İçeriğe geç

Buda ile · Arzu, nefs ve alışkanlık

Etsiz kemik

Neyden kaçmak için neye tutunuyorsun?

1.251 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Sevda kırk altı yaşında, Lüleburgaz'da bir bankanın şube müdürü. Üç yıl önce boşandı; on yedi yıllık evlilik sessizce bitti. Oğlu üniversiteyi kazanıp İstanbul'a gidince ev bir anda büyüdü. Akşamları altıda işten dönüyor, kapıyı açıyor ve içeride hiçbir ses yok.

Boşanmadan sonraki ilk kış, bir akşam, bir kadeh şarap koydu kendine. Bir arkadaşı «Biraz gevşersin» demişti. Gerçekten gevşedi. Omuzlarındaki gün yükü indi, evin sessizliği biraz daha yumuşak geldi. Ertesi akşam yine bir kadeh. Sonra iki kadeh. Sonra bir şişe. Şimdi her akşam bir şişe bitiyor, hafta sonları bazen iki. Boş şişeleri apartmanın çöpüne değil, sabah işe giderken başka bir sokaktaki konteynere atıyor.

Geçen ay şubede bir müşteriyle konuşurken elleri titredi. Müşteri fark etmedi ama Sevda fark etti. O akşam şişeyi açmadan önce mutfakta durdu ve kendini sorguya çekti: «Ben bu şarabı seviyor muyum?» Cevabı biliyordu: hayır. Şarabın tadını sevmiyordu bile; ilk yudumdan sonrasını hatırlamıyordu. Sevdiği şey, ilk yudumun getirdiği o birkaç dakikalık gevşemeydi. Ve o birkaç dakika için her gece bir şişe içiyordu.

Bilgenin kapısı

Majjhima Nikāya'nın elli dördüncü konuşmasında Buda, ev hayatını bıraktığını sanan bir adama, duyusal zevkleri yedi ayrı benzetmeyle tartar. İlki şudur:

«Ev sahibi, açlıktan bitkin düşmüş bir köpeğin bir kasap dükkânının önünde dolandığını düşün. Usta bir kasap ya da çırağı ona etinden iyice sıyrılmış, kana bulanmış bir iskelet atar. Ne dersin, ev sahibi, etsiz, kana bulanmış o iskeleti kemiren köpek açlığından kurtulur mu?» «Hayır, efendim. Çünkü o iskelet etinden sıyrılmış, kana bulanmıştır. O köpek sonunda yorgun düşer ve hayal kırıklığına uğrar.»

Buda bu benzetmeden sonra şu sonuca varır: duyusal zevkler azıcık tat, çok acı ve sıkıntı verir; sakıncaları daha büyüktür.

Bakmadığın yer

Bağımlılığı genellikle bir zevkin aşırılığı olarak düşünürüz. Bir şey insana çok iyi gelir, o yüzden fazla tüketilir. Bağımlı kişinin sorunu, iyi gelen bir şeyi ölçüsüz istemesidir. Sevda'nın çevresi de böyle düşünürdü, eğer bilseydi: «Şarabı fazla seviyor.» Ama Sevda'nın mutfaktaki sorusu bunun tersini gösteriyordu. Şarabı sevmiyordu bile.

Buda'nın köpeği bu yanılgının tam ortasına düşüyor. Köpek kemiği kemiriyor; çünkü kemik kana bulanmış, et kokusu taşıyor. Ağzına bir et tadı geliyor. Ama kemikte et yok. Köpek ne kadar kemirirse kemirsin, açlığı geçmiyor; tersine, kemirdikçe yoruluyor. Köpeği kemiğe bağlayan şey kemiğin besleyici olması değil, beslenme vaadi. Kanın tadı, gelmeyecek bir doyumun habercisi.

Sevda'nın ilk yudumu o kanın tadıydı. Gevşeme, yumuşayan sessizlik, inen omuzlar: bir doyumun habercisi. Ama doyum gelmiyordu. Şişenin geri kalanı, ilk yudumun vaadini tekrarlamaya çalışan bir kemirmeydi. Ve sabah, Buda'nın dediği gibi, yorgunluk ve hayal kırıklığı: ağır bir baş, titreyen eller, başka bir sokaktaki konteynere taşınan boş şişeler.

Peki köpek neden açtı? Çünkü gerçek bir açlığı vardı. Sevda'nın da vardı. Benzetme burada bağımlılığın asıl sorusuna dokunuyor: insan hangi açlığın önünde kemiğe uzanır? Sevda bir açlıktan kaçıyordu: boş evin, sessiz akşamların, on yedi yıldan sonra yalnız kalmanın açlığından. Bu açlık gerçekti ve doyurulmayı hak ediyordu. Ama Sevda ona et değil, kemik veriyordu. Şarap yalnızlığı doyurmuyor, yalnızca birkaç dakikalığına kokusunu bastırıyordu.

Bir de şişelerin yolculuğu vardı. Sevda boş şişeleri kendi apartmanının çöpüne atmıyor, sabah başka bir sokağa taşıyordu. Bu küçük hareket çok şey söylüyordu. Bir zevkten hoşlanan insan onu saklamaz; saklanan şey, insanın kendine bile itiraf edemediği bir şeydir. Köpek kemiği kemirirken utanmaz; ama insan, kemiğin et olmadığını bir yerde bildiği için, şişeleri başka sokağa taşır. Sevda'nın bir parçası, doyumun gelmeyeceğini çoktan biliyordu.

