Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Kilit özet: II. Mehmed 1460'larda burunda yeni bir saray kurdu. Saray, giderek küçülen ve kapanan avlulardan oluşuyordu. Bab-ı Hümayun'dan herkes geçebilirdi. Orta Kapı'dan yalnız sultan atla geçerdi. Saadet Kapısı'nın ardı Enderun'a ayrılmıştı. Divan'da vezirler toplanır, sultan kafesli pencerenin ardından dinleyebilirdi. Elçiler Arz Odası'nda, kollarından tutularak kabul edilirdi. Ulufe günü ordunun düzeni yabancılara gösterilirdi. Kutsal emanetler sultanın eski odasında korundu. Harem on altıncı yüzyılın sonundan itibaren büyüdü ve sarayın merkezine yaklaştı. On yedinci yüzyılın zafer köşkleri en kapalı bahçede yapıldı. Kanunname ve tanıklar bu düzeni yazıya geçirdi. Necipoğlu onu, görünürlüğü bilinçle sınırlayan bir hükümdarlık mimarisi olarak okudu.
Açılış: kollarından tutulan elçi
1727 sonbaharında Hollanda'nın İstanbul elçisi Cornelis Calkoen, III. Ahmed'in huzuruna çıkmak için sabahın erken saatinde yola koyuldu. Sarayın ilk kapısından atla girdi, ikinci kapıda atından indi. Önce sadrazamın başkanlık ettiği bir toplantıyı izledi, sonra bir ziyafette ağırlandı. Ancak bunlardan sonra sultanın oturduğu odaya götürüldü. Odaya girerken iki saray görevlisi onu iki kolundan tuttu. Elçi sultana birkaç adım yaklaşabildi, konuşmasını tercümana bıraktı ve geri geri çekilerek dışarı çıkarıldı.
Calkoen bu günü unutmadı. İstanbul'da yaşayan Fransız ressam Jean-Baptiste Vanmour'a kabul gününün sahnelerini resmettirdi ve resimleri Hollanda'ya götürdü. Bugün Amsterdam'daki Rijksmuseum'da duruyorlar.
Resimde sultan küçük ve uzaktır, odanın büyük bölümünü ayakta duran görevliler kaplar. Ressamın asıl konusu, o yüze ulaşmanın zorluğu gibidir. Bu ders o zorluğun nasıl kurulduğunu izliyor.
Dersin yolu
Sarayı dışarıdan içeriye, bir ziyaretçinin yürüdüğü sırayla gezeceğiz. Her kapıda kimin geçebildiğini, kimin durduğunu soracağız. Divan toplantısına, kafesli pencereye ve elçi kabulüne bakacağız. Sonra kutsal emanetlerin dairesine, Harem'e ve zamanla büyüyen iç dünyaya gireceğiz. En sonda dördüncü avlunun köşklerinde ve görünürlük düzeninin tersine döndüğü yüzyılda duracağız.
Sıfır noktası: burunda bir saray
II. Mehmed fetihten birkaç yıl sonra, Haliç ile Marmara'nın Boğaz'a karıştığı burunda yeni bir saray yaptırmaya başladı. Burası antik kentin akropolüydü. Kuruluş 1460'larda başladı ve 1470'lerin sonuna kadar sürdü. Saray o zaman Yeni Saray diye anılıyordu. Topkapı adını, yakınındaki bir sahil kapısından ve oraya sonradan yapılan bir köşkten çok sonra aldı.
Bu sarayın bir Avrupa sarayına benzemediği hemen görülür. Tek bir büyük blok yoktur. Avlular art arda dizilir, yapılar avluların kenarlarına serpiştirilir. Her avlu bir öncekinden daha küçük ve daha kapalıdır. İçeriye doğru ilerledikçe kalabalık azalır, sessizlik artar.
Gülru Necipoğlu, 1991'de yayımlanan Architecture, Ceremonial, and Power adlı kitabında bu düzeni törenle birlikte okudu. Ona göre sarayın planı, tören kurallarının taştan bir karşılığıydı. Hangi avluda kimin bekleyeceği, hangi kapıdan kimin atla, kimin yaya geçeceği baştan belirlenmişti. Necipoğlu sarayı, sultanın giderek daha az görünür olduğu bir hükümdarlık anlayışının mimarisi olarak yorumladı. Bu derste o yoruma sık sık döneceğiz.
