Mecîd, şanı ve şerefi yüce, zâtı asil, fiilleri güzel ve ikramı bol olan demektir. Arapçada mecd, yalnız yücelik değil, yüceliğin cömertlikle birleşmesidir: Şerefi büyük olduğu kadar eli de açık olan. Müslüman bu ismi her namazın sonunda, Peygamber'e salavat getirirken anar: "Şüphesiz Sen övülmeye layık olansın, şanı yüce olansın (innake Hamîdün Mecîd)." Bu ders ismi, yaşlı bir kadına verilen şaşırtıcı bir müjdeyle, Fâtiha'daki temcidle ve "şanlı Kur'an" ifadesiyle okur.
Temel
Kelime. Mecîd, m-c-d kökünden gelir. Kökün anlamı "şerefli, yüce ve cömert olmak; bir şeyin bol ve dolu olması"dır. Arap dilcileri, kökün ilk kullanımlarından birinin bir hayvanın doyasıya otlamasını, bir şeyin bolca dolmasını anlattığını aktarmıştır; yücelik anlamı bu bolluktan gelişmiştir. Türkçede mecd (şan, şeref), temcid (yüceltme, övme) ve mecîd bu köktendir. Osmanlı döneminde verilen "Mecîdî" nişanı ve paraları da, bu kökten türeyen bir sultan adından (Abdülmecid) adını almıştır. Mecîd, fa'îl kalıbında bir sıfattır ve Kur'an'da iki yerde Allah'ın ismi olarak geçer: Hûd 73'te ve Burûc 15'te (bir kıraate göre arşın değil, Allah'ın sıfatı olarak).
Yaşlı bir kadına müjde. Mecîd isminin ilk geçtiği yer, İbrahim'in evinde geçen bir sahnedir:
Melekler İbrahim'e ve eşi Sâre'ye bir oğul, İshâk, ve ondan sonra bir torun, Ya'kûb müjdeler. Sâre güler ve şaşırır: "Ben bir kocakarı, kocam da ihtiyar olmuşken nasıl doğurabilirim?" Meleklerin cevabı bir soruyla başlar ve bir övgüyle biter: "Allah'ın rahmeti ve bereketleri üzerinize olmuşken, nasıl Allah'ın işine şaşarsın? O övülmeye layıktır (Hamîd), yücelerin yücesidir (Mecîd)." Diyanet meali Mecîd'i burada "yücelerin yücesi" diye çevirir. Şaşırtıcı bir nimetin açıklaması, Mecîd isminin kendisidir: Şanı yüce olanın ikramı da yücedir; insanın imkânsız saydığını verebilir.
Salavatın sonu. Hz. Peygamber, kendisine nasıl salavat getirileceğini soran sahâbesine şunu öğretmiştir:
Salavatın her iki cümlesi de Hamîdün Mecîd ile biter; ve her ikisi de İbrahim'in ailesini anar. Bu, Hûd 73 ile doğrudan bir bağdır: Meleklerin İbrahim'in ev halkına söylediği "Allah'ın rahmeti ve bereketleri üzerinize" sözü ve "O Hamîd'dir, Mecîd'dir" övgüsü, her namazda Peygamber'in ailesi için tekrarlanan bir duaya dönüşmüştür.
Kulum beni yüceltti. Hz. Peygamber, bir kudsî hadiste Fâtiha'nın her ayetine Allah'ın nasıl karşılık verdiğini anlatmıştır. Kul "Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur" deyince Allah "Kulum bana hamd etti" der; "Rahmân ve Rahîm" deyince "Kulum beni övdü" der; "Din gününün sahibi" deyince de şöyle buyurur:
Temcid, yani Allah'ı yüceltmek, O'nun hesap gününün sahibi olduğunu tanımakla olur. Her namazda kul, Fâtiha'yı okurken Mecîd'i temcid eder.
Gazâlî: Kulun payı. Gazâlî, el-Maksadü'l-Esnâ'da Mecîd'i, zâtı şerefli, fiilleri güzel, bağışı ve iyiliği bol olan diye açıklar ve bu ismin, Celîl, Vehhâb ve Kerîm isimlerinin anlamlarını bir araya getirdiğini söyler: Zâtın yüceliği, bağışın bolluğu ve verişin asaleti. Kulun bu isimden payı, şerefini ahlâkıyla ve cömertliğiyle kazanmaktır; soyla, unvanla ya da servetle değil.
