İçeriğe geç

Stoacılar: Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ile · Zihin ve düşünce

Kötü değil, aceleyle

Yargı kapıyı kapatır, merak açar mı?

1.230 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Gürsel Bey altmış iki yaşında, Kayseri'de otuz yıl lisede matematik öğretmenliği yapmış, iki yıl önce emekli olmuş. Kızı Dilek'in kocası Engin, on bir yıldır bir bankada kredi uzmanıydı. Düzenli maaş, sigorta, sağlam bir gelecek. Gürsel Bey bu evliliğe gönül rahatlığıyla razı olmuştu.

Geçen bahar Engin bankadan istifa etti. Birikimlerini ve Dilek'in altınlarının bir kısmını bozdurarak Talas'ta küçük bir fırın açtı. Sabah dörtte kalkıyor, hamur yoğuruyor, akşam yedide kepengi indiriyor. İlk aylar kâr yok; Dilek ek mesaiye kalıyor, torun Elif'in kreş parasını Gürsel Bey ödüyor.

Gürsel Bey bu durumu tek bir kelimeyle özetliyor: sorumsuzluk. Kahvede arkadaşlarına, akşam yemeğinde eşine, bir kere de Dilek'in yanında, hep aynı cümleyi kuruyor: «Çoluk çocuk sahibi adam iyi bir işi bırakıp macera peşine düşmez.» Engin fırından eve geldiğinde Gürsel Bey selamını kısa veriyor. Pazar kahvaltılarında kimse fırından söz etmiyor. Dilek bir akşam babasına sitem ediyor: «Baba, Engin'e bir kere bile neden diye sormadın.» Gürsel Bey cevap vermiyor; sormaya gerek görmüyor. Neden olduğu belli: sorumsuzluk.

Bilgenin kapısı

Epiktetos'un el kitabının son bölümlerinden biri, insanın başkalarını nasıl adlandırdığına dair kısa ve keskin bir öğüttür:

«Biri aceleyle mi yıkanıyor? ‹Kötü yıkanıyor› deme, ‹aceleyle yıkanıyor› de. Biri çok mu şarap içiyor? ‹Kötü yapıyor› deme, ‹çok içiyor› de. Çünkü onun gerekçelerini tam olarak anlamadıkça, kötü yaptığını nereden bileceksin?»

Birkaç bölüm önce aynı kitap, birinin sana kötü davrandığında ne düşünmen gerektiğini söyler: o kişi, kendisine doğru görünen şeyi yapıyordur. Senin doğru bulduğuna göre değil, kendisine doğru görünene göre davranabilir.

«Her seferinde şunu söyleyeceksin: ‹Ona öyle göründü.›»

Bakmadığın yer

Birini yargıladığımızda genellikle bir davranışı gördüğümüzü, sonra o davranışa bir ad verdiğimizi sanırız. Engin bankayı bıraktı; bu bir davranış. Gürsel Bey de ona bir ad verdi: sorumsuzluk. Ad, davranışın doğal açıklaması gibi gelir; davranışı gören herkesin aynı adı koyacağını düşünürüz.

Epiktetos'un ayrımı bu iki adımı birbirinden söküyor. «Aceleyle yıkanıyor» bir gözlemdir; saatle, gözle doğrulanabilir. «Kötü yıkanıyor» ise bir hükümdür; o kişinin neden acele ettiğini, yıkanmanın ona ne anlama geldiğini, o gün nereye yetişmesi gerektiğini bilmeyi gerektirir. Gözlem davranışa bakar; hüküm, davranışın arkasındaki gerekçeye. Ve Epiktetos'un sorusu kısa: gerekçeyi bilmeden hükmü nereden alıyorsun?

Gürsel Bey'in cümlesine bu ayrımı uygulayınca bir şey açığa çıkıyor. «Engin bankadan istifa etti» bir gözlem. «Engin bir fırın açtı» bir gözlem. «Engin birikimleri harcadı» bir gözlem. Ama «Engin sorumsuz» bu gözlemlerin hiçbirinde yazmıyor. O kelime, Gürsel Bey'in Engin'in gerekçelerini bildiğini varsayıyor: sanki Engin oturup ailesini düşünmeden, bir heves uğruna karar vermiş. Oysa Gürsel Bey bu gerekçeleri hiç sormadı. Dilek'in sitemi tam da bu boşluğa işaret ediyor. Bir yıl boyunca bir kelimeyi tekrar eden biri, o kelimenin dayandığı soruyu bir kez bile sormamıştı; hüküm, sorunun yerini almıştı.

Bu ayrımın bir inceliği daha var. Epiktetos gözlemi yumuşatmayı önermiyor. «Çok içiyor» demek, birini korumak için gerçeği gizlemek değil; aksine gerçeği olduğu gibi söylemek. Gürsel Bey de «Engin riskli bir karar verdi» diyebilir; bu doğru bir gözlem olabilir. Epiktetos'un itirazı gözlemin sertliğine değil, gözlemin ötesine geçip bilinmeyen bir şeyi, kişinin iç dünyasını, bilinir gibi adlandırmaya. Sertlik bir gözlemde de olabilir, yumuşaklık bir hükümde de; fark tonda değil, neyin bilindiğinde. Gürsel Bey kibarca «Engin biraz sorumsuz» deseydi de aynı hatayı yapmış olurdu.

Derinleşme

Marcus Aurelius, kendisini kızdıran insanlar karşısında hatırlaması gereken şeyleri bir liste hâlinde defterine yazmıştır. Bu listenin beşinci maddesi, Epiktetos'un sorusunu kendi hayatına uygular:

«İnsanların yanlış yapıp yapmadığını bile anlamadığını düşün; çünkü pek çok şey belli koşullar gözetilerek yapılır. Kısacası, insanın bir başkasının işleri hakkında doğru bir hüküm verebilmesi için çok şey öğrenmesi gerekir.»

