İçeriğe geç

Stoacılar: Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ile · Zihin ve düşünce

Marulun fiyatı

Terazinin öbür kefesine kimi koyuyorsun?

1.227 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Nurcan kırk yaşında, Eskişehir'de bir devlet hastanesinin dahiliye servisinde on beş yıldır hemşire. Serviste herkes zor bir hastayı, karmaşık bir ilaç planını ya da gece yarısı kötüleşen birini önce ona sorar. Hastaların yakınları onun adını bilir. Kendisi de bu işi iyi yaptığını bilir.

Bu bahar sorumlu hemşirelik kadrosu boşaldı. Nurcan bir an bile kendisinden başkasının seçileceğini düşünmedi. Seçilen Selda oldu: servise dört yıl önce gelmiş, işini fena yapmayan ama özellikle de öne çıkmayan bir meslektaş. Herkesin bildiği bir şey vardı ama kimse yüksek sesle söylemezdi: Selda başhekimin odasına sık uğrar, yardımcısının doğum günü kutlamalarını hiç kaçırmaz, toplantılarda yöneticilerin önerilerini ilk o över, hastane etkinliklerinin fotoğraflarında hep ön sırada durur.

Nurcan haberi duyduğu gün bir şey söylemedi. Ama o günden beri her sabah servise girdiğinde gözü Selda'nın yakasındaki yeni kartta. Kafasında bir hesap dönüp duruyor: ben on beş yıl, o dört yıl; ben her gece nöbetinde, o her kutlamada. Eşine anlatırken sesi titriyor: «Ben hastalarla uğraşırken o koridorlarda gezdi. Şimdi benim amirim.» Eşi «Sen de biraz görün» diyor. Nurcan bu cümleye daha da kızıyor.

Bilgenin kapısı

Epiktetos'un öğrencisi Arrianos'un derlediği el kitabında bir bölüm, Nurcan'ın durumunu neredeyse kelimesi kelimesine anlatır. Epiktetos şöyle sorar: bir ziyafette, bir selamlaşmada, bir sohbete çağrılmada senden önce başkası mı tercih edildi? Bunlar iyiyse, ona nasip olduğu için sevinmelisin; kötüyse, sana nasip olmadı diye üzülme. Sonra işin asıl mantığını açar:

«Marul kaça satılıyor? Diyelim bir obolosa. Bir başkası bir obolos ödeyip marulu alırsa ve sen ödemeyip marulsuz kalırsan, onun senden daha avantajlı olduğunu sanma. Çünkü onun marulu varsa, senin de vermediğin obolosun var.»

Epiktetos bu ziyafetin fiyatını da açıkça söyler: o akşam yemeği övgüyle satılır, yanında bulunmakla satılır. Fiyatı ödemek istemeyip malı almak isteyen, haksız ve akılsızdır.

Bakmadığın yer

Karşılaştırmada kendimizi haksızlığa uğramış bulduğumuzda, genellikle yalnızca karşı kefedeki kazanca bakarız. Selda'nın kartı, unvanı, odası, maaş farkı. Bunları görür, kendi kefemizin boş olduğunu düşünürüz. Hesap şöyle kurulur: onun bir şeyi var, benim yok. Bu hesabın içinde yalnızca bir kalem görünür: sonuç. Sonuca giden yol, o yolda ödenen bedeller, vazgeçilen şeyler terazinin dışında kalır. Bu yüzden karşılaştırma çoğu zaman bir vitrine bakmaya benzer; camın arkasındaki ürün görünür, etiketi görünmez.

Epiktetos'un marul hesabı bu terazinin eksik kurulduğunu gösteriyor. Karşı kefede marul varsa, senin kefende de obolos var. Selda bir şey aldı ama karşılığında bir şey ödedi: kutlamalara giden akşamlarını, istemese de söylenen övgüleri, başhekimin kapısında geçen dakikaları. Nurcan bunları ödemedi. Ödemediği şey hâlâ onda: o akşamlar, o sözler, o dakikalar. Ve en önemlisi, sevmediği birini övmemiş olmanın rahatlığı.

Epiktetos bölümün sonunda bunu açıkça yazar: akşam yemeğinin yerine hiçbir şeyin yok mu? Var: övmek istemediğin birini övmemek, onun uşaklarının küstahlığına katlanmamak. Nurcan'ın kefesi boş değil. Yalnızca orada duran şey, bir kart gibi yakaya takılıp gösterilemiyor. Kimse onu tebrik etmiyor, kimse fotoğrafını çekmiyor; ama her akşam eve, kendine yabancılaşmadan dönüyor.

Bu bakışın gözden kaçan yanı, Nurcan'ı bir seçimle yüz yüze getirmesi. Epiktetos Selda'yı kınamıyor. Ziyafetin fiyatını ödemenin ahlaksız olduğunu da söylemiyor; hatta «işine geliyorsa öde» diyor. Söylediği, iki şeyi birden istemenin akılsızlık olduğu: hem fiyatı ödememek hem malı almak. Nurcan'ın öfkesinin bir kısmı bu çifte istekten geliyor. Kutlamalara gitmek, övgü dağıtmak istemiyor; bunda haklı da olabilir. Ama o fiyatla satılan şeyi de istiyor. Eşinin «sen de biraz görün» cümlesine kızması belki de bu yüzden: o cümle, Nurcan'ın ödemeyi reddettiği fiyatı hatırlatıyor.