Kâinattaki izi. "Görmek" basamağında Mecîd ismi, kâinattaki "bol ve yüce" verişe dikkat çeker. Bir gün batımının renkleri, bir çiçeğin rengi ve kokusu, yıldızlı bir gecenin görünümü, yalnız bir ihtiyacı karşılamak için değil, bir güzellik fazlasıyla verilmiştir. Kâinat, gerekenden fazlasını, cömertçe ve güzelce verir.
Derin
Derin
Şanlı Kur'an. Kur'an, kendisini de bu sıfatla anar:
Kâf sûresi, "şanlı Kur'an'a" (el-Kur'ânü'l-Mecîd) yeminle başlar. Diyanet meali burada kelimeyi "şanlı" diye çevirir. Kur'an Mecîd'dir, çünkü şanı yüce olanın sözüdür; ve okuyana bol bol verir. Burûc sûresinin sonunda da aynı nitelik geçer:
Kur'an'ın hem Kerîm (cömert) hem Mecîd (şanlı) diye anılması, onun hem verdiğinin bolluğunu hem kaynağının yüceliğini anlatır.
Rükûdan doğrulurken. Mecd kelimesi, namazın içindeki bir duada da geçer. Hz. Peygamber rükûdan başını kaldırınca şöyle derdi:
Duada hamd "dolusu" kelimesiyle ölçülür: göklerin, yerin ve ötesinin dolusu. Kökün bolluk ve dolgunluk anlamı burada yeniden duyulur. Allah'a "övgünün ve şanın ehli" (ehle's-senâi ve'l-mecd) diye seslenildikten hemen sonra söylenen söz de dikkat çekicidir: Şanı yüce olan, vermekte de engellemekte de tek başınadır. İnsanın kendi şanı, serveti ya da makamı, O'nun karşısında bir şey ifade etmez.
Şaşırmanın edebi. Hûd 73'teki sahneye geri dönmek, Mecîd isminin kula bir edep öğrettiğini gösterir. Sâre'nin şaşkınlığı bir inkâr değildi; insanca bir hayretti. Meleklerin cevabı bu hayreti azarlamaz, onu yönlendirir: Allah'ın işine şaşmak yerine, O'nun şanını tanımak. Kul, beklemediği bir nimetle karşılaştığında "Bu nasıl olur?" diye sormak yerine "O Hamîd'dir, Mecîd'dir" diyebilmelidir. İnsanın imkânsız saydığı, Mecîd'in ikramı için bir sınır değildir.
Cömert bir evde cömert bir müjde. Hûd sûresi bu sahneyi, müjdeden birkaç ayet önce İbrahim'in misafirperverliğiyle açar: Kapısına gelen yabancıları tanımadan selamlar ve hiç vakit geçirmeden onlara kızartılmış bir buzağı getirir. Arapçanın mecd dediği şey tam da budur: Beklenmeden, bolca ve güzelce vermek. Müjdenin bu evde gelmesi, meleklerin sözünü daha da anlamlı kılar. Misafirine elindekinin en iyisini sunan bir aileye, Mecîd olan, onların akıllarına bile gelmeyeni ikram etmiştir.
Yaşlılıkta müjde. Aynı sahnenin bir başka yüzü de dikkat çekicidir: Müjde, insanın ümidinin en azaldığı yaşta gelmiştir. İbrahim de Sâre de yaşlıdır; tabiatın ölçüsüyle kapı kapanmıştır. Mecîd'in bereketi, tam bu kapanmış kapının önünde açılır.
İlmî
İlmî
Hamîd ve Mecîd. Hûd 73'te ve salavatta Mecîd ismi hep Hamîd ile birlikte gelir. Âlimler bu birlikteliği şöyle açıklamıştır: Hamîd, fiilleri ve nimetleri için övülmeye layık olan; Mecîd ise zâtının yüceliği ve ikramının bolluğu için yüceltilmeye layık olandır. Biri övgüyü, öbürü yüceltmeyi anlatır. Salavatın bu iki isimle bitmesi, istenen rahmet ve bereketin kaynağının hem övülen hem yüceltilen olduğunu hatırlatır.
