Açılış
Seda kırk bir yaşında, Sakarya'da bir bankanın şube müdür yardımcısı. Eşi Kerem'le on yıldır evliler. Yedi yıldır çocuk sahibi olmaya çalışıyorlar; üç tüp bebek denemesi, iki düşük, sayısız hastane koridoru. Son denemeden sonra doktor, bir sonrakinin şansının düşük olduğunu söyledi. Seda o günden beri bu konuyu kimseyle konuşmuyor.
Bir pazar öğleden sonra ailece kahvaltıdayken küçük kız kardeşi Pınar ayağa kalktı, elinde küçük bir zarf vardı. Zarftan bir ultrason fotoğrafı çıktı. Pınar otuz iki yaşındaydı, bir yıl önce evlenmişti. Masadaki herkes sevinçle bağırdı; anneleri ağladı, babaları Pınar'ın eşini kucakladı. Seda da gülümsedi, kalktı, kardeşine sarıldı. Sonra lavaboya gitti, kapıyı kilitledi ve sessizce ağladı.
Sonraki haftalarda Seda kendinden utanmaya başladı. Pınar'ın her mesajında, her yeni ultrason fotoğrafında içinde bir şey burkuluyordu. Annesi bebek için örgü örmeye başladığında Seda o akşam ziyareti kısa kesti. Pınar'ın düzenlediği küçük kutlamaya «iş yoğun» diyerek gitmedi. Bir gece Kerem'e itiraf etti: «Kardeşimi kıskanıyorum, Kerem. Kendi kardeşimi. Ne kadar kötü bir insanım.»
Bilgenin kapısı
Dīgha Nikāya'nın yirmi birinci konuşmasında, tanrıların kralı Sakka Buda'ya gelir ve ona bir soru sorar: canlılar düşmanlıktan, şiddetten uzak yaşamak istedikleri hâlde neden düşmanlık içinde yaşarlar? Buda'nın cevabı kısadır:
«Tanrıların kralı, kıskançlık ve cimrilik bağları tanrıları, insanları ve öteki bütün canlıları öyle bağlar ki, düşmanlıktan, şiddetten, husumetten ve nefretten uzak yaşamak isteseler de, düşmanlık, şiddet, husumet ve nefret içinde yaşarlar.»
Sakka sorar: peki kıskançlık ve cimriliğin kaynağı nedir? Buda cevap verir:
«Tanrıların kralı, kıskançlığın ve cimriliğin kaynağı, sevilen ve sevilmeyendir. Sevilen ve sevilmeyen olduğunda kıskançlık ve cimrilik olur; sevilen ve sevilmeyen olmadığında kıskançlık ve cimrilik olmaz.»
Bakmadığın yer
Kıskançlığı genellikle karakter kusuru olarak görürüz. Kıskanan kötü bir insandır, sevgisizdir, başkasının iyiliğini istemez. Seda'nın gece Kerem'e söylediği cümle bu bakışın ürünüydü: kardeşini kıskanıyorsa, kötü bir insandı. Bu yargı ona kıskançlığından bile daha ağır geliyordu; bir duygunun üstüne bir de utanç bindirmişti.
Buda'nın Sakka'ya verdiği cevap kıskançlığa başka bir yerden bakıyor. Kıskançlığın kaynağı kötülük değil, sevilen ve sevilmeyendir. İnsan, sevdiği bir şeyi başkasında gördüğünde ve kendisinde göremediğinde kıskanır. Bu demektir ki kıskançlığın arkasında bir sevgi vardır: kıskanılan şey, kıskananın değer verdiği şeydir. Seda Pınar'ın bebeğini kıskanıyordu, çünkü yedi yıldır en çok istediği şey bir bebekti. Kıskançlığı onun kalpsizliğinin değil, kalbinin en derin isteğinin bir işaretiydi.
Konuşmanın ilk cümlesi de bir şeyi açıkça gösteriyor: kıskançlık bir bağdır, bir prangadır. Buda burada kıskananı suçlamıyor; onun bağlandığını söylüyor. Tanrılar da, insanlar da düşmanlıktan uzak yaşamak ister; kıskançlık bu isteği boşa çıkarır. Seda kardeşine düşman olmak istemiyordu. Onu seviyordu, onun mutluluğunu da istiyordu. Ama kıskançlık bir bağ gibi onu kardeşinden uzaklaştırıyor; kutlamadan, örgü ören annesinden, aile sofrasından koparıyordu. İstemediği bir mesafeye sürükleniyordu. Kutlamaya gitmediği akşam, evde tek başına otururken, yalnız kaldığını hissetti; ama bu yalnızlığı kendi eliyle kurduğunu da görüyordu. Kıskançlık ona bir şey kazandırmıyor, yalnızca sevdiği insanlarla arasına her hafta biraz daha yükselen bir duvar örüyordu.
Bu iki cümleyi yan yana okumak, Seda'nın gece taşıdığı yükü değiştiriyor. Kıskançlık kötü bir insanın işareti değil, sevilen bir şeyin acısının işareti. Ama aynı zamanda bir prangadır; onu taşıyanı, sevdiği insanlardan da koparır. Kıskançlıktan utanmak onu çözmüyor; çünkü utanç da bir başka pranga. Buda'nın yaklaşımı ikisini de bırakıp kaynağa bakmayı öneriyor: sevilen nedir, ve o sevilenin acısı nasıl taşınır?