Bu satırları yazan, Roma İmparatorluğu'nu yöneten, her gün insanlar hakkında karar vermek zorunda olan biri. Marcus yargılamaktan kaçamazdı; işi buydu. Ama kendine hatırlattığı şey, doğru bir yargının çok şey öğrenmeyi gerektirdiğiydi. Yargı, bilginin sonunda gelmeli; başında değil.

Gürsel Bey bir akşam, belki de Dilek'in sitemini aklından çıkaramadığı için, Talas'taki fırına uğruyor. Engin onu görünce şaşırıyor, sonra çay koyuyor. Gürsel Bey bir şey sormuyor ama Engin anlatmaya başlıyor. Bankada son iki yılında her sabah midesinin kasıldığını. Bir kredi dosyasında bir ailenin evini kaybetmesine imza attığı geceyi. Bir sabah araba kullanırken nefesinin daraldığını, doktorun «panik atak» dediğini. Fırının, çocukken dedesinin Develi'deki tandırını hatırlattığını. Dilek'le aylarca konuştuklarını, hesapları birlikte yaptıklarını, bir yıl dayanabilecek kadar birikim ayırdıklarını.

Gürsel Bey dinliyor. Bu hikâyenin hepsini onaylamıyor; hâlâ riskli buluyor, hâlâ endişeli. Ama bir şey değişiyor: «sorumsuz» kelimesi artık ağzına uymuyor. Engin'in kararı, Marcus'un deyişiyle, belli koşullar gözetilerek verilmişti. Gürsel Bey bu koşulların hiçbirini bilmiyordu. Şimdi bildiği yerden konuşabilir: «Riskli buluyorum, kaygılıyım.» Bu, hâlâ bir görüş. Ama Engin'in iç dünyasını adlandıran bir hüküm değil, Gürsel Bey'in kendi iç dünyasını anlatan bir cümle.

Epiktetos'un kırk üçüncü bölümü bu noktada bir şey daha ekler. Her şeyin iki kulpu vardır, der: birinden tutulunca taşınabilir, öbüründen tutulunca taşınamaz. Kardeşin sana haksızlık ederse, onu haksızlık kulpundan tutma; onun kardeşin olduğu, seninle birlikte büyüdüğü kulpundan tut.

Gürsel Bey bir yıl boyunca Engin'i sorumsuzluk kulpundan tuttu; o kulptan tutulan şey taşınamıyordu, pazar kahvaltıları buz gibiydi. Öbür kulp başından beri oradaydı: kızının kocası, torununun babası, sabah dörtte kalkıp hamur yoğuran bir adam. Bu kulptan tutmak Engin'in kararını onaylamak anlamına gelmiyor. Yalnızca o kararla birlikte yaşanabilecek bir ilişkiyi mümkün kılıyor.

Bu Stoacı tutumun da bir sınırı var ve onu söylemek gerekiyor. «Ona öyle göründü» cümlesi her durumda yeterli değil. Biri gerçekten zarar veriyorsa, bir çocuğu ihmal ediyorsa, birini aldatıyorsa, gerekçelerini anlamak onu durdurmaktan vazgeçmek demek değildir. Epiktetos'un öğüdü kişiye yöneltilen hükmü inceltiyor; zararı durdurma sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor.

Öbür bilgeler

Karşıyaka'daki apartmanda yeni kiracıyı yargılayan yöneticinin sohbetinde (BUD-K02.5), Buda'nın körleri filin bir parçasından bütüne hüküm çıkarıyordu. Epiktetos'un ayrımı bu hatayı dil düzeyinde yakalıyor: parçayı söyle, «aceleyle yıkanıyor»; bütünü söyleme, «kötü yıkanıyor». İkisi birlikte okunduğunda, yargının nerede başladığı netleşiyor: gözlemin bittiği, gerekçeye dair bir iddianın başladığı yerde.

Stoacılarla karşılaştırmayı konuştuğumuz yerde (STO-K02.3), sorumlu hemşirelik kadrosuna seçilmeyen Nurcan, meslektaşının ödediği bedeli görmeden yalnızca onun kazancına bakıyordu. Gürsel Bey de Engin'in kararında yalnızca kaybı gördü: maaşı, sigortayı, birikimi. Engin'in o kararla kurtulduğu şey, sabahları kasılan mide, imzalanan o dosya, daralan nefes, Gürsel Bey'in terazisine hiç konmamıştı. Bir yıl boyunca soru sormamanın bedeli de oradaydı: buz gibi pazar kahvaltıları.

Bugün bir kez dene

Bugün biri hakkında içinden bir sıfat geçtiğinde onu yakala: «tembel», «bencil», «sorumsuz», «kaba».

Epiktetos'un biçimiyle onu yeniden yaz: sıfatı sil, yalnızca davranışı bırak. «Tembel» yerine «işi son güne bıraktı»; «kaba» yerine «selamımı almadı».

Sonra Marcus'un sorusunu sor: bu davranışın hangi koşullar gözetilerek yapıldığını biliyor muyum? Bilmiyorsam, öğrenmek için ne sorabilirim?

Son olarak o kişiyi tuttuğun kulpa bak. Taşınamayan bir kulpsa, öbür kulbu bul ve bir cümleyle yaz.

Yanında taşıyacağın soru

Hakkında hüküm verdiğin kişiye, bir kez olsun «neden» diye sordun mu?