Arşın sahibi. Burûc sûresinde, el-Vedûd dersinde okuduğumuz ayetlerde, Allah "yüce arşın sahibi" (zü'l-arşi'l-mecîd) diye anılır. Kıraat âlimleri burada ince bir farka dikkat çekmiştir: Âsım'ın Hafs rivayeti başta olmak üzere çoğu kıraatte mecîd kelimesi ötreli okunur ve Allah'ın sıfatı olur ("arşın sahibi, Mecîd olan"); Hamza ve Kisâî'nin kıraatinde ise esreli okunur ve arşın sıfatı olur ("şanlı arşın sahibi"). İki okuyuş da doğrudur ve anlamı zenginleştirir: Hem Allah Mecîd'dir hem de O'nun arşı yücedir.
Mecîd ve Mâcid. Esmâ listesinde ileride el-Mâcid ismi de gelecektir. İki isim aynı kökten gelir; âlimlerin çoğu aralarındaki farkı kalıbın mübalağasında görmüştür: Mecîd, şanın ve ikramın daha kalıcı ve daha kuşatıcı olduğunu anlatır. Gazâlî, Mâcid'in Mecîd ile aynı anlamı taşıdığını, ancak Mecîd kalıbında bir mübalağa bulunduğunu söyler.
Temcid ve tesbih. Kelâm ve tasavvuf eserlerinde Allah'ı anmanın farklı biçimleri ayrılmıştır: tesbih O'nu eksiklikten tenzih etmek, tahmid O'nu övmek, tekbir O'nun büyüklüğünü ilan etmek, temcid ise O'nun şanını ve yüceliğini, özellikle hesap gününün sahibi olmasını tanımaktır. Müslim'deki kudsî hadis, Fâtiha'nın dördüncü ayetini tam bu anlamda temcid olarak adlandırır.
Soydan ahlâka. Kelimenin İslâm öncesi Arap kullanımında mecd, çoğu zaman atalardan devralınan şerefi ve kabilenin övündüğü cömertlik geleneğini anlatırdı. Kur'an, aynı kökü önce Allah için ve O'nun kelâmı için kullanır. Böylece şerefin kaynağı soydan alınıp Mecîd olana bağlanır; kula düşen pay da, Gazâlî'nin işaret ettiği gibi, devralınan bir unvan değil, kazanılan bir ahlâktır.
İlmî
Klasik şerhlerde el-Mecîd
el-Mecîd kalıbı Kur'an'da dört ayette geçer ve kökün Kur'an'daki bütün izi bu dört kelimedir; bu sayfanın Kur'an'da bölümü dördünü de gösterir. İkisinde Allah'ı niteler: Hûd 73'te ve bir kıraate göre Burûc 15'te. Öbür ikisinde Kur'an'ı niteler: Kâf 1'de şanlı Kur'an'a yemin edilir, Burûc 21'de Kur'an'ın şanlı bir Kitap olduğu söylenir. Dersin üç seviyesi dört ayeti de işledi. Bu yüzden şârihlerin katkısı, bu ayetlerin çevresinde ve ismin listedeki yerindedir. Bu dersin İlmî seviyesi Hamîd ile Mecîd'i, arşın sahibini, Mecîd ile Mâcid'i, temcidi ve soydan ahlâka geçişi anlattı. Bu bölüm aynı ismin şârihlerin elinde hangi soruya cevap olduğunu yan yana koyar.
| Şârih | Eser | İsme bakışı |
|---|---|---|
| Beyhakî (ö. 458/1066) | el-Esmâ ve's-sıfât | Delil: aynı kökten iki isim |
| Taberî (ö. 310/923) | Câmiu'l-beyân | Tefsir: yeminin cevabı |
| Kuşeyrî (ö. 465/1072) | Letâifü'l-işârât | İşârî tefsir: iki şaşkınlık |
| Fahreddîn er-Râzî (ö. 606/1210) | Mefâtîhu'l-gayb | Tefsir: Levh'teki Kitap |
Beyhakî: Aynı kökten iki isim. Delil derleyicisi isimlerin dayanaklarını ayrı ayrı inceler. Tirmizî listesinde bu kökten iki isim vardır: el-Mecîd ve el-Mâcid. Kök verisi bu iki ismin dayanak bakımından ne kadar farklı olduğunu gösterir: Mecîd Kur'an'da dört kez geçer, Mâcid ise Kur'an'da hiç geçmez ve listeye hadis yoluyla girer. Beyhakî'nin yönteminde bu fark önemlidir: Kur'an'da geçen bir isim ile yalnız rivayetle gelen bir isim, aynı güçte delile dayanmaz. İki ismin anlamı yakın olsa da, birinin dayanağı Kitap, öbürününki rivayettir.
