Açılış
Rıza Usta altmış bir yaşında, Bursa'da, Tahtakale'nin arka sokaklarından birinde otuz beş yıldır terzilik yapıyor. Dükkânı küçük ama müşterisi sadık; kimi takım elbisesini düğünü için, kimi emekliliğinin ilk günü için ondan diktiriyor. Yanında on dokuz yaşında bir çırak var, Emre.
Geçen salı bir müşteri, yeni diktirdiği ceketi geri getirdi. Kibar ama açık konuştu: «Usta, omuzlar olmamış, kollar da çekiyor.» Rıza Usta ceketi aldı, provayı yeniden yaptı, müşteri gitti. Mesele orada kapanabilirdi.
Kapanmadı. O akşam dükkânı kilitlerken içinden bir ses konuştu: «Ellerin artık eskisi gibi değil.» Eve yürürken cümle büyüdü: «Gözlerin de zayıfladı. Bu ceket ilk değil, sadece ilk geri gelen.» Yemekte karısıyla konuşurken aklı dükkânın kepenginin son kez inişindeydi; gece yatakta Emre'nin başka bir ustanın yanına geçtiğini, müşterilerin birer birer azaldığını, emekliliğin bir yenilgi gibi geldiğini gördü. Sabaha karşı Rıza Usta kendini, otuz beş yılını tek bir geri gelen cekete teslim etmiş bir adam olarak buldu. Ve en garibi, bütün bu düşüncelerin ona kendi sesiyle, en derin hakikat gibi konuşmasıydı.
Bilgenin kapısı
Epiktetos, Roma'da köle olarak doğmuş, sonra azat edilmiş ve Nikopolis'te bir okul kurmuş bir Stoacı hocadır. Kendisi yazı bırakmamıştır; sözlerini öğrencisi Arrianos kaydetmiştir. Bu kayıtların kısa el kitabı olan Encheiridion'un ilk bölümü, bütün Stoacı eğitimin kapısı sayılabilecek bir öğütle biter:
«Her hoş olmayan görünüşe hemen şunu diyebilmeye çalış: ‹Sen yalnızca bir görünüşsün, hiç de göründüğün şey değilsin.›»
Burada «görünüş» diye karşıladığımız sözcük Yunanca phantasia'dır: zihne gelen izlenim, bir şeyin bize nasıl göründüğü. Epiktetos'a göre görünüşün gelmesi elimizde değildir; ama ona onay verip vermemek elimizdedir. Söylevler'de bu ayrımı bir sahneye çevirir:
«Önce görünüşün hızına kapılma; ona de ki: Görünüş, biraz bekle; kim olduğunu, ne hakkında olduğunu göreyim; seni bir sınayayım.»
Bakmadığın yer
Bir düşünce aklımıza geldiğinde, onu genellikle bir rapor gibi okuruz. Zihin dünyaya bakmış, bir şey görmüş ve bize bildiriyor: ellerin zayıfladı, işin bitiyor. Raporu yazanın biz olduğumuzu düşündüğümüz için ona güveniriz. Bir düşünceyle tartışmak, kendi gözlerimizden şüphe etmek gibi gelir.
Epiktetos'un ayrımı bu raporun içine bir eşik koyuyor. Zihne gelen şey henüz bir hüküm değil, bir görünüştür. Hüküm ancak biz ona onay verdiğimizde doğar. Rıza Usta'nın gecesi tam bu eşiğin atlanmasıyla geçti. «Ellerin eskisi gibi değil» bir görünüştü. Rıza Usta onu sınamadan kabul etti, ve kabul edilen her görünüş bir sonrakine kapı açtı. Epiktetos aynı bölümde bunun nasıl işlediğini de anlatır: görünüşün seni sürüklemesine, ardından gelecek şeylerin canlı resimlerini çizmesine izin verme; izin verirsen seni istediği yere götürür.
Rıza Usta'nın gece gördüğü kepenk, giden çırak, azalan müşteriler tam olarak bu canlı resimlerdi. Hiçbiri olmamıştı. Olan tek şey, bir ceketin geri gelmesiydi.
Burada gözden kaçan şey, Epiktetos'un düşünceyi yok saymayı önermediğidir. «Görünüş, biraz bekle» diyor; «git» demiyor. Görünüşün bir bilgi taşıması mümkün. Belki Rıza Usta'nın gözleri gerçekten zayıflamıştır; belki bir gözlükçüye gitmesi gerekir. Sınamak, görünüşü kovmak değil, onu kapıda tutup kim olduğunu sormaktır. Sorun, sınanmamış bir görünüşün içeri girip evin sahibi gibi konuşmaya başlamasıdır.
Bu ayrım bize yeni bir soru da bırakıyor. Düşünceyle aramıza bir mesafe koyabiliyorsak, o mesafenin öbür ucunda duran kim? Epiktetos bu soruya açık bir cevap veriyor.
