M08-D02
Öfke ilişkide
Öfkenin ilişkide neyi işaret ettiğini, ifade ile saldırı arasındaki farkı ve öfkeyi boşaltmanın etkisine dair kanıtı açıklar.
İlişki ve Çift Terapisi Akademisi — M08, Duygular, stres ve ilişki · 3.139 kelime · 17 örnek durum · 4 kanıt kartı · ≈ 14 dk okuma · 21 dk dinleme
Temel Psikoloji Akademisi’nde: M14-D10
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Öfke çoğu zaman bir bağın varlığına işaret eder; insan önemsediği kişinin davranışına kızar.
Aynı olay hem öfke hem incinme doğurabilir; karşıdaki birini savunmaya, ötekini yaklaşmaya çağırma eğiliminde.
Bir tartışmada hangi duygunun söze döküldüğü, konuşmanın yönünü belirleyebilir; ama yumuşak duygu her durumda tek başına yetmeyebilir.
Davranışa yönelen öfke değişim ister; kişiye yönelen yargı ise küçümsemeye giden yolu açar.
Öfkeyi bir nesneye boşaltmak da sonsuza dek yutmak da haberi yerine ulaştırmaz.
Öfke sıklaşıp korkutucu bir hâl aldığında soru iletişimden güvenliğe kayar.
Açılış sahnesi
Hülya ile Rıza yirmi bir yıldır evliler. Bir pazar öğleden sonra Rıza'nın ağabeyi telefonda Hülya'yı tebrik ediyor: "Arsayı satıp Rıza'nın dükkânını büyütmeye karar vermişsiniz, hayırlı olsun." Hülya bu kararı ilk kez duyuyor. Telefonu kapattığında elleri titriyor.
Rıza eve geldiğinde Hülya kapıda karşılıyor ve sesi mutfağı dolduruyor: "Sen zaten hiçbir zaman beni hesaba katmadın! Bu evde ben bir eşya mıyım?" Rıza önce şaşırıyor, sonra kendini savunmaya geçiyor; ağabeyinin boşboğazlığından, Hülya'nın her şeyi büyütmesinden söz ediyor. Birkaç dakika içinde ikisi de bağırıyor ve konuşma arsadan çıkıp yıllar önceki bir tatile, Rıza'nın annesine, Hülya'nın "huysuzluğuna" kadar uzanıyor. Rıza kapıyı çarpıp çıkıyor.
Ertesi sabah kahvaltıda Hülya başka bir cümleyle başlıyor: "Dün sana bağırdım, çok kızmıştım. Ama asıl canımı yakan şu: Kararı ağabeyin benden önce biliyordu. Ben bu evin kararlarında neredeyim, bunu bilmek istiyorum." Rıza bu kez savunmaya geçmiyor. Arsayı satmayı daha konuşmadıklarını, ağabeyine yalnızca bir fikir olarak açtığını söylüyor ve sonra bir şey daha ekliyor: "Sana sormadan ona anlatmam yanlıştı."
İki konuşmada da Hülya aynı şeye kızgındı. Değişen, öfkenin neyi işaret ettiğinin söylenip söylenmediği ve nasıl söylendiğiydi.
Bu derste ne olacak
Öfkeyi önce bir ölçü aleti gibi ele alacağız: ilişkide neyin zedelendiğini, hangi beklentinin karşılanmadığını gösteren bir işaret. Ardından aynı olaya verilen iki farklı tepkiyi, öfke ile incinmeyi, karşıdakinde uyandırdıkları üzerinden karşılaştıran bir çalışmaya bakacağız. Sonra çatışmada "sert" ve "yumuşak" duyguların konuşmayı nasıl farklı yönlere ittiğini inceleyeceğiz. Üçüncü adımda öfkeyi dile getirmek ile karşıdakine saldırmak arasındaki çizgiyi çizeceğiz ve öfkenin, küçümsemeden farklı olarak, uzun vadede barışmaya da kapı açabildiğini göreceğiz. Son olarak öfkeyi "boşaltmak" düşüncesine ve sık öfkelenenlerin örüntüsüne döneceğiz.
