İçeriğe geç

Lao Tzu ve Zhuangzi ile · Zihin ve düşünce

Sabah üç, akşam dört

Hayal kırıklığı olaydan mı, beklentiden mi doğuyor?

1.202 kelime · yaklaşık 5 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Seda otuz iki yaşında, Gaziantep'te bir gıda fabrikasının kalite laboratuvarında mühendis. Yılın sonunda zam görüşmesine girerken aklında bir rakam var: yüzde otuz. Bu rakamı nereden bulduğunu tam bilmiyor; bir arkadaşı başka bir şirkette o kadar almış, sosyal medyada bir başkası daha fazlasını yazmış. Aylardır bu rakamla yaşadı: ev kirası, araba taksidi, yaz tatili; hepsini o yüzde otuzla hesapladı.

Görüşmede müdürü ona yüzde yirmi beş zam açıklıyor ve performansından ne kadar memnun olduklarını anlatıyor. Seda teşekkür ediyor, ama koridora çıktığında gözleri doluyor. Akşam eşine «Beni ciddiye almıyorlar» diyor. Bütün gece uyuyamıyor; kirayı, taksidi, tatili yeniden hesaplayıp duruyor.

Ertesi gün öğle yemeğinde aynı laboratuvardan Koray'la oturuyor. Koray da yüzde yirmi beş almış. Ama Koray neredeyse sevinçten uçuyor: «Ben yüzde on beş bekliyordum, inanamadım.» Seda tabağına bakıyor. Koray'ın sevinci sahte değil; gerçekten şaşırmış, gerçekten mutlu. Aynı rakam, aynı şirket, aynı gün. Biri ağlıyor, biri gülüyor. Seda ilk kez şunu düşünüyor: belki beni üzen yüzde yirmi beş değildi.

Bilgenin kapısı

Zhuangzi'nin ikinci bölümünde, karşıtların aslında bir olduğunu görmeden onları ayrı ayrı savunmak için zihni yormanın bir adı vardır: «Sabah üç». Öğrenci bunun ne demek olduğunu sorunca, usta bir hikâye anlatır:

«Bir maymun bakıcısı, kestane payı dağıtırken, ‹Sabah üç, akşam dört› dedi. Maymunların hepsi öfkelendi. ‹Öyleyse sabah dört, akşam üç› dedi. Maymunların hepsi sevindi. Ad da öz de hiç eksilmemişti; ama sevinç de öfke de işe koşulmuştu.»

Hikâyenin sonunda Zhuangzi bilgenin tutumunu anlatır: bilge evet ile hayırı uyumlu kılar ve doğanın dengesinde dinlenir; buna «iki yolu birlikte yürümek» denir.

Bakmadığın yer

Hayal kırıklığı yaşadığımızda, ölçüyü genellikle olayın kendisinde ararız. Zam azdı, hediye beklenenden küçüktü, sonuç kötüydü. Olayın değeri düşükse üzülmek doğal görünür. Bu yüzden çare de olayın kendisini değiştirmekte aranır: daha fazla zam istemek, daha iyi bir iş bulmak, bir dahaki sefere daha çok çalışmak.

Maymun hikâyesi bu ölçünün yanlış yerde olduğunu gösteriyor. Kestane sayısı değişmedi; yedi kestane, yedi kestane. Maymunları öfkelendiren ya da sevindiren şey, kestanelerin sırası, yani kendi kafalarındaki beklentiydi. Sabah dördü bekleyen maymun sabah üç alınca öfkelendi; aynı maymun, aynı yedi kestaneyi başka bir düzende alınca sevindi.

Seda ile Koray bu hikâyenin bugünkü iki maymunu gibi. Ellerine geçen kestane aynı: yüzde yirmi beş. Ama Seda yüzde otuzu beklemişti, Koray yüzde on beşi. Biri için yüzde yirmi beş bir kayıp, öbürü için bir kazanç. Olayın değeri aynı; duygunun yönünü belirleyen, beklentinin nerede durduğu.

Bu, hikâyenin rahatsız edici bir yanını da açıyor. Seda'nın gece boyu yaşadığı acı gerçek bir acıydı. Ama o acının kaynağı, aylar önce, kendi zihninde, bir arkadaşın sözünden ve bir ekran görüntüsünden doğan bir rakamdı. Seda o rakamı kurarken farkında olmadan kendine bir tuzak kurmuştu: gerçek ne olursa olsun, yüzde otuzun altındaki her şey bir yenilgi olacaktı. Zam görüşmesi daha başlamadan, sonucu belirleyen çizgi çekilmişti.

Zhuangzi'nin «ad da öz de eksilmedi» cümlesi bu yüzden çok keskin. Seda'nın aldığı zam, şirketin ona verdiği değer, müdürünün söylediği sözler, hepsi gerçekti ve hepsi iyiydi. Eksilen tek şey Seda'nın kafasındaki rakamdı. Ve o rakam hiçbir zaman şirketin bir sözü olmamıştı; Seda onu tek başına kurmuş, tek başına beslemiş, sonunda da tek başına kaybetmişti. Kimse ona yüzde otuz vaat etmemişti. Hayal kırıklığının en garip yanı buydu: kırılan söz, hiç verilmemiş bir sözdü.

Derinleşme

Peki bu, Seda'nın hiç beklenti kurmaması gerektiği anlamına mı geliyor? Hikâyenin sonu bu soruya ince bir cevap veriyor. Maymun bakıcısı bilge sayılıyor, çünkü maymunların beklentisine uyum sağladı: sırayı değiştirdi, kestane sayısını değil. Zhuangzi bunu «iki yolu birlikte yürümek» diye adlandırıyor. Bir yanda değişmeyen öz, yedi kestane; öbür yanda değişen düzen, sabah ile akşamın sırası. Bilge ikisini de görüyor.

