dışarıdaki bir nesne değil, bakanın kendi yüzü. Ebru'nun da göremediği şey Almanya ya da Ankara değildi; kendi yüzüydü, yani gerçekten ne istediği. Listeler dış dünyayı ölçüyordu; ama karar, iç dünyanın durulmasını bekliyordu.
Saṅgārava'nın sorusu da bu açıdan anlamlı. Brahmanı şaşırtan, ezbere bildiği ilahileri hatırlayamamasıydı. Ebru'nun durumu buna benziyordu: aslında ne istediğini, neye değer verdiğini biliyordu; on iki yıllık meslek hayatında, annesiyle geçen yıllarda bunu defalarca göstermişti. Ama zihni bulanınca bu bildikleri aklına gelmiyordu. Kararsızlık bazen yeni bir şey öğrenememek değil, zaten bilineni hatırlayamamaktır.
Derinleşme
Saṅgārava konuşmasındaki ölçüt de dikkat çekici: kendin için iyi olan, başkası için iyi olan, ikisi için birden iyi olan. Ebru'nun listesi bu üç sorudan yalnızca ikisini ayrı ayrı soruyordu. Gitmek sütunu «benim için iyi olan», kalmak sütunu «annem için iyi olan» diye kurulmuştu. Üçüncü soru, ikimiz için birden iyi olan ne, hiç sorulmamıştı. Bu soru sorulmayınca kararsızlık bir çekişmeye dönüşüyordu: ya ben ya annem.
Bir hafta sonu Ebru, annesinin ilaçlarını dizerken cesaretini toplayıp ona her şeyi anlatıyor. Nazmiye Hanım uzun süre susuyor. Sonra şaşırtıcı bir şey söylüyor: «Ben de senin gençliğinde gitmeni isterdim. Baban izin vermedi, ben de gidemedim. Senin benim için kalmana dayanamam.» Ama sonra ekliyor: «Ama tek başıma da korkuyorum, kızım.» İkisi birlikte ağlıyor. Sonra birlikte düşünmeye başlıyorlar: abisi yılda iki değil dört kez gelebilir mi? Mahalledeki bakım hizmetinden yardım alınabilir mi? Ebru iki yıl sonra dönebilir mi? Yazları gelip gidebilir mi?
Bu konuşmadan sonra ilk kez su biraz duruluyor. Kararsızlığın bir kısmı, Ebru'nun annesi adına konuşmasından geliyormuş. Annesinin ne istediğini sormadan, onun kaybını kendi kararının merkezine koymuş. Asıl soru «gidersem annem ne olur» değil, «annemle birlikte, ikimiz için iyi olan bir yol var mı» imiş.
Dīgha Nikāya'nın ikinci konuşmasında Buda, zihni bulandıran bu beş şeyi bir dizi benzetmeyle anlatır: borç, hastalık, hapis, kölelik. Kuşkuyu ise bir çöl yolculuğuna benzetir: malı mülkü olan bir adam, tehlikeli, yiyeceği olmayan bir çöl yolunda yürür; bir süre sonra çölü güvenle geçer ve tehlikeden uzak bir köye varır.
Benzetme kuşkuyu bir yol olarak gösteriyor: içinden geçilen, ama içinde yaşanmaması gereken bir yer. Ebru altı aydır çölün ortasında çadır kurmuştu. Listeler, hesaplar, gece uykusuzlukları; hepsi çadırın direkleriydi. Çöl yolculuğunun sonu bir köydür, yani bir karar. Ama o karara bir dahaki listeyle değil, suyu durultan bir konuşmayla varılabildi.
Burada bir uyarı da gerekiyor. Her kararsızlık bulanık bir zihinden gelmez. Bazen iki seçenek gerçekten eşit derecede iyi ya da eşit derecede zordur ve hiçbir duruluk bunu değiştirmez. Böyle durumlarda Buda'nın benzetmesi bir çözüm vaat etmiyor; yalnızca şunu söylüyor: suyu ne kadar durultabilirsen, o eşitliği o kadar açık görürsün ve seçimini bir korkudan değil, bir tercihten yaparsın.
İki hafta sonra Ebru başvurusunu gönderiyor. Bir yıllık deneme süresi istiyor ve hastane kabul ediyor. Abisiyle bir takvim yapıyorlar. Nazmiye Hanım komşusuna anahtar bırakıyor, belediyenin evde bakım hizmetine başvuruyor. Ebru gitmeden önceki son hafta sonu annesinin ilaçlarını yine dizerken artık bulantı hissetmiyor. Kaygısı bitmedi; ama artık ne için kaygılandığını görüyor.
Öbür bilgeler
Bursalı muhasebecinin çay molası dedikodularıyla yüzleştiği sohbette (OSH-K02.5), Osho eylem ile varlık arasındaki farkı gösteriyordu. Kararsızlıkta da benzer bir karışma var: Ebru, gitmek ya da kalmak gibi bir eylem kararını, iyi bir kız olup olmamak gibi bir varlık hükmüne çevirmişti. Bu çeviri suyu en çok bulandıran şeydi.
Kayısı bahçesinde ayaz bekleyen Celal Bey'in endişesinde (BUD-K02.2), Buda hazırlık ile provayı ayırıyordu. Ebru'nun altı aylık listesi de bir provaydı: aynı sütunlar, aynı maddeler, her hafta yeniden. Annesiyle yaptığı konuşma ise bir hazırlıktı: bir işe, bir takvime, bir başvuruya dönüştü.
Bugün bir kez dene
Uzun süredir kararsız kaldığın bir şeyi seç. Bir kâğıda yalnızca şu üç soruyu yaz: «Benim için iyi olan ne? Öbür kişi için iyi olan ne? İkimiz için birden iyi olan ne?»
Üçüncü soruya özellikle zaman ayır. Cevabı bilmiyorsan, o kişiye sor.
Sonra bir gün boyunca listeye hiç bakma. Suyu karıştıran şeyleri, uykusuzluğu, sürekli düşünmeyi, başkalarının fotoğraflarını, bir günlüğüne bırak. Akşam yeniden bak: su biraz duruldu mu?
Yanında taşıyacağın soru
Kararsız kaldığın seçimde, ikiniz için birden iyi olanı hiç sordun mu?