Açılış
Dilek yirmi sekiz yaşında. Samsun'un Ladik ilçesinde, çarşının en eski fırınında dört yıldır kalfa. Fırının ustası Rıfkı Usta altmış bir yaşında; kırk yıldır aynı taş fırının başında. Fırın Rıfkı Usta'nın değil; sahibi Behçet Bey, işleri de son iki yıldır oğlu Ercüment yürütüyor. Ama hamurun ne zaman kesileceğine, fırının ne zaman yakılacağına Rıfkı Usta karar verir.
Dilek ilk yılında bir hata yaptı. Bir sabah tezgâhın önünde üç müşteri beklerken, Rıfkı Usta'nın kestiği hamura bakıp yüksek sesle «Usta, bu fazla mayalanmış, söner bu» dedi. Haklıydı; o tepsi gerçekten söndü. Ama Rıfkı Usta o gün akşama kadar onunla konuşmadı. Ertesi sabah yalnızca şunu söyledi: «Müşterinin önünde bana usta diyen, arkamdan ne der?»
Dilek o günden sonra sustu. Üç yıl boyunca fırında bir şey görse kendi içinde tuttu. Bu yaz da bir şey gördü: taş fırının termostatı kaymaya başlamıştı. Göstergede iki yüz elli yazıyor, ama ekmeklerin altı on dakika erken kararıyordu. Rıfkı Usta'nın gözleri eskisi gibi değildi; kararmayı geç fark ediyordu. Tezgâhta müşteriler Dilek'e söylenmeye başladı: «Kızım, bu ekmeklerin altı yanık.» Dilek gülümseyip başka bir ekmek uzatıyordu.
Eylül sonunda satışlar düştü. Bir öğleden sonra Ercüment fırına geldi ve Rıfkı Usta'ya çıkıştı: ekmekler yanıyordu, müşteriler karşıdaki zincir fırına gidiyordu, belki de artık yaşı gelmişti. Rıfkı Usta bir şey demeden dinliyordu. Dilek o an dayanamadı, araya girdi: «Ercüment Bey, usta suçlu değil, termostat bozuk. Ben aylardır görüyorum.» Ercüment ona döndü: «Aylardır mı? Peki neden şimdi söylüyorsun?» Rıfkı Usta da döndü. Bakışında bir teşekkür yoktu.
Bilgenin kapısı
Konfüçyüs, bir büyüğün huzurunda konuşurken düşülebilecek üç hatayı sayar:
«Erdemli ve mevki sahibi birinin huzurunda duranların düşebileceği üç hata vardır. Konuşma sırası kendilerine gelmeden konuşabilirler; buna acelecilik denir. Konuşma sırası kendilerine geldiğinde konuşmayabilirler; buna gizleme denir. Karşılarındakinin yüzüne bakmadan konuşabilirler; buna körlük denir.»
Konfüçyüs'ün listesi ilk bakışta bir görgü kuralı gibi görünüyor. Ama üç hatanın üçü de aynı şeyi ölçüyor: sözün zamanını. Erken konuşmak da, hiç konuşmamak da, yüze bakmadan konuşmak da, sözün içeriğiyle değil ne zaman ve kime söylendiğiyle ilgili. Doğru bir söz bile, bu üç kapıdan birinden yanlış girerse yanlış bir iş görür.
Bakmadığın yer
Dilek kendi hikâyesini iki parça olarak görüyordu. İlk yıl fazla konuşmuştu ve cezasını çekmişti. Sonra susmuştu ve bu, ona olgunluk gibi gelmişti. Ercüment'in karşısında yeniden konuştuğunda ise ustasını korumaya çalışmıştı. Üç davranışın üçünde de iyi bir niyet vardı.
Ama Konfüçyüs'ün listesine bakınca, Dilek'in dört yılı üç hatanın üçünü de sırayla içeriyordu. İlk yıl, müşterilerin önünde konuşması aceleciliktir: söz doğruydu ama sıra onun değildi, yer de doğru değildi. Rıfkı Usta'nın kızgınlığı tepsinin sönmesine değil, ustalığının müşterinin gözü önünde sorgulanmasınaydı.
