Açılış
Şenol elli bir yaşında. Denizli'nin Babadağ ilçesinde, altmış kişinin çalıştığı bir dokuma atölyesinde yirmi altı yıldır tezgâh başında. Dokuz yıldır da işyeri temsilcisi. Atölyede bir şey olacaksa, mesai sonunda yemekhanede bir toplantı yapılır ve o toplantıda konuşan Şenol'dur.
Şenol konuşmayı bilir. Patronla ne görüştüğünü, yeni vardiya düzeninin ne getireceğini, sigorta primlerinin nasıl hesaplandığını tek tek anlatır. Hazırlanarak gelir; cebinde notları olur. Toplantılar çoğu zaman kırk dakika sürer ve bu kırk dakikanın otuz beşinde Şenol konuşur. Sonunda «Sorusu olan?» diye sorar. Kimse sormaz. Herkes dağılır.
Bu sonbahar, atölyenin en büyük alıcısı olan bir otel zinciri siparişlerini yarıya indirdi. Patron Mestan Bey, Şenol'a iki seçenek sundu: ya bir vardiya kapanacak ve on beş kişi çıkarılacaktı, ya da herkes üç ay boyunca kısa çalışmaya geçecekti, maaşlar ona göre düşecekti. Kararı çalışanlarla konuşup bir hafta içinde bildirmesini istedi.
Şenol o gece evde iki saat not hazırladı. Her seçeneğin hesabını çıkardı, kimin ne kaybedeceğini yazdı, kendi önerisini de en sona koydu: kısa çalışma. Ertesi akşam yemekhanede kırk beş dakika konuştu. Sonunda «Sorusu olan?» dedi. Kimse konuşmadı. Ama ertesi gün, tezgâhların arasında, çay ocağında, servis minibüsünde herkes konuşuyordu. Gençler, kısa çalışmanın yaşlıları koruduğunu söylüyordu; yaşlılar, gençlerin nasılsa başka iş bulacağını. Dördüncü gün iki dokumacı, Onur ile Saime Abla, tezgâh başında birbirine bağırdı.
Bilgenin kapısı
Hoca'ya atfedilen en eski fıkralardan birinde, Hoca kürsüye çıkar ve cemaate bir soru sorar:
«Ey müminler, size ne söyleyeceğimi biliyor musunuz?» Cemaat «Bilmiyoruz» der. Hoca «Bilmediğiniz şeyi size ne söyleyeyim?» deyip iner. Bir başka gün çıkar, aynı soruyu sorar; cemaat bu kez «Biliyoruz» der. Hoca «Madem biliyorsunuz, ben size ne söyleyeyim?» deyip yine iner. Cemaat dağılırken birbirine sorar: «Bilenlerimiz kim, bilmeyenlerimiz kim?» Hoca üçüncü kez kürsüye çıkar: «Kardeşler, size ne söyleyeceğimi sorduğumda bazınız biliyoruz dedi, bazınız bilmiyoruz. Şimdi bilenler, bilmeyenlere anlatsın.»
Fıkra çoğu zaman Hoca'nın tembelliğine ya da kurnazlığına gülünerek anlatılır. Ama ikinci gün kürsüden inişinin bir sonucu var: cemaat dağılırken ilk kez birbiriyle konuşuyor. Hoca'nın üçüncü gün söylediği tek cümle de bir bilgi vermiyor; konuşmanın yönünü kürsüden cemaatin içine çeviriyor. Hoca'nın konuşması burada bir anlatım değil, bir harekete geçirme.
Bakmadığın yer
Şenol'un konuşmalarında bir eksik yoktu; aksine fazlası vardı. Hesapları doğruydu, notları düzenliydi, önerisi de makuldü. Dokuz yıldır temsilci seçilmesinin bir nedeni buydu: kimse onun kadar iyi anlatamıyordu. Konuşmak onun işiydi ve işini iyi yapıyordu.