Mekanizma — ilk eşik: herkese açık avlu
Saraya kentten, Ayasofya'nın hemen arkasındaki büyük bir kapıdan girilirdi.
Kapının üstünde bir zamanlar ahşap bir köşk katı vardı, bugün yoktur. Kapıda kapıcılar nöbet tutardı. İçerisi Alay Meydanı denen geniş bir avluydu ve buraya kentli de girebilirdi. Avluda bir fırın, bir hastane, odunluklar ve sonraki yüzyıllarda bir darphane vardı. Bizans'tan kalan Aya İrini kilisesi bu avluda kaldı ve silah deposu olarak kullanıldı.
İlk avlu bir hizmet alanıydı. Dilekçesini vermeye gelen köylü, ulufesini bekleyen asker ve sarayın erzakını taşıyan arabacı burada karşılaşırdı. Sultanın yakınına gelmiş sayılmazlardı. Asıl eşik avlunun sonundaydı.
Kapının bir başka adı Babüsselam, yani selam kapısıydı. Buradan yalnız sultan atla geçebilirdi. Sadrazam dahil herkes kapının önünde atından inerdi. Geçidin içindeki küçük odalar, içeri alınmayı bekleyenlerin ya da cezası verilmiş olanların tutulduğu yerlerdi. Kapıdan geçen kişi, sesini alçaltması gereken bir alana adım atardı.
Mekanizma — ikinci avlu: divan, mutfak ve sessizlik
İkinci avlu Divan Meydanı diye anılırdı. Selviler ve çimenler arasında taş döşeli yollar uzanıyordu. Avlu kalabalıktı, ama kalabalık sessizdi. Avrupalı ziyaretçiler, binlerce askerin bir arada durduğu bir meydanda tek bir sesin duyulmadığını şaşkınlıkla yazdı.
Avlunun sağ yanını, deniz tarafını, uzun bir mutfak dizisi kaplıyordu.
Mutfaklar yalnız sultanın yemeğini pişirmiyordu. Sarayda yaşayan ve çalışan binlerce kişi buradan besleniyordu. Divan günlerinde vezirlere, kâtiplere ve askerlere yemek dağıtılırdı. Bugün burada sergilenen porselen de sarayın sofra düzeninin bir parçasıydı.
Avlunun sol yanında ise devletin yönetildiği yapı duruyordu.
Halk arasında Kubbealtı diye de anılan bu yapıda devletin kurulu toplanırdı. Sadrazam, öteki vezirler, kazaskerler, defterdarlar ve nişancı burada otururdu. Davalar dinlenir, dilekçeler okunur, fermanlar hazırlanırdı. Yanındaki odalarda kâtipler çalışır, belgeler saklanırdı.
II. Mehmed'in son yıllarından sonra sultan bu toplantılara çoğu zaman bizzat başkanlık etmedi. Sadrazam onun yerine otururdu. Ama sultan büsbütün uzakta da değildi. Toplantı odasının duvarındaki kafesli pencere, arkadaki kuleye bağlanan bir mekâna açılıyordu. Sultan dilediği zaman oraya gelip konuşulanı dinleyebilirdi. Vezirler onun orada olup olmadığını bilemezdi. Görülmeden duyabilen bir hükümdar, toplantıdaki her sözün ölçüsünü değiştiriyordu.
Kule, sarayın içini gizleyen bir yapıda dışarıdan en çok görülen parçaydı. Boğaz'dan geçen bir gemi de, Galata'dan bakan bir tüccar da onu görebiliyordu. Adı, Divan'da dağıtılan adaletin sultanın gözetiminde olduğunu söylüyordu. Kentin bütün bakışları kuleye yöneliyordu, oysa kulenin içindeki kişi çoğu zaman görünmüyordu.
Mekanizma — bir kanunun tören hükümleri
Bu düzeni anlatan en ünlü metin, Fatih'e atfedilen bir kanunnamedir.
Metin, sultanın vezirlerle birlikte yemek yemeyeceğini söyler. Divan'da bir perdenin ya da kafesin ardından dinlemesini, haftanın belirli günlerinde arz için vezirleri kabul etmesini ister. Bayramlarda ve tahta çıkışta kimlerin el öpeceğini sırayla yazar. Böylece tören, tek tek kişilerin keyfine kalmayan bir yasa hâline gelir.