Derinleşme
Söylevler'in ilk bölümünde Epiktetos insanın yetilerini tek tek sayar. Dil bilgisi neyin doğru yazıldığını söyler, ama bir dosta mektup yazıp yazmamak gerektiğini söylemez. Müzik bir ezgiyi yargılar, ama şimdi şarkı söylemenin yerinde olup olmadığını söylemez. Bunu söyleyen başka bir yetidir:
«Hem kendini hem başka her şeyi gözden geçiren yeti. Bu yeti nedir? Akıl yetisidir; aldığımız yetiler içinde kendini inceleyen, ne olduğunu, ne gücü olduğunu soran yalnızca odur. Görünüşleri yargılayabilen yetidir.»
Stoacıların cevabı bu yüzden net: düşünceyi gören, görünüşleri yargılayan akıl yetisidir. Rıza Usta'nın gecesinde bu yeti uyuyordu; görünüşler birbiri ardına onaylanıyor, kimse onlara «bekle» demiyordu. Ama aynı yeti sabah dükkânda iş başındaydı: kumaşa bakıp ölçünün nerede kaydığını gören, provada omzu düzelten yeti. Rıza Usta her gün kumaşa yaptığını kendi düşüncelerine yapmamıştı.
Epiktetos, Söylevler'in üçüncü kitabında bu sınamanın gündelik bir alıştırmasını verir. Nasıl ki safsatalı sorulara karşı çalışırız, der, görünüşlere karşı da her gün çalışmalıyız; çünkü onlar da bize soru sorar. Örneklerinin dili kuru ve kısadır: «Gemin battı. Ne oldu? Gemin battı. Başka? Hiçbir şey.»
Bu kuruluk ilk okuyuşta soğuk gelebilir. Epiktetos'un örnekleri ağırdır ve acıyı hafife alıyor gibi durur. Ama alıştırmanın işi acıyı inkâr etmek değil, olanla eklenen arasındaki sınırı çizmektir. Rıza Usta'nın gecesine uygulayınca bu sınır kendiliğinden beliriyor. «Bir ceket geri geldi. Ne oldu? Bir ceket geri geldi. Başka? Omuzlar ve kollar düzeltilecek.» Bunun ötesindeki her şey, giden ustalık, kapanan kepenk, terk eden çırak, gece eklenmişti.
Marcus Aurelius aynı kavrayışı kendi defterine daha da sıkıştırarak yazar: kanaatini kaldır, «zarar gördüm» şikâyeti de kalkar; o şikâyeti kaldır, zarar da kalkar.
Marcus'un cümlesi kısa ama kolay değil; sanki bir anahtarı çevirmek yeterliymiş gibi okunur. Oysa Epiktetos bunun bir alıştırma olduğunu ısrarla söyler: her yeti, ona karşılık gelen eylemlerle korunur ve büyür; otuz gün okumayan iyi okuyamaz. Görünüşe «bekle» demek de böyledir. Rıza Usta bunu bir gecede öğrenmeyecek. Ama ertesi sabah, dükkânı açarken aklına yine «ellerin eskisi gibi değil» geldiğinde, bir anlığına durup «sen bir görünüşsün» diyebilirse, otuz beş yıllık mesleğinin en eski becerisini yeni bir kumaşa uygulamış olur: ölçmeden kesmemek.
Öbür bilgeler
Buda'nın ormanda dal değiştiren maymunu (BUD-K02.1) aynı soruyu sorup başka bir yere varıyordu: Buda düşünceyi gören bir «ben» önermiyor, düşünülende yalnızca düşünüleni bırakıyordu. Epiktetos ise görenin adını koyuyor: akıl yetisi. Biri tanığı da bırakmayı, öbürü tanığı eğitmeyi öğütlüyor; ama ikisi de aynı ilk adımı atıyor: gelen düşünceyi hemen «ben» saymamak.
Sokrates'in Savunma'daki işareti (SOK-K01.3) yalnızca «dur» diyordu. Epiktetos'un «görünüş, biraz bekle» cümlesi bu durdurmanın insanın kendi eline verilmiş hâli gibi: işaretin gelmesini beklemeden, her görünüşün önüne kendin bir eşik koymak.
Bugün bir kez dene
Bugün seni sarsan bir düşünce geldiğinde, kendine Epiktetos'un cümlesini söyle: «Görünüş, biraz bekle; kim olduğunu göreyim.»
Sonra onu Söylevler'deki gibi kuru bir soruyla sına. «Ne oldu?» sorusuna yalnızca olanı yaz; tek bir cümleyle. «Başka?» sorusuna da yalnızca olanın gerçek devamını.
Akşam iki listeyi yan yana koy: olan şeyler ve gece ya da gün içinde onlara eklenen resimler. Eklenen resimlerden birini seç ve sor: bu bir bilgi mi taşıyor, yoksa yalnızca beni bir yere mi sürüklüyor?
Yanında taşıyacağın soru
Bugün hangi düşünceye, kim olduğunu sormadan kapını açtın?