İçeriğe geç

Lao Tzu ve Zhuangzi ile · Zihin ve düşünce

Kışın dereyi geçer gibi

İki seçenek arasında mısın, bir korkunun önünde mi?

1.230 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Aysel Hanım elli iki yaşında, Safranbolu'da eşinden kalan iki yüz yıllık bir konağı on beş yıldır pansiyon olarak işletiyor. Yedi oda, ahşap tavanlar, avluda bir dut ağacı. Kahvaltıyı kendisi hazırlıyor, misafirlerin çoğu her yıl yeniden geliyor.

Bu bahar bir otel zinciri kapısını çaldı. Konağı satın almak, restore etmek, butik bir otele çevirmek istiyorlar. Teklif cömert: Aysel Hanım'ın emekliliğini rahatça karşılayacak, iki çocuğuna da birer ev alabilecek bir para. Cevap için iki ay süre verdiler.

Çocukları heyecanlı. Oğlu Kaan her hafta telefon ediyor: «Anne, daha ne düşünüyorsun? Bu fırsat bir daha gelmez.» Kızı daha yumuşak ama o da aynı yönde. Komşular, akrabalar, eski misafirler; herkesin bir fikri var. Aysel Hanım ise ne evet diyebiliyor ne hayır. Sabahları avluda kahvaltı hazırlarken dut ağacına bakıyor ve bir şey ona «dur» diyor. Ama ne olduğunu söyleyemiyor. Oğlu son telefonda sabırsızlıkla söyledi: «Anne, sen hep böylesin. Karar veremiyorsun.» Aysel Hanım o gece bu cümleyi düşündü: belki de oğlu haklıydı, belki de kararsızlık onun bir kusuruydu.

Bilgenin kapısı

Lao Tzu'nun Daodejing'inin on beşinci bölümü, eski zamanların yetkin ustalarını anlatır. Onları tarif etmek zordur, der, ama görünüşlerini anlatmaya çalışacağım:

«Kışın bir dereyi geçenler gibi çekingendiler; çevrelerindeki her şeyden çekinenler gibi tereddütlüydüler; konuk gibi ağırbaşlıydılar; eriyen buz gibi geçiciydiler; yontulmamış odun gibi sadeydiler; vadi gibi boştular; bulanık su gibi donuktular.»

Bu tarifin hemen arkasından metin iki soru sorar:

«Kim bulanık suyu durultabilir? Onu durgun bırak, yavaş yavaş durulur. Kim durgun olanı canlandırabilir? Onu harekete geçir, yavaş yavaş canlanır.»

Bakmadığın yer

Kararsızlığı genellikle bir zayıflık olarak görürüz. Güçlü insanlar hızlı karar verir; tereddüt eden, çekinen, bekleyen insan ya korkaktır ya da ne istediğini bilmez. Aysel Hanım'ın oğlu da tam bunu söylüyordu: «Sen hep böylesin.» Ve Aysel Hanım bu hükmü kendisi hakkında bir gerçek gibi kabul etmeye başlamıştı.

Lao Tzu'nun on beşinci bölümü bu bakışı tersine çeviriyor. Eski ustaları överken kullandığı iki sözcük, 豫 ve 猶, kışın dereyi geçen birinin çekingenliğini ve çevresinden çekinen birinin tereddüdünü anlatıyor. İlginç olan şu: bu iki karakter yan yana geldiğinde, bugünkü Çincede «tereddüt, kararsızlık» anlamına gelen sözcüğü oluşturur. Lao Tzu, sonradan bir kusurun adı olacak iki karakteri, yetkinliğin tarifi olarak kullanıyor.

Kışın dereyi geçen birini düşün. Ayakları çıplak değil, ama çizmeleri de suyu tam tutmuyor. Taşların üstü buzlu, su soğuk, bir adım yanlış atılırsa düşülecek. Böyle birinin yavaş, dikkatli, her taşı yoklayan yürüyüşü bir korkaklık değil, bir bilgeliktir. Aynı dereyi yazın koşarak geçebilirsin; kışın ise hız, aptallık olur. Lao Tzu'nun ustaları da böyleydi: hayatın büyük bir kısmının kış deresine benzediğini biliyorlardı. Bu benzetmenin bir ayrıntısı da önemli: kışın dereyi geçen kişi yine de geçer. Kıyıda durup suya bakmakla yetinmez. Çekingenliği yolculuğun bir biçimi; yolculuğun yerine geçmiyor. Lao Tzu'nun övdüğü tereddüt, dereyi geçmeyi bırakmak değil, onu düşmeden geçmek için ayağını her taşa dikkatle basmak.

Aysel Hanım'ın avluda hissettiği «dur», belki de böyle bir kış deresinin kenarında duran birinin dikkatiydi. On beş yıllık bir hayat, iki yüz yıllık bir ev, eşinin hatırası, her yıl gelen misafirler; bunlar yazın koşarak geçilecek bir dere değildi. Oğlunun «daha ne düşünüyorsun» sorusu yazın sorusuydu; Aysel Hanım kışın içindeydi.

Derinleşme

Ama Lao Tzu'nun bölümü bir tereddüt övgüsünde kalmıyor. Hemen ardından gelen iki soru, tereddüdün iki aşamasını gösteriyor. Birincisi: bulanık su durgun bırakılırsa yavaş yavaş durulur. İkincisi: durgun olan harekete geçirilirse yavaş yavaş canlanır. Yani bilgenin tereddüdü sonsuz bir bekleme değil; önce durulmak, sonra hareket etmek.