Metnin ne kadarının gerçekten Fatih dönemine ait olduğu tartışılıyor. Bilinen nüshalar daha geç tarihlidir. Kimi araştırmacılar metnin sonraki yüzyılda düzenlenip genişletildiğini düşünür. Yine de metnin anlattığı düzen sarayın planıyla ve Avrupalı ziyaretçilerin anlatılarıyla büyük ölçüde örtüşür. Bir yazılı kural ile bir taş kapı aynı şeyi söylüyordu.
Sarayın sessizliği de bir kurala bağlıydı. Sultanın yakınında yüksek sesle konuşulmazdı. İç hizmetteki oğlanlar ve görevliler, ses çıkarmadan anlaşmak için bir işaret dili kullandı. Sarayda dilsizler de çalışıyordu ve bu dilin ustaları sayılıyordu. On altıncı ve on yedinci yüzyılda yazan ziyaretçiler, sultanın yakınındakilerin bile çoğu zaman el ve göz işaretiyle konuştuğunu anlatır. Ses, hükümdarın varlığına ayrılmış bir alan gibiydi.
Mekanizma — ulufe günü
Sessizliğin bozulduğu ve bozulmadığı günlerden biri ulufe günüydü. Yeniçerilere maaşları üç ayda bir, Divan'da dağıtılırdı. Bir elçinin kabulü çoğu kez bu güne denk getirilirdi.
Elçi, Divan'ın yanındaki bir yerden ikinci avluyu izlerdi. Para keseleri sayılır, bölük bölük askerlere dağıtılırdı. Ardından avluya yemek kapları konurdu. Yeniçerilerin kaplara koşup pilavı alması, sultana bağlılıklarının işareti sayılıyordu. Yemeğe dokunmamaları ise bir hoşnutsuzluk işaretiydi ve çoğu kez bir ayaklanmanın habercisiydi. Elçi, binlerce askerin nasıl bir anda koşup bir anda durduğunu görürdü. Sarayın bu gösterisi, yabancı bir hükümdara ordunun düzenini anlatıyordu.
Calkoen'in kabulü için yapılan resimler arasında, ikinci avluda yeniçerilerin yemek kaplarına koştuğu anı gösteren bir sahne de vardır. Vanmour, elçinin gözünden sarayın iki yüzünü de resmetti: avludaki kalabalık ve koşuşma, odadaki hareketsiz hükümdar.
Mekanizma — mutluluk kapısı
İkinci avlunun sonunda, Divan'ın karşısında üçüncü kapı durur. Bu kapıdan öteye sarayın iç dünyası, yani Enderun başlıyordu.
Babüssaade, yani mutluluk kapısı diye de anılırdı. Kapıyı akağalar beklerdi. Sadrazam bile ancak çağrıldığında bu eşikten geçebilirdi. Kapının önü ise sarayın en büyük törenlerinin sahnesiydi. Yeni sultan tahta çıktığında taht kapının saçağı altına konur, devlet adamları sırayla gelip biat ederdi. Bayram sabahları da aynı yerde bayramlaşma yapılırdı. Sultan bu günlerde ikinci avludaki kalabalığa kısa bir süre görünür, sonra kapının ardına çekilirdi.
Tahtın, on altıncı yüzyılın sonunda Mısır valisi olan bir İbrahim Paşa tarafından sultana sunulduğu anlatılır. Tahta çıkış ve bayram törenlerinde Saadet Kapısı'nın önüne getirilirdi. Yılın çoğunu hazinede geçirir, sultanın görüneceği günlerde ortaya çıkardı. Altının parıltısı, hükümdarın kalabalığa en uzun göründüğü anlara ayrılmıştı.
Mekanizma — arz ve elçi kabulü
Kapıdan geçer geçmez, tam karşıda tek başına duran bir yapı çıkar.
Arz, vezirlerin devlet işlerini sultana sunması demekti. Sadrazam ve öteki vezirler Divan toplantısından sonra buraya gelir, kararları sultana arz ederdi. Elçiler de bu odada kabul edilirdi. Calkoen'in iki kolundan tutularak götürüldüğü oda burasıydı. Elçilerin kollarından tutulmasının nedeni, saray geleneğinde on dördüncü yüzyılda I. Murad'ın Kosova'da bir düşman askerinin hançeriyle öldürülmesine bağlanır. Tören, eski bir korkuyu kalıcı bir jeste dönüştürmüştü.