Derinleşme

Saṃyutta Nikāya'da Buda, bağlanmanın nasıl sürdüğünü bir ateş benzetmesiyle anlatır:

«On, yirmi, otuz ya da kırk yük odunla yanan büyük bir ateş düşünün. Biri zaman zaman ona kuru ot, kuru tezek, kuru odun atar. Böyle beslenen, böyle yakıt alan büyük ateş uzun süre yanar. Aynı şekilde, bağlanmayı besleyen şeylerin verdiği tada odaklandığında, arzun büyür. Şimdi aynı ateşi düşünün; ama kimse ona zaman zaman kuru ot, tezek, odun atmıyor. İlk yakıt tükendikçe ve yenisi eklenmedikçe, beslenmeyen büyük ateş söner. Aynı şekilde, bağlanmayı besleyen şeylerin sakıncalarına odaklandığında, arzun sona erer.»

Bu benzetmenin iki inceliği var. Birincisi, ateşi besleyen şey yakıtın kendisi değil, yakıtın verdiği tada odaklanmak. Pali kelime assāda: tat, haz, çekicilik. Sevda her akşam şişeyi açarken ilk yudumun tadını düşünüyordu; o düşünce, ateşe atılan kuru ottu. İkincisi, ateş bir anda sönmüyor. İlk yakıt tükenene kadar yanmaya devam ediyor; ama yeni yakıt eklenmedikçe, söner. Buda bir mucize değil, bir sabır öneriyor.

Buda'nın önerdiği yöntem de buradan çıkıyor: tadı değil, sakıncayı görmek. Pali kelime ādīnava. Sevda bunu deneyecekti; ama tek başına değil. Titreyen eller ona bir şey söylemişti: bu artık yalnızca bir alışkanlık değildi. Bir hafta sonra aile hekimine gitti. Hekim ona dürüstçe sordu, Sevda dürüstçe cevap verdi. Hekim ona bir şeyi açıkça söyledi: her gün bu miktarda içen biri için birden bırakmak tehlikeli olabilirdi; bırakma süreci bir hekimin gözetiminde planlanmalıydı. Onu bir bağımlılık merkezine yönlendirdi.

Sevda o haftalarda bir defter tuttu. Her akşam, şişeyi açmak istediği anda, Buda'nın önerisini kendi diliyle uyguladı: ilk yudumun tadını değil, sabahını yazdı. «Başım ağrıyor. Ellerim titriyor. Şişeyi başka sokağa taşıyorum.» Sonra kemik benzetmesini hatırladı ve kendine bir soru daha sordu: «Bu akşam neye açım?» Cevap çoğu zaman aynıydı: biriyle konuşmaya.

Bu cevap, Sevda'yı ete götürdü. Oğluna haftada iki akşam görüntülü arama yapmaya başladılar. Şubedeki bir iş arkadaşıyla, kırk yaşında boşanmış başka bir kadınla, perşembe akşamları yürüyüşe çıkmaya başladı. Bir halk eğitim merkezinde dikiş kursuna yazıldı. Bunlar şarap kadar hızlı gevşetmiyordu; ama kemik değil, etti. Ateş yavaş yavaş, yakıt eklenmedikçe, küçüldü.

Bu hikâyede açık olunması gereken bir nokta var. Alkol bağımlılığı tıbbi bir durumdur ve uzun süre her gün yoğun içen birinin birden bırakması, titreme, nöbet ve daha ağır yoksunluk belirtilerine yol açabilir. Bu yüzden bırakma süreci mutlaka bir hekimle planlanmalıdır. Türkiye'de aile hekimleri, AMATEM'ler ve Yeşilay'ın danışmanlık merkezleri bu süreçte destek sunar. Buda'nın sakıncaya odaklanma yöntemi, bir tedavinin yerine değil, yanına konabilecek bir farkındalık aracıdır.

Öbür bilgeler

Zonguldak'ta maden göçüğünde arkadaşını kaybeden vardiya amiri Ufuk, geceleri bahis oranlarının arkasına bir yası saklıyordu (GAZ-K04.5). Sevda'nın şişesi de bir boşluğu saklıyordu: boş bir evin sessizliğini. Gazâlî «girmesi kolay, çıkması zor» derken bağımlılığın kapısını, Buda kemik benzetmesiyle bağımlılığın neden doyurmadığını gösteriyor.

Kastamonu'da başkasının sabah rutinini taklit eden çevirmen Utku, utançtan kaçmak için bir listeye tutunmuştu (LAO-K04.4). Sevda ise yalnızlıktan kaçmak için bir şişeye. İkisi de tutundukları şeyin onları beslemediğini, yalnızca bir şeyi örttüğünü fark ettiklerinde, yeni bir yol aramaya başladılar.

Bugün bir kez dene

Hayatında sık sık uzandığın bir şeyi düşün: bir içecek, bir uygulama, bir yiyecek, bir alışkanlık. Ona uzandığın anda kendine sor: «Şu an neye açım?»

Sonra Buda'nın önerisini uygula: o şeyin tadını değil, sonrasını yaz. Ertesi sabah, bir saat sonra, bir gün sonra ne hissediyorsun?

Bu hafta, o açlığa kemik yerine et vermeyi dene: bir arama, bir yürüyüş, bir buluşma. Eğer uzandığın şeyi bırakmakta zorlanıyorsan, bunu bir hekimle konuş.

Yanında taşıyacağın soru

Her akşam kemirdiğin kemik, hangi gerçek açlığını doyuruyormuş gibi yapıyor?