Açılış
Sevim Hanım kırk dört yaşında, Bursa'da bir tekstil firmasının muhasebe bölümünde on beş yıldır çalışıyor. İşini iyi yapar; hesapları titizdir, son tarihleri kaçırmaz. Bir de her öğleden sonra saat üçte mutfakta toplanan küçük bir çay grubu vardır: Sevim Hanım, satıştan Gamze, insan kaynaklarından Nilgün.
Çay molası on beş dakika sürer ve büyük kısmı başkaları hakkında konuşmakla geçer. Yeni gelen stajyer «çok rahat», satış müdürü «kendini bir şey sanıyor», üretimden bir kadın «kocasından boşanmış, belli zaten». Sevim Hanım bu konuşmaların merkezindedir; en keskin cümleleri o kurar, en çok gülen o olur. Kendine sorulsa, bunun zararsız bir eğlence olduğunu söyler: herkes yapıyor, kimse duymuyor.
Bir gün öğleden sonra mutfağa biraz geç gidiyor. Kapının önünde duruyor, çünkü içeriden kendi adını duyuyor. Gamze ile Nilgün onu konuşuyor: «Sevim Hanım'ın kızı üniversiteyi kazanamamış, biliyor musun? Ama sen bak, herkese akıl veriyor.» Nilgün gülüyor. Sevim Hanım içeri girmiyor; masasına dönüyor ve günün geri kalanında hiçbir hesaba odaklanamıyor. Akşam eve dönerken kendine bir soru soruyor ve cevabından korkuyor: on beş yıldır o mutfakta kaç kişiyi aynı şekilde konuştum?
Bilgenin kapısı
Osho'nun yargılamak üzerine konuşmalarından derlenen yazılarda tekrar tekrar dönen bir ayrım vardır: bir insanın davranışı ile o insanın kendisi aynı şey değildir. Davranış görülebilir; bir kişinin ne yaptığını, ne söylediğini bilebiliriz. Ama kişinin kendisi, o davranışın arkasındaki iç dünya, dışarıdan görülmez. Osho'ya göre bu yüzden en fazla bir eylem hakkında konuşulabilir; bir insanın varlığı hakkında hüküm vermek, bilmediğimiz bir şey hakkında konuşmaktır.
Aynı konuşmalarda Osho yargılamanın bir başka yüzüne de dikkat çeker: birini yargılayan, farkında olmadan kendini onun üstüne koyar. Eleştirmek, hüküm vermek, bir yüksekliğe çıkmaktır; yargılama alışkanlığı da çoğu zaman başkalarını kendinden aşağıda tutma çabasıdır.
Bu yazıların hakları sahiplerinde; aşağıdaki cümleler Osho'nun değil, onun düşüncesini kendi dilimizle kuran bizim cümlelerimiz.
Bakmadığın yer
Dedikoduyu ve yargıyı genellikle yargılanan kişi açısından düşünürüz. Haksızlığa uğrayan, arkasından konuşulan, yanlış tanınan odur. Bu doğru; ama yargının bir de yargılayana ne yaptığı vardır ve o çoğu zaman gözden kaçar.
Osho'nun «yargılayan kendini yükseğe koyar» düşüncesi Sevim Hanım'ın çay molalarını başka bir ışıkta gösteriyor. Stajyerin «çok rahat» olması, satış müdürünün «kendini bir şey sanması», üretimdeki kadının boşanması; bu cümlelerin her biri, konuşanı bir basamak yukarı çıkarıyordu. Sevim Hanım rahat değildi, kendini bir şey sanmıyordu, boşanmamıştı. Her yargı, onun hayatının daha düzgün, daha doğru, daha yerinde olduğunu sessizce onaylıyordu. On beş dakikalık çay molası aslında bir yükselme töreniydi.