Duvardaki çeşmenin, içeride konuşulanların dışarıdan duyulmaması için akıtıldığı da anlatılır. Bu açıklama daha çok sözlü gelenekten gelir. Elçinin getirdiği armağanlar da bu sırada odanın önünden geçirilir, sayılır ve kayda geçirilirdi.
Mekanizma — Enderun: oğlanlar, hazine ve kitap
Üçüncü avlu, sultanın şahsi hizmetindeki oğlanların yaşadığı ve eğitildiği yerdi. Devşirmeyle ya da başka yollarla saraya alınan seçkin oğlanlar burada yıllarca okur, hizmet eder, rütbe rütbe yükselirdi. Avlunun çevresinde, görevlerine göre ayrılmış koğuşlar dizilirdi. Buradan çıkan oğlanlar sonradan vezir, sancakbeyi ya da sarayın üst görevlisi olabiliyordu.
Köşk, sarayın ilk kuruluş yıllarından kalan en iyi korunmuş yapılardan biridir. Denize açılan revağından Boğaz'ın ve Üsküdar kıyısının geniş bir görünümü vardır. Sonraki yüzyıllarda burası hazine olarak kullanıldı. Sultanın görünmeyen hayatı, en geniş manzaraya açılan bir odada geçiyordu. Bakmak ile bakılmak arasındaki fark, burada yapının yerleşimine yazılmıştı.
III. Ahmed bu kütüphaneyi Enderun oğlanlarının ve saray görevlilerinin kullanımı için yaptırdı. Avlunun ortasına yerleştirilmesi dikkat çeker. Sarayın iç eğitimi, artık avlunun tam merkezinde, bir kitap odasının çevresinde toplanıyordu.
Mekanizma — kutsal emanetler
Üçüncü avlunun bir köşesinde, sultanın kendi odası olan Has Oda bulunuyordu. I. Selim'in 1517'de Kahire'yi almasından sonra bu oda başka bir işlev kazandı.
Mısır'ın fethinden sonra Hazreti Muhammed'e atfedilen hırka, sancak ve başka kutsal emanetler İstanbul'a getirildi. Emanetler zamanla bu dairede toplandı. Dairenin yanında Kur'an kesintisiz okunurdu. Sultan ve saray halkı her yıl Ramazan ayının ortasında hırkayı ziyaret ederdi. Bu ziyaret sarayın en kapalı törenlerinden biriydi.
Dairenin en mahrem bölümünü çoğu saray görevlisi hiç görmedi. Kutsal emanetler, hükümdarın kendisi gibi, görünmezliğin içinde korunuyordu. Kutsal emanetlerin ve dairenin bugün de ziyaretçilerce saygıyla gezildiğini, Kur'an okunmasının sürdüğünü unutmamak gerekir.
Mekanizma — Harem: büyüyen iç dünya
II. Mehmed döneminde sarayın kadınları büyük ölçüde Eski Saray'da yaşıyordu. Yeni Saray'da onlar için ayrılmış bölüm görece küçüktü. Kanuni döneminde Hürrem Sultan'ın yeni saraya taşınmasıyla bu denge değişmeye başladı. On altıncı yüzyılın sonunda sultanın kendisi de yatak odasını Harem'e taşıdı.
Harem'in kapısında Darüssaade ağası ve onun yönetimindeki hadım ağalar nöbet tutardı. İçeride sultanın annesi, eşleri, cariyeler, çocuklar ve onlara hizmet edenler yaşıyordu. Bu özel hayat alanında eğitim de verilir, evlilikler düzenlenir ve devlet işleri konuşulurdu. Kadınlar arasında da sıkı bir rütbe düzeni vardı ve yazılı kurallar bu düzeni belirliyordu.
Sultanın annesi, Harem'in en yüksek makamıydı. Dairesinin Harem'in ortasında, sultanın odalarına yakın bir yere yerleştirilmesi bu makamın gücünü gösterir. On altıncı yüzyılın sonu ve on yedinci yüzyıl, valide sultanların devlet işlerinde güçlü olduğu bir dönemdi. Atik Valide külliyesinin hamisi Nurbanu Sultan da bu makamı taşıyordu.
Salon, Sinan'ın sarayda yaptığı işlerden biri sayılır. Sultan burada yakınlarını kabul eder, müzik dinler, sohbet ederdi. Çinilerin rengi ve deseni ise kursun ilerideki bir dersinde, atölyelerle birlikte açılacak. Burada önemli olan salonun yeridir. Sarayın en görkemli iç mekânlarından biri, en az kişinin girebildiği bölümde yapılmıştı.
