İçeriğe geç

Mevlânâ ile · Söz ve sessizlik

Ben yalnızca söyledim

Ne zaman konuşmak bir eylemdir?

1.408 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Nesibe kırk dokuz yaşında, Sivas'ın Gemerek ilçesinde yirmi yıldır terzi. Dükkânı çarşının ortasında; gelen giden eksik olmaz. Bir paçayı kısaltmaya gelen, yarım saat oturur, çay içer, bir şey anlatır. Nesibe de dinler. Ailede ona «bizim postane» derler: kim nerede, kim ne yapıyor, ilk o bilir ve ilgilisine iletir. Nesibe bu lakaba gülümser. «Ben bir şey uydurmam,» der. «Duyduğumu söylerim, o kadar.»

Geçen ay teyzesi Fikriye dükkâna geldi. Kapıyı kapatıp alçak sesle konuştu: Kayseri'de oturan kuzenleri Ebru, kocası Tolga'yla bir süredir ayrı evlerde kalıyordu. Henüz kimse bilmiyordu; Ebru yalnızca annesine söylemişti, annesi de kız kardeşi Fikriye'ye. «Sen de annene söyle,» dedi Fikriye, «dua etsin. Ama başka kimse duymasın.»

Nesibe o akşam annesine söyledi. Annesi ertesi sabah, yaşlı Hanife Nine'yi ziyarete gittiğinde, «Nasılsa öğrenecek, benden duysun» diye ona söyledi. Hanife Nine bütün gece ağladı, sabah Ebru'yu aradı, «Kızım, yuvanı bozma» diye yalvardı. Ebru telefonu kapattıktan sonra, henüz kimseye söylemediği bir şeyi Tolga'ya söyledi: «Artık herkes biliyor. Geri dönüş yok.»

Bir hafta sonra kırk kişilik aile grubunda kuzen Selda bir mesaj yazdı: «Ebru'nun durumu hakkında lütfen kimse konuşmasın, çok hassas bir dönemdeler.» Grubun yarısı o ana kadar bir şey bilmiyordu. Nesibe hemen cevap yazdı: «Selda, bunu buraya yazmak olur mu?» Bir başkası ikisine birden yazdı: «İkiniz de sussanız daha iyi olacak.» Akşama kadar grup bu konuyla çalkalandı. Ebru gruptan çıktı.

Bilgenin kapısı

Mevlânâ, Mesnevî'nin ikinci cildinde, bir mescitte namaza duran dört kişinin hikâyesini anlatır:

«Dört Hintli bir mescide girdi; ibadet için rükûa, secdeye vardılar. Her biri bir niyetle tekbir aldı, yoksulluk ve dertle namaza durdu. Müezzin geldi; birinin ağzından bir söz kaçtı: "Ey müezzin, ezan okudun mu, vakit geldi mi?" Öbür Hintli, içten bir sesle: "Hey, konuştun, namazın bozuldu!" Üçüncüsü ikinciye dedi ki: "Amca, ona ne diye laf atıyorsun? Git, kendine söyle." Dördüncüsü dedi ki: "Hamd olsun, ben o üçü gibi kuyuya düşmedim." Böylece dördünün de namazı bozuldu; ayıp söyleyenler, yolu daha çok şaşırmıştı.»

Hikâyede bir şey hemen göze çarpıyor: dört kişiden yalnızca biri gerçekten bir şey sormuş. Öbür üçü birer uyarıda bulunuyor. Ama namazda konuşmak yasaksa, uyarmak da konuşmaktır. Her biri ötekinin hatasını söylerken, aynı hatayı kendi ağzıyla tekrarlıyor. Mevlânâ'nın gözünde söz, neyi anlattığından önce, söylendiği anda bir şey yapar.

Bakmadığın yer

Nesibe kendini bir aracı olarak görüyordu. Postane bir mektup yazmaz; yalnızca taşır. Nesibe de hiçbir zaman bir şey uydurmamış, bir haberi abartmamış, bir dedikoduyu süslememişti. Bu konuda vicdanı rahattı. Fikriye Teyze «annene söyle» demişti, o da annesine söylemişti. Zincirde kendi halkasının temiz olduğuna inanıyordu.

