Açılış
Utku yirmi altı yaşında; Maslak'taki bir ofiste, bir bankanın telefon uygulamasını yazan ekipte çalışıyor. Rize'nin bir dağ köyünde büyüdü; üniversiteyi kazanınca köyden çıktı ve bir daha yalnızca bayramlarda döndü. Babası Rıdvan Bey altmış yaşında; hayatı boyunca o köyde, aynı yamaçta çay topladı, kışın odun kesti, akşamları köy kahvesinde oturdu.
Utku babasını severdi ama onun hayatına içten içe acırdı. İş arkadaşlarına babasını anlatırken bir cümle kurardı: «Babam hiç denemedi. Köyden hiç çıkmadı. Hayatı boyunca aynı yamaçta kaldı.» Bu cümlenin içinde bir hüküm vardı ve Utku onu bir gerçek gibi taşıyordu: babası mutsuzdu, ya da en azından eksik bir hayat yaşamıştı. Bir keresinde babasına bir tatil hediye etmek istedi; Antalya'da bir otel. Rıdvan Bey gitmedi: «Çay hasadı var, oğlum.» Utku buna da üzüldü: babası kendine bir hafta bile ayıramıyordu.
Bu yaz Utku iş yerinde tükendi. Doktor iki hafta izin önerdi. Gidecek başka yer bulamayınca köye gitti. Mayısın sonuydu; ilk hasat zamanı. Babası onu sabah beşte uyandırdı, yamaca götürdü, eline bir çay sepeti verdi. Utku'nun ilk düşüncesi, babasının hayatını iki hafta boyunca yakından görüp acımasının haklı olduğunu kanıtlamaktı.
Bilgenin kapısı
Zhuangzi kitabının on yedinci bölümünde, filozof Zhuangzi ile dostu ve tartışma ortağı Huizi'nin Hao Nehri'nin köprüsünde yürüdüğü bir an anlatılır. Zhuangzi suya bakar:
«Zhuangzi dedi: ‹Bak, balıklar nasıl rahat rahat yüzüyor; işte balıkların sevinci bu.› Huizi dedi: ‹Sen balık değilsin; balığın sevincini nereden bileceksin?› Zhuangzi dedi: ‹Sen de ben değilsin; benim balığın sevincini bilmediğimi nereden bileceksin?›»
Tartışma bir tur daha sürer. Sonunda Zhuangzi şöyle bitirir:
«Sorunun başına dönelim. ‹Balığın sevincini nereden biliyorsun?› dedin; demek ki bildiğimi bilerek sordun. Ben onu burada, Hao'nun üstünde biliyorum.»
Aynı bölümün başında, nehrin ruhu ilk kez denizi gördüğünde kendi küçüklüğünü fark eder ve deniz ona şunu söyler: kuyudaki kurbağaya denizden söz edemezsin; çünkü o, yaşadığı yere bağlıdır.
Bakmadığın yer
Birini yargılamanın en yaygın biçimlerinden biri, onun mutlu olup olmadığına karar vermektir. «O evlilikte mutlu olamaz.» «O işte mutlu olamaz.» «O kasabada mutlu olamaz.» Bu hükümler çoğu zaman iyi niyetlidir; acıma, şefkat, endişe taşır. Ama içlerinde bir varsayım vardır: biz onun iç dünyasını biliyoruz.
Hao köprüsündeki tartışma tam bu varsayımın üzerine kurulu. Huizi'nin sorusu keskin: sen balık değilsin, balığın sevincini nereden bilirsin? Bu soru Utku'ya da sorulabilir: sen baban değilsin, babanın mutsuz olduğunu nereden biliyorsun? Utku babasının hayatını kendi ölçüsüyle tartmıştı. Kendi ölçüsünde mutluluk; şehir, kariyer, yeni deneyimler, bir haftalık bir otel tatili demekti. Bu ölçüye göre babası eksikti. Ama bu ölçü babasının ölçüsü değildi. Rıdvan Bey'e hiç sorulmamış bir sınavda, babası kendi bilmediği bir ölçüyle başarısız sayılmıştı.
Hikâyenin ilginç yanı, Zhuangzi'nin Huizi'ye boyun eğmemesi. Huizi'nin şüpheciliği sonuna kadar götürülürse kimse kimsenin iç dünyası hakkında hiçbir şey bilemez; bu da bir tür kayıtsızlığa varır. Zhuangzi başka bir şey söylüyor: ben balığın sevincini burada, köprünün üstünde biliyorum. Yani bir bilgi var, ama bu bilgi bir yerden, bir duruştan geliyor. Köprünün üstünde, suya bakan bir insanın bilgisi. Balığın kendisinin bilgisi değil.
Utku'nun hükmü de bir yerden geliyordu: İstanbul'dan, ofisten, yirmi altı yaşında bir yazılımcının köprüsünden. Bu köprüden bakınca babasının yamacı dar görünüyordu. Kuyudaki kurbağa benzetmesi ise burada beklenmedik bir yöne dönüyor. Utku babasını kurbağa, kendini deniz sanıyordu. Ama kendi kuyusu da vardı: hızlı, ışıklı, sürekli yeni bir şey isteyen bir şehir kuyusu. O kuyudan bakınca sabah beşte çay toplamak bir eksiklik gibi görünüyordu. Kuyunun en sinsi yanı da buydu: içindeki kurbağa kendini kuyuda değil, denizde sanıyordu.
