Açılış
Alper otuz altı yaşında, Antalya'da kendi muayenehanesini işleten bir diş hekimi. İki koltuk, bir asistan, mahallede iyi bir ün. On yıl önce fakülteden mezun olduğunda hayal ettiği hayat aşağı yukarı buydu.
Bir salı sabahı, hastalar gelmeden önce telefonunu açıyor. Fakülteden sınıf arkadaşı Kerim üçüncü kliniğini açmış; kurdele kesilirken çekilmiş bir fotoğraf. Alper'in midesi kasılıyor. Kahvesi soğuyor. «Ben hâlâ iki koltukla uğraşıyorum» diye düşünüyor.
Öğle arasında aynı sınıftan Gizem'in paylaşımını görüyor: o da bir muayenehane açmış, Alper'inkine çok benzer bir yerde, iki koltukla. Alper bir rahatlama hissediyor. «En azından yalnız ben değilim. Aynı yerdeyiz.»
Akşam eniştesiyle yemekteler. Eniştesi işsiz kalmış, yeni bir iş arıyor. Alper ona yardım etmek istiyor, gerçekten istiyor. Ama yemeğin bir yerinde içinde küçük, utandığı bir şey kıpırdıyor: bir tür rahatlık, hatta bir tür hoşnutluk. O gece yatarken Alper bir şeyi fark ediyor: bugün üç kez terazi kurmuş. Sabah kefede aşağıda, öğlen dengede, akşam yukarıdaydı. Ve hiçbirinde gerçekten huzurlu değildi.
Bilgenin kapısı
Konu konu dizilmiş konuşmaların toplandığı Saṃyutta'da Buda, Soṇa adında bir ev sahibiyle konuşur. Ona, insanın kendini başkalarıyla nasıl tarttığını anlatır. Bazı keşişler ve brahmanlar, der, gelip geçici olan bedene, duyguya, algıya, iradeye, bilince dayanarak kendilerini üç biçimde görürler:
«‹Ben daha iyiyim› ya da ‹ben eşitim› ya da ‹ben daha aşağıyım›. Bu, olanı olduğu gibi görememekten başka nedir?»
Sutta Nipāta'nın eski şiirlerinden birinde aynı üçlü bir öğüt olarak yeniden belirir. Bir keşiş, bildiği şeyler yüzünden kibirlenmemelidir:
«Bununla kendini büyütmesin; kendini daha iyi, daha aşağı ya da benzer saymasın.»
Bakmadığın yer
Karşılaştırmanın zararından söz ettiğimizde genellikle tek bir yöne bakarız: kendini başkasından aşağı görmek. Başkasının başarısı karşısında küçülmek, kıskanmak, yetersiz hissetmek. Çare olarak da çoğu zaman şu söylenir: kendini başkasıyla değil, kendinle karşılaştır; ya da herkesin kendi yolu var, sen de değerlisin. Kendini aşağı gören birinin dengeye gelmesi, sorunun çözülmesi sayılır.
Buda'nın üçlüsü bu resmin tam ortasına bir taş atıyor. «Ben daha aşağıyım» bir yanılgıysa, «ben daha iyiyim» de bir yanılgı; buraya kadar şaşırtıcı değil. Ama «ben eşitim» de aynı listede. Alper'in öğle arasındaki rahatlaması, Gizem'le aynı yerde olduğunu görmesi, karşılaştırmadan kurtuluş değil, karşılaştırmanın bir başka biçimiydi. Terazi hâlâ kuruluydu; yalnızca kefeler o an dengedeydi.
Bu, karşılaştırmaya bakışı kökünden değiştiriyor. Mesele kefelerin nasıl durduğu değil, terazinin kendisi. Alper sabah aşağıda olduğu için mutsuzdu, öğlen eşit olduğu için rahatladı, akşam yukarıda olduğu için hoşnut oldu. Üç farklı duygu, ama üçü de aynı soruya bağlı: ben başkasına göre neredeyim? Bu soru sorulduğu sürece Alper'in huzuru, başka birinin paylaşımına, başka birinin işine, başka birinin talihsizliğine bağlı kalıyor. Kerim yarın dördüncü kliniği açarsa sabahki sıkıntı geri gelecek; Gizem büyürse öğleki rahatlık bozulacak.
Akşamki hoşnutluk ise belki en rahatsız edici olanı. Alper eniştesine gerçekten yardım etmek istiyordu ve bu dilek sahteydi demek haksızlık olur. Ama aynı kalpte, terazinin yukarı kefesinde olmanın küçük bir tatlılığı da vardı. Buda'nın listesi bu tatlılığı da adlandırıyor ve onu bir ahlak kusuru gibi değil, bir görme kusuru gibi ele alıyor: olanı olduğu gibi görememek. Bu ayrım Alper'i kendini suçlamaktan da kurtarıyor. Kötü bir insan olduğu için değil, terazi kurmaya alışmış bir zihni olduğu için o hoşnutluğu duydu. Suçluluk da aslında bir başka terazi olurdu: «iyi insanlar böyle hissetmez, demek ben onlardan aşağıyım.» Buda'nın önerisi kefeleri yeniden dizmek değil, teraziyi fark etmek.
Derinleşme
Peki olanı olduğu gibi görmek ne demek? Soṇa'ya yapılan konuşma, üçlünün neye dayandığını söylüyor: gelip geçici olana. İnsan kendini başkasıyla, bedeni, duygusu, algısı, iradesi, bilinci üzerinden tartar. Ve bunların her biri değişir. Alper'in iki koltuğu, Kerim'in üç kliniği, eniştesinin işsizliği; hepsi bugünün fotoğrafı. On yıl önce Kerim kredi borcu yüzünden uyuyamazken Alper rahattı; on yıl sonra kim nerede olacak, kimse bilmiyor. Terazi gelip geçici şeylerle kurulduğu için hep sallanır.