Ama Mevlânâ'nın dört Hintlisi, Nesibe'nin bakmadığı bir şeyi gösteriyor. Söz, içeriği doğru olduğu için zararsız olmaz. İkinci Hintlinin söylediği de doğruydu: gerçekten konuşulmuştu, namaz gerçekten bozulmuştu. Doğruydu ve yine de bir eylemdi. Nesibe'nin annesine söylediği de doğruydu. Ama o doğru, annesinin ağzından Hanife Nine'ye, Hanife Nine'nin gözyaşından Ebru'nun telefonuna, oradan Tolga'yla kurulan son cümleye kadar uzanan bir yolun ilk adımıydı.

Ebru henüz karar vermemişti. Ayrı evlerde kalmak, ayrılmak demek değildi; belki bir nefes almaktı. Ama «artık herkes biliyor» cümlesi, o nefesi bir karara çevirdi. Haberin yayılması, haberin konusunu değiştirdi. Nesibe'nin aktardığını sandığı şey, aktarıldıkça başka bir şeye dönüşüyordu. Söylenen her söz, söylendiği yerde bir gerçeklik kuruyordu.

Aile grubundaki an ise hikâyenin aynısıydı. Selda bir şeyi korumak için konuştu ve onu kırk kişiye duyurdu. Nesibe, Selda'nın hatasını düzeltmek için konuştu ve konuyu bir kez daha görünür kıldı. Üçüncü kişi ikisini birden susturmak için konuştu; o da konuşmuştu. Her biri bir öncekinin yanlışını söylüyordu ve her biri, o yanlışı bir adım daha büyütüyordu. Nesibe'nin mesajı da bir uyarıydı ama aynı zamanda bir yayındı.

Nesibe'nin en zor gördüğü de buydu: kendi mesajının iyi niyetli olması. Selda'ya bir kural hatırlatmıştı, o kadar. Ama Mevlânâ'nın ikinci Hintlisi de bir kural hatırlatıyordu. Kuralın doğruluğu, onu hatırlatan sözü kuralın dışına çıkarmıyordu. Namazda «konuşma» demek de konuşmaktı; bir sırrı «burada konuşmayalım» diye anmak da sırrı açmaktı.

«Bizim postane» lakabı da işin içindeydi. Bu lakap Nesibe'ye bir yer vermişti: ailenin içinde haberin geçtiği yer. Bu yer, ona bir değer ve bir yakınlık sağlıyordu; insanlar ona bir şey anlatmaya gelirdi. Haberi taşımamak, belki bu yeri kaybetmek demekti. Nesibe kendine hiç sormamıştı: Taşıdığım haberler kimin işine yarıyor, onların mı, benim mi?

Derinleşme

Mevlânâ, Mesnevî'nin ilk cildinde, Hindistan'daki papağanlara arkadaşının selamını ileten bir tüccarı anlatır. Tüccar mesajı iletir iletmez papağanlardan biri titreyip düşer, ölür. Tüccar pişmanlıkla şöyle der:

«Bunu neden yaptım, neden haberi ilettim? Bu çiğ sözle zavallıyı yaktım. Bu dil hem taş hem demir gibidir; dilden sıçrayan şey ateş gibidir. Taşla demiri boş yere birbirine vurma; kimi zaman bir haber aktarmak için, kimi zaman övünmek için. Çünkü karanlıktır ve her yan pamuk tarlası; pamuğun ortasında kıvılcım ne yapar? … Bir söz bir dünyayı yıkar; ölü tilkileri aslan yapar.»

Mevlânâ'nın saydığı iki sebep dikkat çekici: «nakil» ve «övünme». Biri haberi aktarmak, öbürü kendini göstermek. Tüccar kötü bir niyetle konuşmamıştı; yalnızca bir emaneti yerine getirmişti. Ama karanlıkta, pamuk tarlasında çakılan kıvılcım, niyetine bakmaz. Nesibe'nin «Ben yalnızca söyledim» cümlesi, tam olarak tüccarın «nakil» dediği şeydi.

