Açılış
Volkan otuz sekiz yaşında, Manisa'da bir beyaz eşya fabrikasının satış biriminde bölge temsilcisi. On iki yıldır aynı şirkette; rakamlarını tutturuyor, bayilerle iyi geçiniyor. Bu yıl satış müdürlüğü boşaldığında kendini en güçlü aday saydı.
Müdürlüğe Hasan getirildi. Hasan fabrikaya Volkan'dan iki yıl sonra girmişti; daha sessiz, daha az görünür biriydi. Volkan'ın içinde bir şey yanmaya başladı. İlk haftalarda kendine bir açıklama kurdu: Hasan genel müdürün hemşehrisiydi, ikisi de Kulalıydı. Sonra başka parçalar ekledi. Hasan'ın bazı bayilerle fazla samimi olduğunu, bir ihaleyi tuhaf bir hızla bağladığını hatırladı. Kafeteryada bir iki arkadaşına imalı cümleler kurmaya başladı: «Bu işlerde liyakat değil, torpil var.»
Bir gün Hasan'ın soyunma odasındaki dolabının hep kilitli olduğunu, başka hiç kimsenin dolabında olmayan ikinci bir asma kilidi bulunduğunu fark etti. Bu ayrıntı, içindeki şüpheyi kesinliğe çevirdi. Bir akşam, mesai bitip herkes gittikten sonra, insan kaynaklarına bir mesaj yazmak üzere bilgisayarın başına oturdu: müdürün dolabında şirkete ait belgeler sakladığından, bayilerden aldığı bir şeyleri orada tuttuğundan şüphelendiğini yazacaktı.
Bilgenin kapısı
Mevlânâ, Mesnevî'nin beşinci defterinde, Sultan Mahmud'un en sevdiği kölesi Ayaz'ı kıskanan saray beylerinin hikâyesini anlatır. Ayaz'ın sarayda bir odası vardır ve kapısı hep kilitlidir:
«O Ayaz, zekâsıyla çarığını ve kürkünü asmıştı. Her gün o odaya yalnız gider, kendine ‹Çarığın bu; yükseğe bakma› derdi. Şaha dediler: ‹Onun bir odası var; orada altın, gümüş, bir küp var. Kimseyi içeri sokmaz, o kapıyı hep kilitli tutar.›»
Şah, beylerden birine gece yarısı odayı açıp içindekileri yağmalamasını söyler. Beyler kilidi kırar, içeri dolar:
«Sağa sola baktılar: yırtık bir çarık ve bir kürk. Yine dediler: ‹Bu yer boş değildir; bu çarık burada bir örtüdür.› Her yanı kazdılar, derin çukurlar açtılar. Açtıkları çukurlar o an ses veriyordu: ‹Ey kazanlar, biz boş çukurlarız.›»
Bakmadığın yer
Kıskançlığı genellikle bir istek olarak düşünürüz: başkasında olanı istemek. Ama Ayaz'ın hikâyesi kıskançlığın başka bir yüzünü gösteriyor: kıskanılan kişinin hakkında bir hikâye uydurmak. Saray beyleri Ayaz'ın sultanın gözdesi olmasını kıskanıyorlardı. Bu kıskançlık bir istekte kalmadı; bir açıklamaya dönüştü. Onun bu kadar sevilmesinin bir sırrı olmalıydı; bir hile, bir saklanan hazine. Kilitli kapı, bu açıklama için bir kanıt gibi göründü.
Volkan'ın hikâyesi aynı yolu izliyordu. Hasan'ın terfisini kabullenmek zordu; çünkü kabullenmek, Hasan'ın gerçekten daha iyi olduğu ihtimalini kabullenmek demekti. Bunun yerine Volkan bir hikâye kurdu: hemşehrilik, bayilerle samimiyet, hızlı bağlanan ihale. Her parça tek başına masum olabilirdi; ama kıskançlık onları bir zincire dizdi. Kilitli dolap, saray beylerinin kilitli kapısı gibi, zincirin son halkası oldu. Artık bir şüphe değil, bir kesinlik vardı.
Mevlânâ hikâyenin içinde, beylerin bu hâline dair keskin bir gözlem yapar ve bu gözlem kıskançlığın tuhaf bir mekanizmasını ortaya koyar:
«Sen nifaktan ve kötülükten emin değilsen, kardeşin hakkında da neden aynı zannı taşırsın? Kötü zanlı olan hep kötü işlidir; dostu hakkında kendi defterini okur.»
Bu beyit Volkan için rahatsız edici bir ayna. Hasan'ı torpille suçlarken, kendi işe girişini unutmuştu: on iki yıl önce bu şirkete, satış müdürü olan dayısının bir telefonuyla girmişti. Hasan hakkında kurduğu hikâye, kendi hikâyesinin bir yansımasıydı. Mevlânâ'nın dediği gibi, başkası hakkında kendi defterini okuyordu. Kıskançlığın kurduğu kötü zan, çoğu zaman karşıdakinden çok, zannedenin kendi içini anlatır.
Derinleşme
Ayaz'ın odasında saklanan şey bir hazine değildi; Ayaz'ın sultanın yanına gelmeden önceki hâliydi. Bir çoban çarığı ve bir kürk. Her gün o odaya girip kendine «çarığın bu» diyordu; sultanın sevgisinin, sarayın ihtişamının onu kendinden uzaklaştırmaması için. Mevlânâ'nın gözünde Ayaz'ın gücü tam bu alçakgönüllülükten geliyordu. Ve beyler, bu alçakgönüllülüğü göremedikleri için, onu bir hileyle açıklamak zorunda kalmıştı.