Konuşmanın devamında Buda Soṇa'ya her bir unsur için aynı soruyu sorar: bu kalıcı mı, gelip geçici mi? Gelip geçici olan doyurucu mudur? Gelip geçici, değişmeye mahkûm bir şeyi «bu benim, bu benim, bu benim özüm» diye görmek doğru mudur? Bu sorular burada ayrıntısıyla açılmıyor, ama Alper için anlamı açık: kurduğu her terazinin bir kefesinde kendisi, öbüründe başkası duruyor ve iki kefedeki şeyler de, klinikler, unvanlar, işler, durmadan değişiyor. Değişen şeyler üzerine kurulu bir sıralama, huzurun dayanağı olamaz.
Sutta Nipāta'daki şiir aynı fikri bir imgeyle tamamlar. Kendi içinde dingin olan keşiş, huzuru başkasından aramaz; içte dingin olan için alınacak bir şey yoktur, bırakılacak bir şey nereden olsun? Ve şiir şöyle devam eder: okyanusun ortasında dalga yükselmez, durgun kalır; kıpırdamayan da öyle durgundur.
«Huzuru başkasından aramamak» cümlesi Alper'in salı gününü tek satırda özetliyor. Sabah huzursuzluğunu Kerim'den aldı, öğlen rahatlamasını Gizem'den, akşam hoşnutluğunu eniştesinden. Gün boyu huzurunu başkalarından topladı. Okyanus benzetmesi bunun tersini gösteriyor: dalga kıyıda, rüzgârın ve kayaların karşılaştığı yerde yükselir. Ortada, derinde, karşılaşılacak bir şey yokken su durgundur.
Bu, Alper'in hırssız bir hayata çekilmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Belki üçüncü bir koltuk istiyor, belki istemiyor. Buda'nın sorusu bu isteğin kaynağına bakmayı öneriyor: Alper üçüncü koltuğu işi büyüsün, daha çok hastaya bakabilsin diye mi istiyor, yoksa Kerim'in fotoğrafındaki kurdelenin yanında küçük görünmemek için mi? Aynı koltuk, iki ayrı terazide iki ayrı ağırlık taşıyor. Birincisinde koltuk bir iş aracı; hastaların bekleme süresi kısalır, Alper daha az aceleyle çalışır. İkincisinde koltuk bir gösterge; Kerim'in fotoğrafına verilen bir cevap. Birincisi koltuk kurulunca biter. İkincisi hiç bitmez, çünkü Kerim'in her yeni fotoğrafı yeni bir koltuk ister.
Bir hafta sonra Alper bir deneme yapıyor. Telefonda fakülte arkadaşlarının paylaşımlarına baktığında, içinden hangi kefede olduğunu söylüyor: «aşağı», «eşit», «yukarı». Sadece adlandırıyor. Üçüncü gün bir şeyi fark ediyor: her adlandırmada midesinde bir kıpırtı var, ister aşağı ister yukarı olsun. Terazinin kendisi yorucu. Dördüncü gün uygulamayı telefondan kaldırmıyor, ama sabah hastalardan önce açmayı bırakıyor. O sabah ilk hastası, yıllardır diş hekiminden korkan yaşlı bir kadın. Alper onunla on dakika fazladan konuşuyor. Kadın giderken teşekkür ediyor. O an hiçbir terazi kurulmamış. Alper yalnızca önündeki insana bakıyor; o birkaç dakika boyunca kimseyle yarışmıyor, yalnızca bir hastanın korkusunu yatıştırmaya çalışıyor.
Öbür bilgeler
«Düşünce sen misin?» sorusunun Buda'yla konuşulduğu sohbette (BUD-K02.1), zihin bir dalı bırakıp hemen öbürünü yakalayan bir maymun gibiydi; hiç durmadan bir şeye tutunuyordu. Karşılaştırma bu tutunmanın en sinsi biçimlerinden biri: her dal başka birinin hayatı, ve maymun her dalda kendi yerini ölçüyor.
Kayısı bahçesi için ayaz gecelerinde uyanan çiftçinin sohbetinde (BUD-K02.2) hazırlık ile prova ayrılıyordu. Karşılaştırmada da benzer bir ayrım yapılabilir: başkasından bir şey öğrenmek bir hazırlık olabilir; başkasıyla kendini tartmak ise bir provadır, hep aynı sahneyi yeniden oynayan.
Bugün bir kez dene
Bugün kendini biriyle karşılaştırdığın her anı yakala. Bir paylaşım, bir sohbet, bir haber, bir aile toplantısı olabilir.
Her seferinde içinden yalnızca hangi kefede olduğunu söyle: «aşağı», «eşit» ya da «yukarı». Yargılama, düzeltmeye çalışma; yalnızca adlandır.
Akşam saydıklarına bak. Hangisi en çok çıktı? «Eşit» dediğin anlarda gerçekten huzurlu muydun, yoksa yalnızca bir an için rahatlamış mıydın?
Son olarak gün içinde terazinin hiç kurulmadığı bir anı hatırla. O anda ne yapıyordun? Kimin yanındaydın, dikkatin neredeydi?
Yanında taşıyacağın soru
Bugün huzurunu hangi kefeden almaya çalıştın?