Ama Hoca'nın fıkrası, Şenol'un bakmadığı bir şeyi gösteriyor. Şenol konuşmayı bilgiyi bir yerden bir yere taşımak sanıyordu: patronun masasından yemekhanenin masalarına. Bu taşımayı ne kadar eksiksiz yaparsa o kadar iyi bir temsilci olacağını düşünüyordu. Oysa yemekhanede konuşan tek kişi oydu. Altmış kişi kırk beş dakika boyunca dinlemiş, ama hiçbiri bir diğerine tek kelime söylememişti.
Asıl konuşma ertesi gün başladı, ama Şenol'un olmadığı yerlerde: çay ocağında, minibüste, tezgâh aralarında. Ve orada kimse hesap yapmıyordu. Gençler yaşlıların, yaşlılar gençlerin ne kaybedeceğini tahmin ediyordu; çünkü kimse karşısındakine kendi durumunu doğrudan anlatmamıştı. Şenol'un kusursuz konuşması, insanların birbirine konuşması gereken yeri doldurmuştu. Herkes Şenol'u dinlemiş, kimse birbirini dinlememişti.
Bir de «Sorusu olan?» cümlesi vardı. Kırk beş dakikalık bir konuşmanın sonunda sorulan bu soru, bir davet gibi görünüyordu ama değildi. Her şeyi bilen birinin karşısında soru sormak, bilmediğini ilan etmek demekti. Atölyede kimse altmış kişinin önünde «Ben kısa çalışma ne demek anlamadım» demek istemezdi. Hoca'nın sorusu ise tersini yapıyordu: önce «Biliyor musunuz?» diye soruyor, cemaati kendi bilgisiyle yüzleştiriyordu.
Saime Abla ile Onur'un kavgasında, ikisi de Şenol'un hesabını tekrar ediyordu, ama birbirinin yerine. Saime Abla yirmi iki yıllık dokumacıydı ve 2001 krizinde atölyenin aylarca yarım gün çalıştığını, kimsenin çıkarılmadan o kışın atlatıldığını hatırlıyordu. Onur ise iki yıllıktı; kirada oturuyordu, maaşı yüzde kırk düşerse kirayı ödeyemeyecekti. İkisinin bildiği şey de Şenol'un notlarında yoktu. Ve ikisi de bunu yemekhanede söylememişti, çünkü yemekhanede söz Şenol'undu.
Şenol bu kavgayı duyunca önce kendine kızdı: bu kadar açık anlatmıştı, nasıl anlaşılmazdı? Sonra Saime Abla'nın yanına gitti ve ilk kez ne düşündüğünü sordu. Saime Abla ona 2001'i anlattı. Şenol o kışı hatırlıyordu; ama o yıllarda yeni girmişti ve o kışın nasıl atlatıldığını hiç sormamıştı.
Derinleşme
Hoca'ya atfedilen bir başka fıkra, konuşmanın bir başka yüzünü gösterir:
Bir gece yarısı Hoca'nın kapısının önünde bir gürültü kopar. Hoca karısına «Kalk, bir mum yak, gidip bakayım» der. Karısı «Sen içeride kal» dese de Hoca yorganı omzuna alıp dışarı çıkar. Oradakilerden biri yorganı kapıp kaçar. Hoca titreyerek içeri girer; karısı gürültünün sebebini sorunca şöyle der: «Bizim yorgan içinmiş. Yorganı alınca gürültü hemen kesildi.»
Şenol'un ilk dürtüsü, Saime Abla ile Onur'un kavgasına girip ikisine de durumu yeniden, daha açık anlatmaktı. Bu, yorganı omuza alıp gürültüye koşmaktı. Temsilcinin her tartışmaya girip son sözü söylemesi, tartışmanın konusunu kendisine çevirir. Gürültü bir süre sonra kararın kendisiyle değil, Şenol'un kimden yana olduğuyla ilgili olurdu. Hoca'nın yorganı gibi, Şenol'un itibarı da kapının önünde kapılıp giderdi.
