Açılış
Zerrin Hanım elli sekiz yaşında, İzmir Karşıyaka'da sekiz dairelik bir apartmanın on yıldır yöneticisi. Apartmanda olan biteni bilir; kimin aidatı geciktiğini, kimin çocuğu sınava gireceğini, kimin kapısına hangi saatte kargo geldiğini. Bu yaz üçüncü kattaki daireye Ezgi adında genç bir kadın taşındı.
Zerrin Hanım ilk hafta bir hüküm verdi. Ezgi'nin kollarında dövmeler vardı. Gece yarısından sonra eve geliyordu; merdivenlerde ayak sesleri duyuluyordu. Öğle saatlerinde perdeleri kapalıydı. Bir kere kapısının önünde iki boş enerji içeceği kutusu durmuştu. Zerrin Hanım apartmanın mesaj grubuna yazmadı ama kapı önlerinde konuştu: «Bu kız sorunlu. Gece hayatı var. Göreceksiniz, bir gün başımıza iş açacak.»
Komşular da kendi parçalarını eklediler. İkinci kattaki Nevin Hanım, Ezgi'nin bir gece sabaha karşı ağlayarak telefonla konuştuğunu duymuştu. Dördüncü kattaki emekli öğretmen Fikret Bey ise başka bir şey anlattı: Ezgi bir sabah onun alışveriş poşetlerini merdivenlerden taşımış, dizlerinin nasıl olduğunu sormuştu. Bakkal Mehmet de Ezgi'nin her sabah yedide simit aldığını, hep yorgun ama hep kibar olduğunu söyledi.
Sonra bir gün apartmanda Fikret Bey'in eşi fenalaştı. Ambulans gelene kadar merdivenlerden ilk inen Ezgi oldu. Kadının nabzını tuttu, başını yana çevirdi, sakin bir sesle ne yapılması gerektiğini söyledi. Sağlık ekibi geldiğinde onlarla tıp diliyle konuştu. Ezgi'nin bir devlet hastanesinin yoğun bakım servisinde gece nöbetleri tutan bir hemşire olduğu o gün öğrenildi. Zerrin Hanım o akşam evinde uzun süre oturdu.
Bilgenin kapısı
Pali kanonunun Udāna derlemesinde Buda, Sāvatthī'de birbirine karşı çıkan çeşitli dinsel grupların tartışmalarını duyunca keşişlere bir hikâye anlatır. Bir zamanlar, der, bir kral şehirdeki doğuştan kör insanları bir araya topladı ve onlara bir fil gösterilmesini istedi. Görevli bazılarına filin başını, bazılarına kulağını, bazılarına dişini, hortumunu, böğrünü, bacağını, kuyruğunu gösterdi ve her birine «işte fil bu» dedi.
Sonra kral onlara filin neye benzediğini sordu. Başı tutanlar «fil bir küpe benzer» dedi; kulağı tutanlar «bir harman savurma küreğine»; dişi tutanlar «bir saban demirine»; bacağı tutanlar «bir direğe»; kuyruğun ucunu tutanlar «bir süpürgeye». Ve:
«‹Fil böyledir, öyle değil! Fil öyle değildir, böyledir!› diyerek birbirlerini yumrukladılar.»
Hikâyenin sonunda Buda bir dize söyler:
«Bazı keşişler ve brahmanlar bu şeylere sarılırlar; yalnızca bir parçayı gören insanlar tartışır, çekişirler.»
Bakmadığın yer
Kör adamlar ve fil hikâyesi çok bilinir ve genellikle bir alçakgönüllülük öğüdü gibi anlatılır: herkes gerçeğin bir parçasını görür, kimse bütünü bilemez. Bu doğru ama hikâyenin daha rahatsız edici bir yanını gözden kaçırır. Kör adamların hiçbiri yalan söylemiyordu. Başı tutan gerçekten bir küpe dokunmuştu; kuyruğu tutan gerçekten bir süpürge dokunmuştu. Her birinin elindeki bilgi doğruydu. Hata, bilginin kendisinde değil, o parçadan bütüne dair bir hüküm çıkarmaktaydı: «fil böyledir».
Zerrin Hanım'ın gördükleri de doğruydu. Ezgi'nin dövmeleri vardı, gece yarısından sonra eve geliyordu, perdeleri gündüz kapalıydı, kapısının önünde enerji içeceği kutuları durmuştu. Bunların hiçbiri uydurma değildi. Zerrin Hanım filin kuyruğunu tutmuştu ve elindeki kuyruk gerçek bir kuyruktu. Ama o kuyruktan «bu kız sorunlu» diye bir fil çıkardı. Gece nöbetinden dönen bir hemşirenin ayak sesleri, gündüz uyuyan birinin kapalı perdeleri, yorgunluğa karşı içilen enerji içecekleri; aynı parçalar, bambaşka bir filin parçalarıydı.
Hikâyenin bir ayrıntısı da çoğu anlatımda atlanır: kör adamlar sonunda birbirini yumrukladı. Yargı yalnızca yanlış bir resim üretmez, insanları birbirine düşürür. Karşıyaka'daki apartmanda kimse kimseyi yumruklamadı, ama Zerrin Hanım'ın kapı önü konuşmaları Ezgi'nin etrafında görünmez bir duvar ördü. Nevin Hanım ağlama sesini bir «gece hayatı» kanıtı gibi anlattı; oysa belki de Ezgi o gece yoğun bakımda kaybettiği bir hastanın ardından annesini aramıştı. Bir parça başka bir parçaya eklendikçe resim büyüdü ve hiçbiri filin bütününe yaklaşmadı.