Sonraki üç yıl gizlemeydi. Dilek susmayı, ilk yılın hatasından çıkardığı doğru sonuç sanıyordu. Ama ilk yılın anlamı «hiç konuşma» değil, «müşterinin önünde konuşma» idi; yanlış yerde konuşmanın cezası, doğru yerde de susmaya dönüşmüştü. Termostat bozulduğunda konuşma sırası gerçekten ona gelmişti. Tezgâhta yanık ekmekleri her gün o görüyordu, müşterilerin şikâyetini o duyuyordu; Rıfkı Usta'nın gözlerinin bunu kaçırdığını da biliyordu. O sıra geldiğinde, Dilek gülümseyip başka bir ekmek uzatmıştı.
Ercüment'in karşısında konuşması ise körlüktü. Dilek o an doğru şeyi söylüyordu ve niyeti ustasını korumaktı. Ama Rıfkı Usta'nın yüzüne bakmamıştı. Bakmış olsaydı, kırk yıllık bir ustanın, patronun oğlu tarafından azarlanırken bir de kalfası tarafından «korunmayı» istemeyeceğini görebilirdi. Dilek'in cümlesi Rıfkı Usta'yı kurtarmadı; tersine, ustanın aylardır yanan ekmekleri fark etmediğini, kalfasının ise fark ettiğini herkesin önünde ilan etti. Ve Ercüment'in sorusu da Dilek'in kendisini açığa çıkardı: aylardır biliyordu ve susmuştu.
Dilek'in bakmadığı yer, üç hatanın birbirini doğurduğuydu. Aceleciliğin cezası onu gizlemeye itmişti; gizlemenin biriktirdiği yük de onu en kötü anda, yüze bakmadan konuşmaya itmişti. Üç yıl boyunca söylenmemiş söz, sonunda söylendiğinde, üç yılın bütün basıncıyla çıkmıştı.
Bir şey daha vardı ki Dilek kendine söylemekten kaçınıyordu. Termostatı söylememesinin bir nedeni de Rıfkı Usta'nın gözlerini ona söylemek zorunda kalmaktı. Bozuk olan yalnızca termostat değildi; ustanın gözleri de eskisi gibi görmüyordu. Termostattan söz etmek, er ya da geç bu ikinci konuya varacaktı. Dilek bu konuşmanın ağırlığından kaçmış, susmayı da bir saygı biçimi sanmıştı.
Derinleşme
Konfüçyüs başka bir yerde, konuşmanın iki yöndeki bedelini daha kısa bir cümleyle söyler:
«Kendisiyle konuşulabilecek biriyle konuşmamak, o insanı kaybetmektir. Kendisiyle konuşulamayacak biriyle konuşmak, sözü kaybetmektir. Bilge olan ne insanı ne sözü kaybeder.»
Bu cümle Dilek'in iki ayrı anını aynı anda aydınlatıyor. Rıfkı Usta, sabahın dördünde, fırın yanarken, çay demlenirken, kendisiyle konuşulabilecek bir insandı. Dilek o saatlerde susarak ustasını kaybetmişti: ona ihtiyacı olan bir bilgiyi vermemiş, onu Ercüment'in karşısında yalnız bırakmıştı. Öğleden sonra, Ercüment'in azarı ortasında ise Rıfkı Usta kendisiyle konuşulamayacak bir hâldeydi. Dilek orada konuşarak sözünü kaybetmişti: söylediği doğru, gideceği yere gitmemişti.