Şenol kavgaya girmedi; onun yerine bir toplantı daha istedi. Cuma günü yemekhanedeki ikinci toplantıyı üç cümleyle açtı: «Patronun iki seçeneğini biliyorsunuz. Bu atölyede 2001 kışını yaşamış olanlar var, yaşamamış olanlar var. Yaşayanlar, yaşamayanlara o kışı anlatsın.» Sonra bir sandalyeye oturdu.
İlk beş dakika kimse konuşmadı. Sonra Saime Abla kalktı. Ardından bir başkası. Onur kira hesabını herkesin önünde söyledi; yaşlı dokumacılardan biri, kendi evinin alt katının boş olduğunu, üç ay için kirasız verebileceğini söyledi. Toplantı iki saat sürdü. Şenol bu iki saatte belki on dakika konuştu; çoğu, bir hesabı düzeltmek ya da birine söz vermekti. Sonunda oy birliği çıkmadı, ama çoğunluk kısa çalışmayı seçti ve kimse bunu Şenol'un kararı olarak konuşmadı.
Buradan uzun konuşmanın kendiliğinden kötü olduğu sonucu çıkmaz. Şenol'un hesapları olmasaydı, ikinci toplantıda insanlar neyi tartışacaklarını bilmezdi. Hoca da üçüncü gün kürsüye çıkıp bir cümle söylemişti; susup oturmamıştı. Bazı anlarda tek doğru konuşma, uzun ve eksiksiz bir anlatımdır: patrona çalışanların durumunu anlatırken, bir yasayı açıklarken. Şenol'un öğrendiği, her konuşmanın aynı işi görmediğiydi. Kimi konuşma bilgiyi taşır; kimi konuşma başkalarının konuşmasının önünü açar. İkincisini birincisiyle doldurmak, en iyi niyetle bile, odadaki herkesi susturabilir.
Öbür bilgeler
Ermenek'te inşaat ustabaşı Ertan, felçten sonra sağ elini toparlamak için fizyoterapistinin yavaş programına döndüğünde, kimsenin onun yerine yapamayacağı bir işe girmişti (SOK-K07.3). Platon'un aktardığı Sokrates, kendini başkalarının düşüncelerini doğurtan bir ebeye benzetir; doğumu kendisi yapmaz, yalnızca doğuranın yanında durur. Hoca'nın üçüncü gün kürsüden söylediği cümle de böyle bir ebeliktir: bilgiyi kendisi doğurmaz, bilenle bilmeyeni yüz yüze getirir. Şenol'un sandalyesi de oydu.
Sarız'da muhasebeci Sinan, iki yıl boyunca her sabah aile grubuna bir Stoacı söz göndermiş, sözlerin kendi zor anlarına hiç uğramadığını bir öfke anında görmüştü (STO-K07.10). Şenol'un kırk beş dakikası da buna benziyordu: anlatılan şey doğruydu, ama kimsenin içinde bir şeye dönüşmüyordu. Epiktetos sindirilmemiş otu kusmamayı öğütler; Hoca kürsüden inip cemaati kendi kendine konuşmaya bırakır. İkisinde de iyi bir söz, söyleyenin ağzında değil, dinleyenin işinde ölçülüyor.
Bugün bir kez dene
Bu hafta katılacağın bir toplantıyı, bir aile sofrasını ya da bir arkadaş sohbetini düşün. Orada en çok sen mi konuşuyorsun? Konuştuğunda insanlar birbirine mi dönüyor, yoksa sana mı bakıyor?
Bir kez, bir şeyi kendin anlatmak yerine, odada o şeyi yaşamış birini işaret et: «Bunu sen benden iyi bilirsin, sen anlat.» Sonra sus ve kimin kime konuştuğuna bak.
Yanında taşıyacağın soru
Konuştuğunda, başkalarının sözü mü açılıyor, yoksa kapanıyor mu?