Mekanizma — dördüncü avlu: zafer köşkleri
Üçüncü avlunun arkasında, burnun ucuna doğru inen bahçeler ve teraslar uzanır. Burası sarayın en özel bahçesiydi. On yedinci yüzyılda sultanlar bu bahçeye, seferlerden döndükten sonra küçük ama çok süslü köşkler yaptırdı.
IV. Murad, Revan seferinden döndükten sonra bu köşkü yaptırdı. Köşk bir zaferi anıyordu, ama onu kalabalığa göstermiyordu. Kente açılan bir tak ya da meydana dikilen bir anıt yerine, sarayın en kapalı bahçesinde bir oda yapılmıştı. Zaferin seyircisi, sultanın kendisi ve onun en yakın çevresiydi.
Köşk, Bağdat'ın yeniden alınmasından sonra yapıldı. Haliç'e ve kente geniş bir manzarayla açılır. Kentin büyük bölümü buradan görülür, ama kentten köşkün içi görülmez. Bir zafer, kentin seyredildiği ama kente gösterilmeyen bir odada hatırlanıyordu.
Odanın adı, şehzadelerin sünnet törenlerinde kullanılmasından gelir. Duvarlarına, daha önceki yapılardan sökülüp getirildiği düşünülen çini panolar yerleştirildi. Bu panoların bir kısmı on altıncı yüzyıl atölyelerinin en büyük işleri arasında sayılır. Saray, kendi geçmişinin en değerli parçalarını en kapalı bahçesinde topluyordu.
Çardağın, Ramazan akşamlarında sultanın iftarını açtığı yer olduğu anlatılır. İçinde oturan kişi bütün kenti seyredebiliyordu.
Mekanizma — görünürlüğün tersi
Avlular, kapılar ve kafesler sultanı kalabalıktan ayırıyordu. Ama bu ayrılık sabit kalmadı. On altıncı yüzyılın ortasına kadar sultanlar seferlere bizzat çıkıyor, ordunun başında görünüyordu. Kanuni'nin seferlerini anlatan resimli yazmalarda sultan atının üstünde, ordunun ortasında durur. On altıncı yüzyılın sonundan itibaren ise sultanlar seferlere daha az çıktı. Sarayın içinde, Harem'e yakın odalarda daha uzun zaman geçirdiler.
Necipoğlu bu değişimi bir geri çekilme olarak okudu. Ona göre hükümdarın nadiren görünmesi, her görünüşünü daha değerli kılıyordu. Kimi tarihçiler ise aynı dönemi, gücün sultanın elinden saray çevresine, valide sultanlara ve vezirlere kaydığı bir dönem olarak yorumlar. Bu yorumlar aynı mekânlara bakar. Biri kapalı odayı bir güç tekniği, öteki bir güç kaybı olarak görür.
Şehzadelerin eğitimi de bu yüzyılda değişti. Eskiden şehzadeler genç yaşta Anadolu kentlerine sancakbeyi olarak gönderilirdi. On yedinci yüzyılda ise sarayda, Harem'in içinde bir bölümde tutulmaya başladılar. Bu bölüme sonradan kafes dendi. Tahta çıkacak şehzade, dışarıyı tanımadan büyüyebiliyordu.
Görünmezlik büyüdükçe, sultanın görüneceği anlar da daha özenle hazırlandı. 1582'de III. Murad'ın oğlu için düzenlenen sünnet şenliği haftalarca sürdü. Sultan, şenliği Atmeydanı'na bakan bir sarayın penceresinden izledi. Loncaların, askerlerin ve elçilerin önünden geçtiği bu şenliği Surname-i Hümayun adlı resimli bir kitap kaydetti. Yüz yılı aşkın bir süre sonra, 1720'de III. Ahmed'in şenliği için yapılan bir başka kitabı da nakkaş Levni resimledi. İki kitapta da sultan çoğu sayfada bir köşkün ya da bir çadırın içinde, alayı izleyen bir figürdür. Kalabalık sultanı görüyordu, ama daha çok sultanın kendisini seyrettiğini görüyordu.
Vanmour'un resimleri de bu yüzyıldan geldi. Bir Avrupalı ressam, Arz Odası'nı içeriden resmedebiliyordu. Oysa sultanın kendi tebaasının çoğu o odayı hiç görmedi. Görünürlük, sarayın dışarıya hangi yüzünü, kime ve hangi biçimde göstereceğine dair bilinçli bir karardı.