Bu bakış, dedikodunun neden bu kadar çekici olduğunu da açıklıyor. Başkasını yargılamak, kendine dair hiçbir şey yapmadan insanı bir anda yükseltir. Sevim Hanım'ın kızı üniversiteyi kazanamamıştı; belki o yüzden, başkalarının eksiklerini konuşmak ona her gün küçük bir rahatlama veriyordu. Yargı, kendi yarasının üstüne başkasının yarasını koymanın bir yolu olmuştu. Bu, Sevim Hanım'ın bilerek yaptığı bir şey değildi. Kimse çay molasına «bugün kendimi yükselteceğim» diye girmez. Ama on beş yıl boyunca her gün tekrarlanan bir alışkanlık, sahibinin haberi olmadan bir işlev kazanır. Sevim Hanım'ın dedikoduları, evde dile getiremediği kaygının işyerindeki çıkış yolu olmuştu; kızının geleceği için duyduğu korku, başkalarının eksiklerine bakarak birkaç dakikalığına hafifliyordu.
Kapının önünde duyduğu cümle bu düzeni bir anda tersine çevirdi. Bu kez basamağın altındaki Sevim Hanım'dı. Ve oradan bakınca yargının nasıl bir şey olduğunu ilk kez gördü: kızının sınav sonucu, onun bütün emeği, bütün kaygısı, iki cümlelik bir gülüşmeye sığdırılmıştı. Gamze ile Nilgün onun hayatından bir eylem bile bilmiyordu; yalnızca bir sonuç biliyordu ve o sonuçtan bir insan çıkarmışlardı.
Derinleşme
Osho'nun «eylemi yargıla, varlığı yargılama» ayrımı, Sevim Hanım'ın çay molası cümlelerine uygulandığında ilginç bir şey gösteriyor. «Stajyer dün raporu geç teslim etti» bir eylem hakkında bir cümle. Doğru olabilir, yanlış olabilir, ama bir şeye işaret ediyor. «Stajyer çok rahat» ise bir varlık hakkında bir hüküm; stajyerin iç dünyasını, karakterini, değerini adlandırıyor. Sevim Hanım'ın cümlelerinin neredeyse hepsi ikinci türdendi. Ve ikinci tür cümle, onun hiçbir zaman bilemeyeceği bir şey hakkında konuşuyordu.
Osho'nun bu düşüncesini bir parça açmak gerekiyor, çünkü «kimseyi yargılama» gibi kolay bir öğüde dönüşebilir. Eylemi yargılamak serbest, hatta gerekli. Bir muhasebeci, bir faturadaki hatayı görmezden gelemez; bir müdür, işini yapmayan bir çalışanla konuşmak zorundadır. Osho'nun önerisi yargıyı tümden kaldırmak değil, onu ait olduğu yere, eyleme, geri çekmek. «Bu rapor geç geldi, bunu konuşalım» ile «bu kız tembel» arasında, bir iş ilişkisini sürdürmek ile bir insanı küçültmek arasındaki fark var.
Osho'nun yazılarında yargının bir başka yönü de vurgulanır: yargı yalnızca başkasına değil, insanın kendisine de yönelir. Bu, Sevim Hanım'ın o akşam yaşadığı şeyde açıkça görünüyor. Kapının önünden döndükten sonra ilk yaptığı şey kendini yargılamak oldu: «Ben kötü bir insanım. On beş yıldır arkadan konuşuyorum.» Bu cümle de bir varlık hükmü. Ve tıpkı başkalarına yönelttiği hükümler gibi, ona hiçbir şey göstermiyor, yalnızca bir yere oturtuyor; bu kez kendini basamağın en altına.
Osho'nun ayrımı burada da işe yarıyor. «Ben kötü bir insanım» yerine «Ben on beş yıldır her gün başkaları hakkında küçültücü cümleler kurdum» demek. Bu ikinci cümle daha az dramatik, ama çok daha kullanışlı; çünkü bir eylemi adlandırıyor ve eylemler değiştirilebilir. Bir varlık hükmü insanı ya kibirle ya utançla dondurur; bir eylem cümlesi ise bir sonraki adımı açık bırakır.