Taberî: Yeminin cevabı. Kâf 1, şanlı Kur'an'a bir yeminle başlar; ama Arapçada bir yeminin ardından gelmesi beklenen cevap cümlesi açıkça söylenmez. Taberî'nin aktardığı görüşler bu cevabın yerini tartışır. Bir görüşe göre cevap hazfedilmiştir ve bağlamdan anlaşılır: Siz mutlaka diriltileceksiniz. Başka görüşler cevabı sûrenin ilerleyen ayetlerinde arar. Hazfı kabul eden görüş bir incelik taşır: Kâf 2'de inkâr edenlerin dirilişe şaştığı söylenir; yemin, tam da onların şaştığı şeyi cevap olarak gizler. Şanlı Kur'an'a edilen yemin, kendisi bir delildir.
Kuşeyrî: İki şaşkınlık. Mecîd kelimesinin geçtiği iki sahnede de bir şaşkınlık vardır. Hûd 73'te Sâre, yaşlılığında müjdelenen çocuğa şaşırır ve melekler ona Allah'ın işine nasıl şaştığını sorarak rahmeti ve bereketi hatırlatır. Kâf 2'de ise inkâr edenler aralarından bir uyarıcının gelmesine ve dirilişe şaşarlar. İşârî tefsir geleneği iki şaşkınlığı birbirinden ayırır. Kuşeyrî'nin tefsiri gibi eserlerde birincisi hayrete, ikincisi inkâra açılan bir şaşkınlık olarak anlatılır. Sâre'nin şaşkınlığı bir hatırlatmayla Mecîd'in övgüsüne dönüşür; inkârcıların şaşkınlığı ise bir yalanlamaya.
Râzî: Levh'teki Kitap. Burûc 19–22, inkâr edenlerin yalanlamayı sürdürdüğünü, Allah'ın onları arkalarından kuşattığını ve Kur'an'ın Levh-i Mahfûz'da bulunan şanlı bir Kitap olduğunu söyler. Râzî'nin tefsirinde bu sıra anlamlı bulunur: Yalanlama ne kadar sürerse sürsün, korunmuş bir levhada bulunan Kitaba dokunamaz. Kur'an'ın mecîd diye nitelenmesi ise kökün bolluk anlamıyla açıklanır: Kur'an, okuyana anlamını ve hayrını bol bol veren bir Kitaptır. Böylece Kitabın şanı, sahibinin şanının bir yansıması olur.
Karşılaştırma. Dört şârih aynı ismin dört yüzüne bakar. Delil derleyici aynı kökten iki ismin farklı dayanaklarını, müfessir yeminin gizlenen cevabını, işârî müfessir hayret ile inkârın farkını, Râzî ise yalanlamanın dokunamadığı şanlı Kitabı öne çıkarır. Hepsinin buluştuğu nokta şudur: Mecîd'in şanı hem zâtında hem sözünde görünür; kul onu hayretle tanıdığında bir övgüye, inkârla karşıladığında bir yalanlamaya varır.
Durup düşün
- Hayatında "Bu nasıl olur?" diye şaşırdığın bir nimet oldu mu? Hûd 73'teki cevap o şaşkınlığı nasıl yönlendirir?
- Namazda salavatın sonundaki "innake Hamîdün Mecîd" cümlesini en son ne zaman anlamını düşünerek söyledin?
- Şerefini nerede arıyorsun: soyda, unvanda, servette, yoksa ahlâkta ve cömertlikte?
Uygulama
Bugün namazlarındaki salavatı, sonundaki Hamîdün Mecîd ifadesinde durarak oku. Fâtiha'yı okurken "Din gününün sahibi" ayetinde, Müslim'deki kudsî hadisi hatırla: "Kulum beni yüceltti." Akşam Tefekkür Defteri'ne, ümit etmediğin bir anda gelen bir nimeti ve onu Mecîd isminin ışığında nasıl okuduğunu yaz.
Kendini sına
- Arapçada "mecd" kelimesi neyi anlatır?
- Hûd 73'te melekler Sâre'nin şaşkınlığına nasıl cevap verir?
- Salavat duası hangi iki isimle biter ve bu isimler Hûd 73 ile nasıl bağlantılıdır?
- Müslim'deki kudsî hadise göre Fâtiha'nın hangi ayeti "temcid" olarak adlandırılır?