Sıfır noktası
Öfke, bir engel, haksızlık ya da zarar karşısında yükselen, bedeni harekete hazırlayan ve "bu böyle olmamalı" diyen bir duygudur. Saldırganlık ise bir davranıştır: Bir başkasına zarar verme niyetiyle yapılan bir eylem. TP M14-D10 saldırganlığın türlerini ayırdı ve iki kavramın aynı şey olmadığını gösterdi; bu ayrım burada da temel taşımız. Öfke hissetmek saldırgan davranmayı gerektirmez, saldırgan davranmak da her zaman öfkeden doğmaz.
Öfkenin ilişkide özel bir yeri var. İnsan en çok, kendisi için önemli olan ve davranışlarından etkilendiği kişilere kızar; bir yabancının sözü geçer gider, bir eşin aynı sözü günlerce akılda kalır. Bu, öfkenin yakınlığın yokluğunu değil, çoğu zaman tam tersine bir bağın varlığını gösterdiği anlamına gelebilir. Kızılan şey, karşıdakinden beklenen bir şeydir.
Mekanizma
Öfke neyi işaret ediyor
Öfkeyi bir sorun olarak değil, bir haber olarak okumak mümkün. Yakın ilişkide öfkeyi tetikleyen olayların önemli bir kısmı, eşin ilişkiyi ya da kişiyi yeterince önemsemediğini düşündüren davranışlardır: unutulan bir söz, başkalarının önünde yapılan bir şaka, yalnız alınmış bir karar. Hülya'nın öfkesi arsayla değil, karar zincirinde kendisinin atlanmasıyla ilgiliydi.
Lemay, Overall ve Clark aynı türden olaylara verilen iki tepkiyi, öfkeyi ve incinmeyi, yan yana koydu ve karşı tarafta ne olduğuna baktı.
Bu bulgunun bir öğretici yanı var: Öfke ve incinme aynı olaydan doğuyor, ama karşıdakine farklı bir mektup gönderiyor. Öfkenin mektubu "Sen değişmelisin" diyor; incinmenin mektubu "Sen benim için önemlisin ve bu canımı yaktı." İlki karşıyı savunmaya, ikincisi yaklaşmaya çağırıyor. Hülya'nın kahvaltıdaki cümlesi öfkesini inkâr etmedi; ama öfkenin altındaki incinmeyi de masaya koydu.
Yaygın yanlış"Öfkemi olduğu gibi gösterirsem eşim ne kadar önemli olduğunu anlar."
Lemay, Overall ve Clark'ın çalışmalarında öfke karşı tarafta çoğu zaman karşılık olarak öfke uyandırdı ve öfkeli kişi ilişkiye daha az bağlı görüldü. Aynı olaya eşlik eden incinmeyi göstermek ise karşıdakinde empati ve yapıcı bir tepkiyle birlikte gitti. Öfkenin yoğunluğu, önemin ölçüsü olarak okunmuyor.
Sert duygu, yumuşak duygu
Bir çatışmanın ortasında aynı kişi aynı anda birden çok duygu yaşar: Kızar, ama aynı zamanda üzülür, kaygılanır, incinir. Hangisinin söze döküldüğü, konuşmanın gideceği yönü belirleyebilir. Sanford bu iki duygu ailesine ad verdi ve onları bir tartışmanın akışı içinde izledi.
Bu bulgu öfkenin gizlenmesi gerektiğini söylemiyor. Söylediği şey daha incedir: Öfke çoğu zaman tek başına gelmez, altında yumuşak bir duygu taşır, ve hangisinin söze döküldüğü karşıdakinin duyduğu cümleyi değiştirir. "Beni hiç dinlemiyorsun!" ile "Dinlenmediğimi hissedince yalnız kalıyorum" aynı yaşantının iki yüzü olabilir.