Bu noktada Osho'nun kendi hayatına dair bir hatırlatma yapmak yerinde olur: ABD'deki komününde, yöneticilerinin işlediği ve sonradan mahkemede kabul edilen suçlar vardı; onun öğretisini okurken bunu akılda tutmak gerekiyor. «Kimseyi yargılama» düşüncesi de bu bağlamda dikkatle okunmalı. Bir topluluğun içinde olan zararları görünür kılmak, liderleri sorgulamak, yanlış eylemleri adlandırmak gerekli bir şey; bunu «yargılamamak» adına susmak bir erdem olmaz. Eylemi yargılama özgürlüğü tam da bunun için korunmalı.
Ertesi gün saat üçte Sevim Hanım yine mutfağa gidiyor. Gamze ile Nilgün oradalar. Yeni bir konu açılıyor; muhasebeye yeni gelen genç bir adam, «çok sessiz, burnu havada galiba». Sevim Hanım bir an duruyor. Sonra şunu söylüyor: «Bilmiyorum, onunla hiç konuşmadım. Belki utangaçtır.» Gamze şaşırıyor, Nilgün omuz silkiyor. Konu değişiyor. Sevim Hanım o gün çayını sessizce içiyor. Kızı hakkında konuşulduğunu duyduğunu onlara söylemiyor; belki bir gün söyleyecek. Ama o mutfakta artık başka bir rol oynamaya başladığını hissediyor.
Bir hafta sonra muhasebedeki o sessiz genç adamla bir faturayı birlikte kontrol etmeleri gerekiyor. Konuşurken öğreniyor ki adam Hatay'dan gelmiş, depremde evini kaybetmiş, Bursa'da kimseyi tanımıyor. Burnu havada değil; yalnızca hâlâ yabancı bir şehirde nefesini toplamaya çalışıyor. Sevim Hanım o akşam eve dönerken, bir hafta önce mutfakta kurulmak üzere olan cümleyi düşünüyor. Söylenseydi, bu adam bir yükselme töreninin malzemesi olacaktı. Söylenmedi; çünkü biri, bir kez, bilmediğini kabul etmişti.
Öbür bilgeler
Rize'deki çay yamacında babasını yeniden tanıyan Utku'nun sohbetinde (LAO-K02.5), Zhuangzi her yargının bir köprünün üstünden verildiğini gösteriyordu. Osho o köprünün yüksekliğine bakıyor: yargılayan, kendini çoğu zaman yargıladığından daha yükseğe koyar. Zhuangzi duruşu, Osho ise duruşun hangi basamakta olduğunu soruyor.
Kayserili kayınpederin sohbetinde (STO-K02.5) Epiktetos «kötü yıkanıyor» yerine «aceleyle yıkanıyor» demeyi öğütlüyordu. Osho'nun «eylemi yargıla, varlığı yargılama» ayrımı aynı yere varıyor. İki öğretmen yüzyıllar ve kıtalar ötesinden aynı çizgiyi çekiyor: görülen davranış ile görülmeyen insan arasındaki çizgiyi.
Bugün bir kez dene
Bugün biri hakkında konuşurken, ya da içinden biri hakkında bir şey düşünürken, kurduğun cümlenin türüne bak. Bir eylem hakkında mı («dün toplantıya geç geldi»), yoksa bir insan hakkında mı («o hep böyle, saygısız»)?
İnsan hakkında bir cümle yakalarsan onu eylem cümlesine çevir. «Saygısız» yerine «selamımı almadı»; «tembel» yerine «bu hafta iki işi erteledi». Çevirirken cümlenin ne kadar küçüldüğüne ve ne kadar daha doğru olduğuna dikkat et. Ve kendine sor: bu cümleyi kurarken kendimi nereye koydum?
Akşam, kendine yönelttiğin bir yargıyı da aynı biçimde çevir: «ben kötüyüm» yerine «bugün şunu yaptım».
Yanında taşıyacağın soru
Bugün birini yargılarken, kendini hangi basamağa çıkardın?