Nesibe bir hafta boyunca Ebru'yu aramayı düşündü. Aramadı; ne diyeceğini bilmiyordu. Sonunda bir cumartesi Kayseri'ye gitti. Ebru'nun kapısında uzun açıklamalar yapmadı. «Senin haberini ben de annemle konuştum,» dedi. «Zincirin bir halkası benim. Özür dilerim.» Ebru bir süre sustu, sonra onu içeri aldı.

O gün Nesibe az konuştu. Ebru anlattı: aslında Tolga'yla bir terapiste gitmeyi konuşuyorlarmış, ayrı evler bunun için bir aralıkmış. Herkesin bildiği an, Tolga'nın ailesi devreye girmiş, gurur meselesi olmuş. Nesibe dinledi. Çıkarken yalnızca bir şey sordu: «Kime ne söylenmesini istersin, kime ne söylenmemesini?» Ebru güldü, ilk kez: «Hiçbir şey söylenmesin. Ama sen bunu sorduğun için teşekkür ederim.»

Gemerek'e döndükten sonra Nesibe dükkânda bir şey değiştirdi. Biri bir haber getirdiğinde, artık sonunu «Kime söyleyeyim?» diye değil, «Bunu bana anlatmanın sana iyi gelmesi yeter mi?» diye bağlıyordu. Çoğu zaman yetiyordu.

Bu hikâyeden susmanın her zaman doğru olduğu sonucu da çıkmaz. Mevlânâ'nın tüccarı arkadaşına söz vermişti; o mesajı iletmemek de bir emanete ihanet olurdu. Bazı haberler taşınmalıdır: bir hastalık, bir tehlike, birinin yardıma ihtiyacı olduğu. Nesibe'nin öğrendiği, her sözün söylenmeden önce bir kez tartılması gerektiğiydi: bu söz nereye düşecek, orada ne yakacak? Aracı olmak, sorumluluktan muaf olmak değildi.

Öbür bilgeler

Babadağ'da işyeri temsilcisi Şenol, kırk beş dakikalık eksiksiz anlatımlarının yemekhanedeki altmış kişiyi susturduğunu, asıl konuşmanın çay ocağında kavgaya döndüğünü görmüştü (NAS-K08.1). Nesibe'nin sözü tersine, fazla dolaşan bir sözdü. Hoca kürsüden inip cemaatin kendi arasında konuşmasını açar; Mevlânâ pamuk tarlasında çakılan kıvılcımı gösterir. Şenol'un susturan konuşması da Nesibe'nin yayılan konuşması da, sözün yalnızca içeriğiyle değil, nereye düştüğüyle ölçüldüğünü gösteriyor.

Fehmi otuz yıldır Simav'da mobilya yapan, alıcısına malzemenin suntasını, çamını tek tek söyleyen dürüst bir ustaydı; ama yıllarca herkese «Atölye Eymen'e kalacak» diyerek oğlunun adına bir söz vermiş, oğlunun başka bir hayata hazırlandığını duymamıştı (SOK-K07.1). O cümle de bir bilgi gibi söylenmiş ama bir bağ gibi işlemişti. Sokrates bütün dünya onunla çelişse de kendisiyle çelişmemeyi ister; Mevlânâ çiğ bir sözün bir canı yakabildiğini söyler. Fehmi de Nesibe de, doğru sandıkları cümlenin başkasının hayatında bir kapıyı kapatabildiğini geç fark etti.

Bugün bir kez dene

Bugün sana anlatılan bir haberi, bir başkasına iletmeden önce dur. Kendine üç soru sor: Bunu bana anlatan, iletilmesini istedi mi? Bu söz gittiği yerde neyi değiştirecek? Ve iletmezsem kim, neyi kaybeder?

Bir aile ya da arkadaş grubunda biri bir hata yaptığında, onu herkesin önünde düzeltmek yerine, bir kez yalnızca ona, ayrı bir yerden yaz. Ya da hiç yazma. Grubun ne olduğuna bak.

Yanında taşıyacağın soru

Son aktardığın haber, gittiği yerde neyi yaktı, neyi ısıttı?