Kalıcı araçlar
Bir sarayı eşik eşik yürü. Her kapıda kimin atla, kimin yaya geçtiğini, kimin hiç geçemediğini sor. Planda avluların giderek küçüldüğünü ve kapandığını işaretle.
Yapıyı törenle birlikte oku. Divan'ın, Arz Odası'nın ya da bir kapının önünün hangi günde, hangi tören için kullanıldığını öğren. Boş bir oda, içinde yapılan törenle anlam kazanır.
Bakışın yönünü bul. Bir pencerenin, bir kulenin ya da bir köşkün kimi görmek, kime görünmek için yapıldığını sor. Kafesli pencere ile Adalet Kulesi aynı yapının iki ucudur.
Sesi ve sessizliği hesaba kat. Bir avlunun sessizliği, bir işaret dili ya da bir çeşmenin sesi de mekânın parçasıdır.
Yazılı kuralı taşla karşılaştır. Kanunname gibi metinlerin tarihini tart, sonra yapının planıyla ve tanıkların anlatısıyla sına.
Tanığı tart. Bir Avrupalı elçinin ya da ressamın anlatısı içeriyi gösterir, ama kendi sarayının beklentisiyle bakar.
Yaygın yanlışlar
Yaygın yanlış"Topkapı Sarayı tek bir dönemde, tek bir plana göre yapıldı."
Saray 1460'larda kuruldu, ama on dokuzuncu yüzyıla kadar yanan, yıkılan ve yeniden yapılan bölümlerle büyüdü. Harem'in büyük bölümü ve dördüncü avlunun köşkleri sonraki yüzyılların işidir.
Yaygın yanlış"Harem yalnız sultanın kadınlarının kapatıldığı bir eğlence yeriydi."
Harem bir aile, eğitim ve yönetim alanıydı. Kendi rütbe düzeni ve yazılı kuralları vardı, valide sultan buradan devlet işlerine etki edebiliyordu.
Yaygın yanlış"Kanunname-i Âl-i Osman'ın bütün hükümleri kesin olarak Fatih'e aittir."
Metin Fatih'e atfedilir, ama bilinen nüshalar daha geçtir. Bir bölümünün sonradan eklendiği tartışılıyor.
Yaygın yanlış"Sultanın görünmez olması gücünün azaldığını gösterir."
Bu bir yorumdur ve tartışmalıdır. Necipoğlu görünmezliği bilinçli bir hükümdarlık tekniği olarak okur, kimi tarihçiler aynı dönemde gücün saray çevresine kaydığını vurgular.
Uygulama ve kilit özet
Kilit özet: II. Mehmed 1460'larda burunda yeni bir saray kurdu. Saray, giderek küçülen ve kapanan avlulardan oluşuyordu. Bab-ı Hümayun'dan herkes geçebilirdi. Orta Kapı'dan yalnız sultan atla geçerdi. Saadet Kapısı'nın ardı Enderun'a ayrılmıştı. Divan'da vezirler toplanır, sultan kafesli pencerenin ardından dinleyebilirdi. Elçiler Arz Odası'nda, kollarından tutularak kabul edilirdi. Ulufe günü ordunun düzeni yabancılara gösterilirdi. Kutsal emanetler sultanın eski odasında korundu. Harem on altıncı yüzyılın sonundan itibaren büyüdü ve sarayın merkezine yaklaştı. On yedinci yüzyılın zafer köşkleri en kapalı bahçede yapıldı. Kanunname ve tanıklar bu düzeni yazıya geçirdi. Necipoğlu onu, görünürlüğü bilinçle sınırlayan bir hükümdarlık mimarisi olarak okudu.
Sonraki derse köprü
Sultanın yüzünü sarayın dışında gören pek az kişi vardı. O yüzü en sık görenlerden biri, sarayın içinde, nakkaşhane denen atölyede çalışan ressamlardı. Saray yazmaları sarayı da resmetti. Avluları, Divan'ı, Arz Odası'ndaki kabulü ve tahta çıkış törenini sayfaya geçirdi. Bu sayfalarda sultan, gerçek hayatta perdenin ardında kalan anlarda bile görünürdü. Kitaplar dar bir okur çevresi için yapılmıştı ve onları açabilenler, kapalı odanın içini sayfada görebiliyordu.