Derinleşme
Utku ilk sabah yamaçta bir saat sonra sırtının ağrıdığını hissediyor. Babası yanında, hiç acele etmeden, her çalıdan yalnızca iki yaprak ve bir tomurcuğu kopararak ilerliyor. Arada bir duruyor, karşı yamaçtaki sise bakıyor. Öğlene doğru komşular toplanıyor; bir ağacın altında çay demleniyor, ekmek bölünüyor, şakalar yapılıyor. Rıdvan Bey bir hikâye anlatıyor ve herkes gülüyor. Utku babasının bu kadar çok güldüğünü uzun zamandır görmemişti. Bayram ziyaretlerinde babası hep yorgun, suskun, biraz da mahcup görünürdü; Utku bunu hayatının sıkıntısına bağlamıştı. Şimdi başka bir ihtimal beliriyor: belki o suskunluk, oğlunun şehirli bakışı karşısında duyduğu bir tedirginlikti. Kendi yamacında, kendi komşularının arasında Rıdvan Bey bambaşka bir adamdı.
Akşam Utku babasına sonunda soruyor: «Baba, hiç pişman oldun mu köyden çıkmadığına?» Rıdvan Bey bir süre susuyor, sonra şunu söylüyor: «Ben buradan bakınca senin için endişeleniyorum, oğlum. Sen İstanbul'dan bakınca benim için endişeleniyorsun. Belki ikimiz de yanlış yerden bakıyoruz.»
Bu cümle, Hao köprüsündeki tartışmanın neredeyse bir köylü yorumu. Rıdvan Bey de oğlunu kendi köprüsünden yargılıyordu: şehir hayatını yorucu, sağlıksız, köksüz buluyordu. İkisi de birbirinin sevincini kendi yerinden tartmıştı. Zhuangzi'nin «Hao'nun üstünde biliyorum» cümlesi tam bu yüzden önemli: hiçbir yargı yersiz değildir; her yargı bir köprünün üstünden verilir. Sorun yargının bir yerden gelmesi değil, o yerin unutulması.
Peki bu ne demek? Utku artık babası hakkında hiçbir şey söyleyemez mi? Zhuangzi böyle bir sonuca varmıyor. O, balıkların sevincini bildiğini söylemekten vazgeçmiyor; yalnızca bu bilginin nereden geldiğini açıkça söylüyor. Utku da babasına dair bir şey bilebilir; ama bunu «babam mutsuz» diye değil, «ben buradan bakınca babamın hayatı bana dar görünüyor» diye söyleyebilir. Birincisi babasının iç dünyası hakkında bir hüküm; ikincisi Utku'nun kendi bakışı hakkında dürüst bir cümle. Birincisi konuşmayı bitirir, ikincisi başlatabilir.
Burada durup sormak gerekiyor: her şeyi duruşa bağlamak, hiçbir şeyin gerçekten iyi ya da kötü olmadığı bir göreceliğe kayabilir. Bir çocuğun okula gönderilmemesi, bir kadının dövülmesi de «duruşa göre» mi değerlendirilecek? Zhuangzi'nin bu soruya doğrudan bir cevabı yok ve onun yerine konuşmak doğru olmaz. Ama Hao köprüsündeki tartışmanın konusu bir zarar değil, bir sevinç: başka birinin hayatının ona iyi gelip gelmediği. Bu alanda, gözle görülen bir zarar yoksa, başkasının sevincini kendi köprümüzden ölçmek çoğu zaman bir şefkat değil, bir kibirdir.
İki haftanın sonunda Utku İstanbul'a dönüyor. İş arkadaşlarına babasını anlatırken artık o eski cümleyi kurmuyor. Yeni cümlesi daha uzun ve daha az emin: «Babam hayatı boyunca aynı yamaçta kaldı. Ben bunu hep dar buldum. Bu yaz orada iki hafta kaldım; o yamaçta benim göremediğim bir şey var.» Babası ona telefonda hâlâ «İstanbul'da nasıl yaşıyorsunuz, anlamıyorum» diyor. Utku artık buna kızmıyor. Gülerek cevap veriyor: «Ben de senin oradan bakınca öyle görünüyorum, değil mi baba?»
Öbür bilgeler
Kayserili emekli öğretmenin damadını yargıladığı sohbette (STO-K02.5), Epiktetos gözlem ile hüküm arasına bir çizgi çekiyordu: aceleyle yıkanıyor de, kötü yıkanıyor deme. Zhuangzi bu çizgiye bir şey ekliyor: gözlem de bir yerden yapılır. «Babam hep aynı yamaçta» bir gözlem; ama bu gözlemi «dar» diye okuyan, İstanbul'daki köprüdür.
Buda'yla yargılamayı konuştuğumuz yerde (BUD-K02.5), Sāvatthī'deki körler ellerine gelen tek bir uzuvdan bütün hayvanı tarif ediyordu. Zhuangzi'nin kurbağası da bir parçadan bakıyor; ama burada parça, insanın kendi durduğu kuyunun ağzı. Kör adamlar filin parçasını tuttu; kurbağa ise kendi kuyusunu dünya sandı.
Bugün bir kez dene
Hakkında «mutlu olamaz», «yazık», «hayatını boşa harcıyor» gibi bir hüküm taşıdığın birini düşün.
Bu hükmü Zhuangzi'nin biçimiyle yeniden yaz: «Ben ... yerinden bakınca, onun hayatı bana ... görünüyor.» Boşlukları dürüstçe doldur: hangi şehirden, hangi yaştan, hangi değerlerden bakıyorsun?
Sonra kendine Huizi'nin sorusunu sor: ben o değilim; onun sevincini ya da sıkıntısını nereden biliyorum?
Fırsat bulursan o kişiye bir kez şunu sor: «Senin oradan bakınca nasıl görünüyor?» Cevabı tartışmaya çalışma; yalnızca kendi köprünle onun köprüsü arasındaki mesafeyi dinle. Belki o da senin hayatına, senin onun hayatına baktığın gibi bakıyordur.
Yanında taşıyacağın soru
Birinin mutlu olmadığına karar verdiğinde, hangi köprünün üstünde duruyordun?