Açılış
Cevdet Bey altmış dört yaşında. Otuz üç yıldır Sivas'ta PTT'de çalıştı; önce gişede, sonra şube müdür yardımcısı olarak. Emekli maaşlarını ödediği yaşlıların çoğunu adıyla tanır, kimin torunu askerde, kimin oğlu Almanya'da bilir. Kış sabahlarında herkesten önce gelip sobayı yakan, bayram arifelerinde gişeyi geç kapatan oydu.
Emeklilik günü yaklaşırken Cevdet Bey kafasında bir sahne kurdu. Belki küçük bir tören olacaktı; belki il müdürü bir konuşma yapacaktı; eski çalışma arkadaşları gelecek, bir plaket verilecekti. Karısına söylemedi, kimseye söylemedi; ama bu sahne aylarca kafasında büyüdü.
Son iş günü öğle arasında koridorda bir tepsi baklava duruyordu. Şube müdürü kısa bir konuşma yaptı, iki dakika sürdü. Merkezden bir e-posta geldi: «Hizmetleriniz için teşekkür ederiz.» Plaket yoktu. İl müdürü gelmedi. Akşam eve dönerken Cevdet Bey o kadar kırgındı ki karısının «Nasıldı?» sorusuna cevap veremedi. Gece yatakta şunu düşündü: otuz üç yıl, bir tepsi baklava.
Ama ertesi sabah kapısı çalındı. Yıllarca maaşını ödediği Hatice Teyze, torununa yazdırdığı bir kartla gelmişti: «Cevdet oğlum, sen olmasan biz ne yapardık.» Cevdet Bey kartı eline aldı ve ağladı. Ağlarken de kafası karıştı: bir gün önceki kırgınlığı da, bu sabahki sevinci de aynı ölçüde gerçekti. Hangisi doğruydu?
Bilgenin kapısı
Konuşmaları sayılara göre dizen derlemede Buda, keşişlere «dünya hâlleri» adını verdiği sekiz şeyden söz eder. Bunlar dünyanın etrafında döner, dünya da bunların etrafında döner:
«Kazanç ve kayıp, ün ve itibarsızlık, yergi ve övgü, zevk ve acı.»
Ardından şaşırtıcı bir şey söyler: bu sekiz hâl yalnızca sıradan insanın başına gelmez. Öğreti üzerine düşünmüş, bilge bir öğrencinin başına da gelir. İkisi de kazanç ve kayıpla, övgü ve yergiyle karşılaşır. Fark başka yerdedir:
«Sıradan insan kazancı kayırır, kayba karşı durur; ünü kayırır, itibarsızlığa karşı durur; övgüyü kayırır, yergiye karşı durur; zevki kayırır, acıya karşı durur. Böyle kayırma ve karşı durmayla dolu olduğu için acıdan kurtulamaz.»
Bakmadığın yer
Hayal kırıklığını genellikle bir olayın sonucu olarak düşünürüz. Bir şey kötü gitti, biz de üzüldük. Cevdet Bey'in kırgınlığı da ilk bakışta böyle görünüyor: kurum ona hak ettiği değeri vermedi; bir tepsi baklava, otuz üç yılı karşılamadı. Olay haksızdı, kırgınlık da haklı.
Buda'nın sekiz hâli bu resme başka bir yerden bakıyor. Dünya bu sekiz rüzgârla döner ve hiçbirimiz yalnızca dördünü alamayız. Övgü varsa yergi de olacak; kazanç varsa kayıp da. Bu bir ceza değil, dünyanın işleyişi. Sorun, ikisinden birini beklemek ve öbürüne yer bırakmamak. Cevdet Bey kafasında kurduğu sahneyle yalnızca övgüye, yalnızca üne yer açmıştı. Baklava tepsisi geldiğinde kırılan şey otuz üç yıl değildi; o sahneydi.
Bir şeyi karıştırmamak gerekiyor. Kurumun Cevdet Bey'e daha güzel bir veda yapması gerekip gerekmediği ayrı bir soru; belki gerekirdi. Ama kırgınlığın büyüklüğü, olayın büyüklüğüyle değil, beklentinin büyüklüğüyle ölçülüyor. Aynı baklava tepsisi, hiçbir şey beklemeyen birini belki gülümsetirdi. Cevdet Bey'i ise yıktı, çünkü aylarca büyüttüğü bir resmin yanına konmuştu.
Pali metinde «kayırmak» ve «karşı durmak» için kullanılan sözcükler, anurodha ve virodha, birbirinin aynası. Biri bir şeye doğru eğilmek, öbürü ondan uzaklaşmak. Buda'nın dikkat çektiği şey, bu ikisinin birlikte geldiği: bir şeyi ne kadar çok kayırırsan, tersine o kadar sert karşı durursun. Cevdet Bey övgüyü ne kadar çok beklediyse, onun yokluğu o kadar acı verdi.
Bu bakış bir de ertesi sabahı açıklıyor. Hatice Teyze'nin kartı da sekiz rüzgârdan biriydi: övgü. Ve Cevdet Bey'i bir gün önceki kırgınlık kadar derinden sarstı. Sıradan insanın zihni, metnin deyişiyle, bu hâller tarafından işgal edilir; bir gün yergiyle yıkılır, ertesi gün övgüyle yükselir.