Ertesi sabah Dilek her zamankinden erken geldi. Fırını Rıfkı Usta'yla birlikte yaktılar, ilk tepsiyi birlikte sürdüler. Dilek bir şey söylemeden bekledi. On dakika sonra tepsiyi çıkardı, bir ekmeği ters çevirip ustanın önüne koydu, altını gösterdi. Sonra cebinden küçük bir fırın termometresi çıkardı; bir hafta önce Samsun'dan almıştı ama ortaya koymaya cesaret edememişti. Termometreyi taşın üstüne koydular. Gösterge iki yüz elli diyordu; termometre iki yüz yetmişi geçiyordu.
Rıfkı Usta uzun süre termometreye baktı. Sonra yalnızca «Bunu ne zamandır biliyorsun?» diye sordu. Dilek bu kez yalan söylemedi: «Yazdan beri. Söyleyemedim. Dün de yanlış yerde söyledim, özür dilerim.» Rıfkı Usta bir süre sustu. Sonra gözlüğünü çıkarıp silerken şunu söyledi: «Gözlerim eskisi gibi değil, kızım. Bunu da sen söyleme; ben Ercüment'e kendim söyleyeceğim.»
O hafta termostat değiştirildi. Rıfkı Usta göz doktoruna gitti, katarakt ameliyatı için sıraya girdi. Ercüment'e de kendisi gitti, durumu anlattı. Ameliyata kadar geçen iki ayda, sabahları ilk tepsinin altına Dilek bakıyordu; Rıfkı Usta bunu herkesin önünde ondan istiyordu.
Bu hikâyeden yalnız «büyüğe saygı» sonucu da çıkmamalı. Konfüçyüs'ün üç hatası kalfayı ustaya karşı susturmak için değil, sözünü yerine ulaştırması için sayılıyor. «Gizleme» de hatalardan biri; büyüğün huzurunda susmak, ona saygı değil, onu bilgisiz bırakmak olabilir. Ve bazı sözler, hiçbir an uygun olmadığı için hiç söylenmez; o zaman en az kötü anı seçmek de bir bilgelik. Dilek'in öğrendiği, sözün doğruluğunun yarısının, onun hangi saatte, kimin yüzüne bakılarak söylendiğinde olduğuydu.
Öbür bilgeler
Gemerek'te terzi Nesibe, kuzeninin gizli ayrılığını «yalnızca annesine» iletmiş, söz kulaktan kulağa giderken henüz verilmemiş bir kararı kesinleştirmişti (MEV-K08.1). Dilek'in ilk yılki sözü de buna benziyordu: doğruydu ama yanlış kulakların önünde söylenmişti. Mevlânâ dili taş ve demire, sözü pamuk tarlasında çakılan kıvılcıma benzetir; Konfüçyüs sözü kaybetmekten söz eder. İkisinde de sözün ağırlığı, söylendiği yerden ölçülüyor.
Sarıkaya'da galeride çalışan genç Taha, patronunun «kaputun boyasını söyleme» uyarısına rağmen, tanıdığı yaşlı tamircinin sorusuna yüzü yanarak doğruyu söylemişti (STO-K07.9). Dilek'in üç yıllık susuşu, Taha'nın sonunda kırdığı susuşun bir benzeriydi. Seneca kızaran yüzü iyi bir işaret sayar; Konfüçyüs sırası gelince konuşmamayı bir hata. Taha da Dilek de, büyüğün gözü önünde susmanın her zaman bir saygı olmadığını öğrendi.
Bugün bir kez dene
Bir büyüğüne, bir yöneticine ya da bir ustana söylemen gerektiğini bildiğin ama ertelediğin bir şeyi düşün. Kendine sor: Sıra bana geldi mi? Geldiyse, neden susuyorum?
Bu hafta o sözü söyleyeceğin anı seç. Kalabalığın önünde değil; o kişi yorgun, öfkeli ya da başka birinin azarı altındayken değil. Yanında söyleyeceğin sözü destekleyen bir şey taşı: bir ölçüm, bir not, bir örnek. Ve söylemeden önce bir kez onun yüzüne bak.
Yanında taşıyacağın soru
Söylemen gereken söz, hangi saatte, kimin yüzüne bakılarak söylenmeyi bekliyor?