Zhuangzi'nin üçüncü bölümünde aynı ritim bir aşçının elinde görünür. Prens Hui'nin aşçısı Ding, bir öküzü öyle ustaca parçalar ki bıçağı on dokuz yıldır körelmemiştir. Prens sırrını sorunca, aşçı eklemlerin arasındaki boşluklardan geçtiğini anlatır. Sonra şunu ekler:

«Yine de zor bir yere, bıçağın zorlandığı bir düğüme geldiğimde, tetikte olurum. Gözümü ona dikerim, elimi yavaşlatırım, bıçağı çok hafif hareket ettiririm; derken o yer, toprağın yere dökülmesi gibi ayrılıverir.»

Aşçı Ding'in yavaşlaması bir kararsızlık değil; tam tersine, ustalığın en yoğun anı. Kolay yerlerde bıçak kendiliğinden kayar; zor düğümde ise usta durur, bakar, yavaşlar. Ve sonra keser. Durması kesmesini engellemiyor; kesmesini mümkün kılıyor.

Aysel Hanım'ın kararı da böyle bir düğüm. Çocuklarının istediği hız, aşçının kolay yerlerdeki hızı. Ama bu yer kolay değil. Burada yavaşlamak bir kusur değil, bıçağı kırmamanın yolu. Lao Tzu ile Zhuangzi'nin birlikte öğrettiği şey, yavaşlığı bir sonuç değil, bir aşama olarak görmek: önce dur, bak, suyun durulmasını bekle; sonra bıçağı hafifçe hareket ettir.

Peki bu yavaşlık ne zaman bir kaçışa dönüşür? Bu ayrımı yapmak önemli, çünkü her tereddüt bir kış deresi dikkati değildir. Bazen insan bekledikçe su durulmaz, aksine daha da bulanır: aynı kaygıları her gece yeniden çalkalar, hiç bakmadığı bir düğümün etrafında döner durur. Lao Tzu'nun ölçütü burada işe yarıyor: bekleme süresince su duruluyor mu? Bir şey daha açık görünüyor mu? Görünüyorsa beklemek bir ustalıktır. Görünmüyorsa, bekleme bir dereyi geçmek değil, kıyıda donmaktır.

Aysel Hanım iki ayın ilk haftalarını sadece avluda oturarak, misafirlerle konuşarak, eski defterleri karıştırarak geçiriyor. Telefonlara kısa cevaplar veriyor. Oğlu Kaan'a «biraz daha bekleyeceğim» diyor ve bu kez bunun için özür dilemiyor. Bekleyişini bir kusur gibi değil, bir iş gibi taşıyor: her akşam avluyu süpürürken o gün neyin biraz daha açık göründüğünü düşünüyor. Bir sabah dut ağacının altında, bir misafirin ona söylediği bir cümleyi hatırlıyor: «Burası bir otel değil, bir ev. O yüzden geliyoruz.» Su biraz duruluyor. Aysel Hanım'ın gördüğü şey, aslında paraya da satışa da karşı olmadığı; konağın bir otel değil bir ev olarak kalmasını istediği. Kararın düğümü buradaymış: para ile ev arasında değil, ev ile otel arasında.

Bu, kararı kendiliğinden vermiyor; ama düğümün yerini gösteriyor. Aysel Hanım otel zincirine bir karşı öneri yapıyor: konağı satmayacak, ama onların desteğiyle restore etmeyi, işletmeyi birlikte sürdürmeyi konuşmaya açık. Zincir kabul etmiyor. Aysel Hanım hayır diyor. Oğlu kızıyor. Ama Aysel Hanım bu kez «sen hep böylesin» cümlesini kendisi hakkında bir hüküm olarak almıyor. Karar vermişti; yalnızca kendi hızında.

Öbür bilgeler

Eskişehirli editör Pelin'in falla, kartla, yıldızla yürüttüğü kararsızlıkta (STO-K02.6) Seneca, limanı bilmeyene hiçbir rüzgârın uygun olmadığını söylüyordu. Lao Tzu limandan da önceki bir adıma bakıyor: suyun durulmasına. Seneca'da önce yön, sonra yolculuk; Lao Tzu'da önce durgunluk, sonra yön.

Kararsızlık konusunun Buda sohbetinde (BUD-K02.6) karanlıkta bekleyen çamurlu bir su kabı vardı; Almanya'ya gitmekle annesinin yanında kalmak arasında sıkışan bir hemşirenin zihni. İki bilge aynı imgeye farklı yerlerden bakıyor. Buda bulanık suyu bir engel olarak görüyor, bir kusur olarak. Lao Tzu ise bulanıklığı ustaların bir hâli olarak sayıyor ve ona tek bir şey öneriyor: durgunluk.

Bugün bir kez dene

Seni bekleyen bir karar varsa, kendine Lao Tzu'nun ölçüsüyle sor: bu bir yaz deresi mi, kış deresi mi? Hızlı geçilebilir mi, yoksa her taşı yoklamak mı gerekiyor?

Kış deresiyse, bir hafta boyunca karar vermeye çalışmadan yalnızca suyun durulmasına izin ver. Konuya dair yeni bilgi toplama, yeni kimseye danışma. Yalnızca her akşam bir cümle yaz: bugün ne biraz daha açık göründü?

Hafta sonunda yazdıklarına bak. Su duruluyorsa, aşçının yaptığı gibi bıçağı hafifçe hareket ettir: küçük, geri alınabilir bir ilk adım at.

Yanında taşıyacağın soru

Tereddüdün suyu durultuyor mu, yoksa yalnızca kıyıda mı bekletiyor?