Derinleşme
Peki bilge öğrenci ne yapar? Buda'nın cevabı kısa: kazançla karşılaştığında şunu düşünür: «Bu kazançla karşılaştım. Gelip geçicidir, doyurmaz, değişmeye mahkûmdur.» Aynısını kayıp için, övgü için, yergi için de düşünür. Ve bu düşünce bir kayıtsızlık değil, bir anlayıştır: bu hâlleri olduğu gibi tanımak.
Bu cümlenin dikkat çeken yanı, kazancı da aynı biçimde karşılaması. Kayıpla karşılaşınca «bu da geçer» demek kolay; çoğumuz kendimizi teselli etmek için bunu yaparız. Ama kazançla karşılaşınca da «bu da geçer» demek pek aklımıza gelmez. Buda'nın önerisi ise iki yönde de işler. Övgü geldiğinde onu da gelip geçici olarak tanımak, yergi geldiğinde onu da. Böylece biri gelince yükselip öbürü gelince çökmek yerine, ikisi arasında bir denge kurulur.
Cevdet Bey için bu ne demek olabilir? Belki bir sonraki adımda, Hatice Teyze'nin kartına sevinirken, onu da bir rüzgâr olarak tanımak. Kartın sevinci gerçek; ama o sevinci, bir gün önceki kırgınlığı silen bir hüküm, «demek değerliymişim» kanıtı gibi tutmamak. Çünkü bir gün sonra başka biri onu unutmuş olabilir, ve o zaman aynı hüküm tersine dönecek. Otuz üç yılın değeri ne baklava tepsisinde ne de kartta; o yıllar zaten yaşandı, sobalar yakıldı, maaşlar ödendi.
Dhammapada'nın kısa bir dizesi bu tutumu bir imgeyle anlatır:
«Rüzgâr nasıl sağlam bir kayayı sarsamazsa, yergi de övgü de bilgeleri sarsamaz.»
Kaya rüzgârı durdurmaz. Rüzgâr esmeye devam eder, kayanın üzerinden geçer, kimi zaman toz taşır, kimi zaman yağmur getirir. Kaya yalnızca yerinden oynamaz. Cevdet Bey'in de yapabileceği, rüzgârı durdurmak değil, onun her esişinde yerinden oynamamak. Kurumun soğuk vedası da bir rüzgârdı, Hatice Teyze'nin kartı da. İkisi de geldi, ikisi de geçecek; geride kalan, otuz üç yılın kendisi.
Bu, beklentisiz bir hayat önerisi gibi okunabilir ve bu da bir yanlış okuma olur. İnsan bir şey ummadan yaşayamaz; plan yapar, umut eder, emek verir. Buda'nın ayrımı beklemenin kendisinde değil, beklenen şeyin yalnızca rüzgârların bir yarısına sıkışmasında. Cevdet Bey emekliliğinde bir şey umabilirdi; ama o umudu bir tören sahnesine kilitlemeseydi, baklava tepsisi bir hayal kırıklığı değil, yalnızca bir baklava tepsisi olurdu.
Birkaç hafta sonra Cevdet Bey eski şubeye uğruyor. Gişede yeni bir genç çalışıyor. Cevdet Bey ona sobanın nasıl yakılacağını, hangi yaşlıların gişeye kadar gelemediğini, hangisine kapıda ödeme yapılması gerektiğini anlatıyor. Kimse ona plaket vermiyor; ama o sabah, kafasında hiçbir sahne kurmadan geldiği için, gencin teşekkürü onu ne şişiriyor ne de eksik bırakıyor.
Öbür bilgeler
İkizler Esra ile Hande'nin sohbetinde (OSH-K02.3) bayram sofralarındaki karşılaştırmalar, övgünün de bir yük olabileceğini gösteriyordu. Buda'nın sekiz rüzgârı bunu genelleştiriyor: övgü de yergi de aynı rüzgârın iki esişi, ve övgüye bağlanan, yergiye de bağlanmış olur.
Kayısıcı Celal Bey'in sohbetinde (BUD-K02.2) Buda geleceği düşünmenin iki biçimini ayırıyordu. Cevdet Bey'in tören sahnesi bu ikisinden ikincisine yakın: aylarca kurulan, hiçbir işe dönüşmeyen bir prova. Ama burada provanın konusu bir felaket değil, bir ödüldü; ve ödül provası da felaket provası kadar insanı yıkabiliyor.
Bugün bir kez dene
Bugün sana gelen sekiz rüzgârdan birini fark et: küçük bir kazanç, bir kayıp, bir övgü, bir eleştiri, bir zevk, bir sıkıntı.
Buda'nın önerdiği cümleyi içinden söyle: «Bununla karşılaştım. Gelip geçici.» Bunu hoş olanlar için de söylemeyi unutma.
Akşam son haftaya bak: bir şeyden hayal kırıklığına uğradıysan, onu önceden kafanda nasıl bir sahne olarak kurmuştun? Kırılan şey olay mıydı, sahne mi?
Yarın seni bekleyen bir şey için beklentini bir cümleyle yaz, ve yanına ters rüzgârın da gelebileceğini not et.
Yanında taşıyacağın soru
Son hayal kırıklığında kırılan, olan şey miydi, yoksa kafanda kurduğun sahne mi?