Hikâyenin en çarpıcı imgesi, boş çukurların konuşması. Beyler duvarları, yerleri kazdıkça çukurlar onlara cevap veriyor: biz boşuz. Kıskançlığın kazdığı her çukur, kıskananın kendi emeğini, kendi utancını büyütüyor. Mevlânâ'nın anlatısında beyler sonunda tozlu, sararmış yüzlerle ve utançla şahın huzuruna dönüyorlar. Kazdıkları çukurları kendi elleriyle yeniden doldurmaya çalışıyorlar, ama duvardaki izleri silemiyorlar.
Volkan o akşam mesajı göndermiyor. Göndermemesinin sebebi bir anlık bir tereddüt: mesajı yazarken aklına dayısının telefonu geliyor ve elleri klavyede duruyor. Ertesi sabah erkenden fabrikaya geliyor ve şaşırıyor: soyunma odasında Hasan var. Mesainin başlamasına yarım saat var. Hasan dolabını açmış, içinden eski, yamalı bir iş tulumu çıkarmış, katlıyor. Volkan'ı görünce gülümsüyor, biraz utanarak.
«Bu benim ilk tulumum,» diyor Hasan. «On yıl önce montaj hattında başladım; satışa sonra geçtim. Müdür olunca birinin bu tulumu çalacağından değil, benim onu unutacağımdan korktum. Her sabah bakıyorum; nereden geldiğimi unutmamak için.» Volkan bir şey söyleyemiyor; yalnızca başını sallıyor ve kendi dolabına yürüyor. İkinci asma kilit, bir hazinenin değil, bir hatıranın kilidiymiş.
Volkan o gün işe giderken, Ayaz'ın hikâyesindeki şaha benzer bir şey düşünüyor. Şah Ayaz'ın odasını açtırırken, aslında Ayaz'ı değil, beyleri sınıyordu; Mevlânâ'nın anlatısında şah, Ayaz'a güvenini hiç kaybetmez. Volkan da şimdi anlıyor ki genel müdür Hasan'ı hemşehrisi olduğu için değil, belki de tam bu sabahki tulum yüzünden seçmişti: on yıl önce montaj hattından gelip satışın her basamağını yürüyen birini. Volkan'ın göremediği şey, Hasan'ın sessizliğinin altındaki bu yürüyüştü.
O hafta Volkan, kafeteryada imalı cümleler kurduğu iki arkadaşına doğruyu söylüyor: yanıldığını, Hasan hakkında konuştuklarının kıskançlıktan doğduğunu. Bu konuşma kolay olmuyor; Mevlânâ'nın beyleri gibi, kazdığı çukurları doldurmaya çalışıyor. Sonra Hasan'ın yanına gidiyor ve ona, bölgesindeki zor bir bayiyle ilgili bir öneriyle geliyor. Kıskançlık sönmüş değil; ama artık bir hikâye uydurmak yerine, Hasan'ın gerçekte ne yaptığına bakabiliyor.
Bu hikâyeden her şüphenin kıskançlık olduğu sonucu da çıkmıyor. İş yerlerinde gerçek usulsüzlükler, gerçek kayırmalar olur ve bunların bildirilmesi bir hak, bazen bir görevdir. Mevlânâ'nın sorusu şüpheyi yasaklamak değil, şüphenin nereden geldiğini sormak: elinde bir belge mi var, yoksa yalnızca kıskançlığın birbirine eklediği parçalar mı? İkincisiyse, bir başkasının itibarını zedelemeden önce, kendi defterine bakmak gerekir.
Öbür bilgeler
Sakaryalı Seda, kardeşinin hamileliği karşısında duyduğu burkulmanın, Sakka'ya verilen cevaptaki gibi, en çok sevdiği şeyin acısı olduğunu görmüştü (BUD-K03.4). Volkan'ın kıskançlığının arkasında da sevilen bir şey vardı: tanınmak, takdir edilmek. Ama Volkan o sevilene bakmak yerine, kıskandığı kişi hakkında bir hikâye kurmuştu. Buda kıskançlığın kaynağına, Mevlânâ ise kıskançlığın kurduğu kötü zanna bakıyor.
Seneca, kıskananın hesabını yanlış tuttuğunu, verdiğini büyütüp aldığını küçülttüğünü söylemişti; Bodrumlu pasta şefi bu hesabı düzeltince bir yön bulmuştu (STO-K03.4). Mevlânâ'nın beyleri de bir hesap yapıyordu, ama başkasının defteri üzerinde. Seneca kendi defterini düzeltmeyi, Mevlânâ başkasının defterine kendi notlarını yazmamayı öneriyor.
Bugün bir kez dene
Bugün kıskandığın biri hakkında kafanda kurduğun bir açıklamayı düşün: neden o, neden ben değil? Bu açıklamanın parçalarını bir kâğıda yaz.
Sonra her parçanın yanına iki şey yaz: bunu gerçekten biliyor muyum, yoksa tahmin mi ediyorum? Ve bu parça, benim kendi geçmişimde de var mı?
Ayaz'ın odası gibi kilitli bir kapı gördüğünde, içini kendi kıskançlığınla doldurmadan önce bir kez sormayı dene. Belki içeride bir hazine değil, bir eski çarık vardır.
Yanında taşıyacağın soru
Kıskandığın kişi hakkında kurduğun hikâye, aslında kimin defterinden okunuyor?