Seda'ya bunun karşılığı şu olabilir: beklenti kurmak insanın doğasında; maymunlar da kurar, insanlar da. Ama bir beklenti kurarken onun bir «düzen» olduğunu, özün kendisi olmadığını bilmek. Yüzde otuz Seda'nın emeğinin değeri değildi; yalnızca o emeğin değerine dair kafasında kurduğu bir sıralamaydı. Bu ayrımı gördüğünde, bir sonraki görüşmeye yine bir rakamla girebilir, ama o rakamı bir hüküm olarak değil, bir tahmin olarak taşıyabilir.

«İki yolu birlikte yürümek» Seda'nın gündelik hayatında da bir karşılık buluyor. Bir yol, özü görmek: emeğinin karşılığını, şirketin gerçekten ne verdiğini, piyasanın nerede durduğunu. Öbür yol, düzeni görmek: kendi zihninin bu özü hangi sıraya koyduğunu, hangi rakamı nereye çaktığını. Bilge ikisini birbirine karıştırmaz. Maymunlar karıştırdı; kestane sayısını, kestanelerin sırasıyla aynı şey sandılar. Seda da yüzde yirmi beşi, yüzde otuzun yokluğuyla aynı şey sandı. Ayrımı gördüğünde, aynı rakam onu artık ne yıkıyor ne de uçuruyor; yalnızca bir rakam olarak yerinde duruyor.

Lao Tzu'nun kırk altıncı bölümü aynı konuya daha sert bir dille girer:

«Hoşnutsuzluktan büyük felaket, kazanma isteğinden büyük kusur yoktur. Bu yüzden yeteri bilmenin yeterliği, kalıcı bir yeterliktir.»

«Yeteri bilmenin yeterliği» deyişi Çincede bir tekrar oyunudur: 知足之足, yeterliği bilmenin yeterliği. Lao Tzu bir şeyin yetip yetmediğinin dışarıda değil, bilmede olduğunu söylüyor. Yüzde yirmi beş, Koray için yetti, çünkü o bunun yeterli olduğunu biliyordu. Aynı yüzde yirmi beş Seda için yetmedi, çünkü onun ölçüsü başka bir yere çakılıydı. Kalıcı olan, rakamın kendisi değil, rakamın karşısında duran bilme.

Bu bölümü bir rıza çağrısı olarak okumak da kolay ve yanlış olur. Lao Tzu kimseye hak ettiğinden azına razı ol demiyor. Seda gerçekten piyasanın altında ücret alıyorsa, bunu bilmek, araştırmak, gerekirse başka bir yere geçmek de bir bilgelik olabilir. Burada eleştirilen, ölçünün dışarıdaki bir ekran görüntüsüne, bir arkadaşın sözüne bağlanması; ve o ölçü yüzünden eldeki iyinin görünmez olması. Gerçek bir haksızlığa karşı durmak ile hayali bir rakamın gölgesinde yaşamak farklı şeyler.

Bir hafta sonra Seda bir deneme yapıyor. Oturup gerçekten araştırıyor: kendi sektöründe, kendi deneyiminde, kendi şehrinde ortalama zam ne kadar? Yayımlanmış birkaç ücret araştırmasına, meslek odasının duyurularına bakıyor. Bulduğu aralık, aldığı zammın biraz üstünde ama yüzde otuzun epey altında. Seda o akşam eşine şunu söylüyor: «Yüzde otuz benim değil, başkasının rakamıydı.» Yine de bir sonraki görüşmede biraz daha fazlasını isteyeceğini ekliyor; ama bu kez kendi ölçtüğü bir rakamla.

Öbür bilgeler

Kapadokya'da rüzgâr yüzünden uçamayan balonun sohbetinde (STO-K02.4) Seneca planlara «bir engel çıkmazsa» çekincesini eklemeyi öğütlüyordu. Zhuangzi'nin maymunları başka bir şey gösteriyor: bazen engel hiç yoktur, olay tam olarak gerçekleşir, ama beklenti başka bir sıraya kurulduğu için yine kırılır. Seneca'nın çekincesi gelecek belirsizliğine, Zhuangzi'nin sabah üçü ise kafadaki sıralamaya bakıyor.

Buda'yla konuşulan beklenti sohbetinde (BUD-K02.4), emekliliğinde tören bekleyen bir postacının hikâyesi üzerinden, Buda, sekiz rüzgârdan birini kayırıp öbürüne karşı durmanın acı getirdiğini söylüyordu. Seda'nın yüzde otuzu da bir kayırmaydı; ama burada kayrılan şey bir rüzgâr değil, kafada kurulmuş bir rakamdı.

Bugün bir kez dene

Son zamanlarda yaşadığın bir hayal kırıklığını seç. Olan şeyi bir cümleyle yaz: «Şu oldu.»

Sonra beklediğin şeyi yaz: «Ben şunu bekliyordum.» Ve kendine sor: bu beklentiyi nereden aldım? Kendi ölçtüğüm bir şey mi, yoksa başkasının sözü, bir ekran, bir alışkanlık mı?

Ardından Koray'ın gözüyle bak: aynı olayı daha düşük bir beklentiyle karşılayan biri onu nasıl yaşardı?

Son olarak kırk altıncı bölümün ölçüsünü kendine uygula: olan şey, gerçekten yetmez miydi, yoksa yalnızca kafandaki rakama yetmedi mi?

Yanında taşıyacağın soru

Seni üzen olay mıydı, yoksa onun yanına koyduğun rakam mı?