Derinleşme
Majjhima Nikāya'nın yedinci konuşmasında Buda, zihni kirleten şeyleri sayar ve bunları kirli bir kumaşa benzetir: boyacı kirli bir kumaşı hangi boyaya batırırsa batırsın, renk düzgün tutmaz. Saydığı lekeler arasında kıskançlık da vardır:
«Açgözlülük, kötü niyet, öfke, kin, küçümseme, saygısızlık, kıskançlık, cimrilik, aldatma, ikiyüzlülük, inat, saldırganlık, kibir, büyüklenme, böbürlenme ve gaflet; bunlar zihnin lekeleridir.»
Aynı konuşmanın ilerleyen yerlerinde Buda, bu lekelerden arınan zihnin yaydığı dört hâli anlatır. Bunlardan biri, kıskançlığın tam karşısında durur:
«Bir yöne, ikinci yöne, üçüncü yöne, dördüncü yöne sevinçle dolu bir kalp yayarak meditasyon eder. Aynı şekilde yukarıya, aşağıya, çevresine, her yere, bütün dünyaya bol, geniş, sınırsız, düşmanlıktan ve kötü niyetten arınmış, sevinçle dolu bir kalp yayar.»
Pali'de muditā denen bu hâl, başkasının mutluluğuna sevinmektir. Budist gelenekte, kıskançlığın panzehiri olarak anılır. Ama Seda'nın durumunda bu öneri ilk anda neredeyse acımasız görünüyor: yedi yılın acısını taşıyan birine, kardeşinin hamileliğine sevinmesini söylemek. Buda'nın formülünde bir ipucu var: sevinç bir yönden başlar, sonra genişler. Bir anda bütün dünyaya yayılmaz.
Seda bir akşam, Kerem'in önerisiyle, küçük bir şey deniyor. Pınar'ın bebeğine sevinmeyi denemiyor; o henüz çok ağır. Önce kardeşine, Pınar'ın kendisine bakıyor: çocukken arkasından koşan, ağlayınca onun yatağına gelen küçük kıza. O kızın şimdi mutlu olmasına sevinip sevinemeyeceğini soruyor kendine. Bir parça, evet. Sonra annesine bakıyor: torun için örgü ören, yıllardır Seda'nın acısını sessizce taşıyan annesine. Onun sevincine de bir parça sevinebiliyor. Bebeğe sevinmek hâlâ zor; ama sevincin bir yönü açılmış.
Bir hafta sonra Seda kardeşini arıyor ve ona doğruyu söylüyor: «Pınar, senin için çok mutluyum. Ama aynı zamanda çok acı çekiyorum. Bazen yanına gelemezsem, sana kızgın olduğumdan değil.» Telefonun öbür ucunda Pınar ağlıyor; Seda'nın yaşadıklarını biliyordu, ama ne diyeceğini bilemediği için hiç sormamıştı. O konuşmadan sonra ikisi arasında bir şey yumuşuyor. Seda bir sonraki ultrason fotoğrafına bakarken içinde hâlâ bir burkulma var; ama artık utanç yok.
Kısırlık ve gebelik kaybının yarattığı yas, kıskançlıkla karışınca çok ağır bir yük olabilir. Bu yükü yalnız taşımak gerekmiyor; tüp bebek merkezlerinin psikolojik destek birimleri, bu alanda çalışan psikologlar ve benzer deneyimleri paylaşan destek grupları, bu süreçte gerçek bir yardım sağlayabilir. Muditā bir zorunluluk ya da bir sınav değil; acının yanında, kendi hızında açılabilecek bir kapı.
Öbür bilgeler
Bodrumlu pasta şefinin kıskançlığını Seneca bir hesap hatası olarak okumuş, hesap düzelince kıskançlığın bir yön gösterdiğini bulmuştu (STO-K03.4). Buda'nın sevilen ve sevilmeyen cevabı aynı noktaya başka bir yoldan varıyor: kıskanılan şey, sevilen şeydir. Ama Seda'nın hikâyesi bir sınırı da gösteriyor: her kıskançlık bir hedefe dönüştürülemez; bazen yalnızca bir yasın yanında taşınabilir.
Ağabeyinin hakaretini kabul etmeyen Malatyalı Tülay, Buda'nın kabul edilmeyen ikram sorusunu kendine sormuştu (BUD-K03.2). Seda'ya ise ters bir ikram uzatılıyordu: kardeşinin sevinci. O sevinci kabul etmek, kendi acısını inkâr etmek gibi geliyordu. Muditā, bu ikramı kendi acısını bırakmadan kabul edebilmenin, ikisini aynı kalpte taşıyabilmenin yolu olarak görünüyor.
Bugün bir kez dene
Bugün kıskandığın birini düşün ve kendine Buda'nın sorusunu sor: bu kıskançlığın arkasında, benim sevdiğim ne var?
O sevilen şeye adını koy. Sonra kıskançlığından utanıyorsan, utancını da fark et ve onu bir kenara bırakmayı dene; kıskançlık bir sevginin acısıdır.
Sevinç yaymayı küçük bir yerden dene. Kıskandığın kişinin kendisine değil, onun sevincini paylaşan birine, ya da o kişinin geçmişteki bir hâline bak. Sevincin bir yönü açılıyor mu?
Yanında taşıyacağın soru
Kıskandığın şey, en çok neyi sevdiğini sana söylüyor olabilir mi?