Burada bir ironi de var ve metni dürüst okumak için onu söylemek gerekiyor. Udāna'daki hikâyeyi Buda, başka dinsel grupların «kör» olduğunu anlatmak için kullanır; yani hikâyenin kendisi de bir yargıyla çerçevelenmiştir. Ama kapanış dizesi daha geniş bir şey söyler: yalnızca bir parçayı görenler tartışır. Bu dize, hikâyeyi anlatan da dahil, herkese uygulanabilir.
Derinleşme
Peki hüküm vermeden nasıl yaşanır? İnsan her gün başkaları hakkında karar vermek zorunda: kime güveneceğini, kime kapıyı açacağını, kimden uzak duracağını. Zerrin Hanım apartman yöneticisi; bir şeyler ters gittiğinde fark etmek onun işi. Yargıyı tamamen bırakmak hem imkânsız hem de akılsızca olur.
Majjhima Nikāya'daki bir konuşma burada çok işe yarayan bir ayrım yapar. Genç bir brahman Buda'ya inançlarını savunur; Buda da ona inancın, geleneğin, akıl yürütmenin bile yanılabileceğini söyler. Çok güçlü inanılan bir şey boş ve yanlış çıkabilir; hiç inanılmayan bir şey doğru çıkabilir. Bu yüzden, der, gerçeği koruyan kişi şöyle söyler:
«‹İnancım budur› der; ama henüz ‹Yalnızca bu doğrudur, gerisi boştur› diye kesin bir sonuca varmaz.»
Buda buna «gerçeği korumak» der. Bu, yargıyı yasaklamıyor; yargının biçimini değiştiriyor. «Ezgi sorunlu bir kız» yerine «gördüğüm şu: gece geç geliyor, gündüz perdeleri kapalı» demek. Birincisi bir hüküm, ikincisi bir gözlem. Birincisi kapıyı kapatıyor; ikincisi kapıyı aralık bırakıyor, çünkü «gördüğüm şu» diyen biri, görmediği bir şeyin de olabileceğini kabul etmiş oluyor.
Bu ayrımın bir pratik sonucu var: merakı mümkün kılıyor. «Bu kız sorunlu» diyen biri artık soru sormaz; cevabı bilmektedir. «Gece geç geliyor» diyen biri ise kolayca bir soruya geçebilir: neden? Belki bir işte çalışıyor? Belki bir derdi var? Belki yardıma ihtiyacı var? Fikret Bey'in poşetleri taşıyan Ezgi'yi görmesi, belki de Fikret Bey'in hüküm vermek yerine merdivenlerde bir şey sormuş olmasındandı.
Hikâyedeki kör adamların hiçbiri öbürüne «sen ne tuttun?» diye sormadı. Sorsalardı, küp, savurma küreği, saban demiri, direk ve süpürge yan yana gelince ortaya çok daha büyük ve tuhaf bir hayvan çıkacaktı. Belki hâlâ tam bir fil olmayacaktı, ama yumruklaşma da olmayacaktı. Yargıyı merak hâline getirmek, başkalarının elindeki parçalara da yer açmak demek.
O akşamdan sonra Zerrin Hanım, Ezgi'nin kapısını çalıyor. Elinde bir tabak börek var. Kapıyı uykulu gözlerle açan Ezgi şaşırıyor. Zerrin Hanım bir özür dilemiyor tam olarak; ama ilk kez bir soru soruyor: «Kızım, nöbetlerin hangi günler? Merdivenlerin ışığını gece açık bırakalım mı?» Ezgi gülümsüyor ve kısa bir an kapıda duruyorlar; ikisi de ne diyeceğini tam bilmiyor, ama sessizlik artık düşmanca değil. Zerrin Hanım ertesi gün kapı önü konuşmalarında, birkaç komşuya, filin geri kalanını anlatıyor.
Öbür bilgeler
Yıldönümü için kocasını habersizce sınava sokan Meltem'in sohbetinde (OSH-K02.4), söylenmeden kurulan beklentinin karşı tarafa haber vermeden bir sınav kurduğu görülmüştü. Zerrin Hanım'ın yargısı da Ezgi'nin bilmediği bir sınavdı: Ezgi apartmana girdiği gün, haberi olmadan, bir mahkemenin önüne çıkmıştı.
Karşılaştırmayı Buda'yla düşündüğümüz yerde (BUD-K02.3), insanın kendini başkasına göre tartması bir görme kusuru olarak adlandırılmıştı; muayenehanesindeki iki koltuğu sınıf arkadaşının üç kliniğiyle tartan bir hekim üzerinden. Fil hikâyesi aynı kusurun başkasına dönük yüzü: Alper kendini bir parçadan tartıyordu, Zerrin Hanım ise Ezgi'yi bir parçadan tarttı.
Bugün bir kez dene
Bugün biri hakkında kafanda kesin bir hüküm belirdiğinde onu yakala: «O tembel», «o kibirli», «o güvenilmez».
Hükmü, Caṅkī Sutta'nın biçimine çevir: «Gördüğüm şu: ...» Ve yalnızca gözlemleyebildiğin şeyi yaz: ne yaptı, ne söyledi, ne zaman.
Sonra kör adamların sormadığı soruyu sor: bu filin başka hangi parçaları olabilir? Bu kişinin görmediğim hangi saatleri, hangi yükleri, hangi hikâyeleri var?
Eğer mümkünse, o kişiye hüküm yerine küçük bir soru sor. Cevabın, elindeki parçaya ne eklediğine bak.
Yanında taşıyacağın soru
Hakkında kesin konuştuğun kişinin, filin hangi parçasını tuttun?