Derinleşme

Bu hesap ilk okuyuşta soğuk, hatta kinik gelebilir. Terfi gerçekten bir marul mu? Liyakatin hiç önemi yok mu? Nurcan'ın on beş yıllık emeği hiçbir şey ifade etmiyor mu? Bu itirazlar haklı ve Epiktetos'un bölümü onları ortadan kaldırmıyor. Kurumlar bazen adil işlemez; kayırmacılık gerçek bir sorundur ve ona karşı çıkmak, şikâyet yollarını kullanmak, adil ölçütler için uğraşmak bir erdem olabilir. Epiktetos'un sorusu başka bir yere bakıyor: Nurcan'ın elinde olan ne, olmayan ne?

Selda'nın seçilmesi Nurcan'ın elinde değildi. Başhekimin kimi sevdiği, kime yakın durduğu da değil. Elinde olan, kendi fiyat listesi: neyi hangi bedelle almaya razı, neyi hiçbir bedelle almayacak. Bu listeyi açıkça yazdığında belki şunu görecek: hemşireliği seviyor, hastalarının yanında olmayı, gece nöbetinde bir hastayı kurtarmayı seviyor. Sorumlu hemşirelik ise daha çok toplantı, daha çok yönetim, daha çok koridor demek. Belki bu kartı gerçekten istiyor, belki yalnızca başkasının yakasında görünce istedi.

Marcus Aurelius kendi defterine aynı dikkati kısa bir cümleyle yazar: komşusunun ne dediğine, ne yaptığına, ne düşündüğüne bakmayıp yalnızca kendi yaptığının adil ve temiz olmasına bakan, ne çok sıkıntıdan kurtulur.

Nurcan'ın her sabah Selda'nın kartına bakması, Marcus'un sözünü ettiği sıkıntının ta kendisi. Her bakışta hesap yeniden kuruluyor, her bakışta öfke yeniden doğuyor. Oysa o dakikalarda serviste bir hasta bekliyor, bir ilaç planı bekliyor, bir stajyer hemşire soru sormak için cesaret topluyor. Nurcan'ın gözü karttayken, kendi işinin adil ve temiz olmasına ayıracağı dikkat de azalıyor.

Epiktetos'un bir önceki bölümde söylediği bir şey de buraya bağlanıyor. Biri ona «devlette ne yerim olacak?» diye sorar. Epiktetos cevap verir: dürüstlüğünü ve onurunu koruyarak tutabileceğin her yer. Demircinin ayakkabı, ayakkabıcının silah yapması gerekmez; herkes kendi işini tam yapsa yeter.

Nurcan'ın servisteki yeri, kimsenin yakasında görünmese de, tam olarak böyle bir yer. Onuru ve dürüstlüğüyle tuttuğu bir yer. Selda'nın kartı bu yeri ondan almadı. Yalnızca Nurcan, başka birinin yerine bakarken kendi yerini bir süre göremez oldu.

Birkaç hafta sonra Nurcan bir akşam oturup Epiktetos'un önerdiği şeyi yapıyor: kendi fiyat listesini yazıyor. İlk satıra şunu koyuyor: «Sevmediğim birini övmem.» İkinci satıra: «Gece nöbetini bırakmam.» Üçüncü satırda duraksıyor; sonra yazıyor: «Yönetim istiyorsam, bunu açıkça söylerim; başhekimin kapısında beklemeden, bir dilekçeyle.» Liste kısa. Ama o akşam Selda'nın kartı aklına ilk kez gelmiyor.

Öbür bilgeler

Antalyalı diş hekiminin bir günde üç kez terazi kurduğu sohbette (BUD-K02.3), Buda «eşitim» düşüncesini de bir yanılgı sayıyor ve teraziyi bütünüyle bırakmayı öneriyordu. Epiktetos ise teraziyi bırakmıyor; onu doğru kurmayı öğretiyor. Karşı kefede marul varsa, senin kefende de obolos olduğunu görmek. İki yol farklı, ama ikisi de aynı yanılgıyı hedefliyor: yalnızca başkasının kazancına bakmak.

Terzi Rıza Usta'nın uykusuz gecesindeki gibi (STO-K02.1), burada da Stoacı öğüdün ilk adımı bir ayrım: elinde olan ve olmayan. Rıza Usta ceketin geri gelmesini değil, ona eklediği hükmü değiştirebilirdi. Nurcan da Selda'nın seçilmesini değil, kendi fiyat listesini değiştirebilir.

Bugün bir kez dene

Bugün seni kıskandıran ya da haksızlığa uğramış hissettiren bir karşılaştırmayı seç. Başkasının elinde olan şeyi bir kâğıdın sol tarafına yaz.

Sağ tarafa Epiktetos'un sorusunu yaz: bu şey hangi fiyatla satıldı? O kişi onu almak için ne ödedi? Zaman, övgü, yakınlık, risk, emek, belki bir şeyden vazgeçmek.

Sonra kendine sor: bu fiyatı ödemeye razı mıyım? Razıysan, onu açıkça ve kendi değerlerinle ödemenin bir yolunu düşün. Razı değilsen, ödemediğin fiyatın hâlâ sende olduğunu fark et ve onu bir cümleyle yaz.

Yanında taşıyacağın soru

Kıskandığın şeyin fiyatını, gerçekten ödemek ister miydin?