İfade ile saldırı arasındaki çizgi
Öfkeyi dile getirmek, öfkeyle karşıdakine saldırmakla aynı şey değil. İfade, "Ben kızgınım ve bunun nedeni şu" der; davranışı, olayı ve isteği konuşmaya koyar. Saldırı ise karşıdakinin kişiliğini, değerini, niyetini hedef alır: "Sen bencilsin", "Senden adam olmaz." M06-D05 eleştiri ve küçümsemeyi şikâyetten ayırmıştı; M06-D04'teki ben dili de öfkeyi saldırıya dönüştürmeden söylemenin bir yolunu göstermişti. Burada bu ayrımı öfkenin kendi gözünden okuyoruz.
Fischer ve Roseman, sık sık birlikte görülen iki duyguyu, öfkeyi ve küçümsemeyi, ayırmaya çalıştı.
Bu bulgu öfkeye dair yaygın bir korkuyu yumuşatıyor ve bir başka tehlikeyi gösteriyor. Öfke, ilişkiyi sürdürmek isteyen birinin duygusu olabilir: Kişi karşıdakinin davranışını değiştirmek istiyor, onu ilişkiden çıkarmak değil. Tehlike, öfkenin tekrar tekrar karşılıksız kaldığı ve kişinin "o zaten böyle biri" sonucuna vardığı yerde başlıyor. Davranışa yönelen öfke kişiliğe yönelen bir yargıya dönüştüğünde, M06-D05'te adını koyduğumuz küçümseme ortaya çıkabiliyor.
Yaygın yanlış"Eşine kızıyorsan onu artık eskisi kadar sevmiyorsundur."
Fischer ve Roseman'ın verilerinde öfke kısa vadede saldırıya yönelik tepkilerle birlikte gelse de uzun vadede barışmayla nitelendi; karşıdakini dışlamaya yönelen duygu küçümsemeydi. Lemay ve arkadaşları da öfkeyi doğuran olayların ilişkiye değer verilmediği algısından kaynaklandığını gösterdi. Kızgınlık, ilişkiden beklenen bir şeyin varlığını da gösterebilir.
Yaygın yanlış"Küçümseme, öfkenin biraz daha sakin hâlidir."
Fischer ve Roseman iki duygunun sık sık birlikte görüldüğünü ama belirgin biçimde ayrıştığını buldu: Öfke karşıdakinin davranışını değiştirmeye, küçümseme ise onu reddetmeye ve dışarıda bırakmaya yöneliyordu. Küçümseme aynı kişiye karşı yaşanmış eski öfkelerden gelişebiliyordu; yani biri ötekinin hafifi değil, kimi zaman tükenmiş hâli.
Boşaltmak, söylemek, susmak
Öfke hakkında en yaygın inançlardan biri onun bir buhar kazanı gibi çalıştığıdır: Dışarı atılmazsa birikir ve patlar. TP M14-D10 bu inancı katarsis varsayımı adıyla ele aldı, M07-D08 ise öfkeyi kum torbasına vurarak boşaltmanın onu söndürmek yerine besleyebildiğini gösteren deneyleri aktardı. Bu derste o kanıtı tekrarlamıyoruz; ama bir ayrımı vurguluyoruz: Öfkeyi boşaltmak ile öfkeyi söylemek farklı şeyler. Boşaltma, öfkenin yoğunluğunu kendine ya da bir nesneye yöneltip azaltmaya çalışır; söyleme ise öfkenin haber verdiği şeyi karşıdakine iletir.
Öbür uçta susmak var. M04-D05'te ve M07-D06'da duyguyu bastırmanın bedelini, M07-D09'da ise karşı çıkmayı bırakıp içten içe kızgınlık biriktirmenin depresif belirtilerle bağını görmüştük. Yani öfkeyi hiç söylememek de onu çözmüyor.
Yaygın yanlış"Huzuru korumanın yolu öfkeyi hiç dile getirmemektir."
M07-D09'da aktardığımız çalışmalarda öfkeyi saklayıp razıymış gibi davranmak, iki cinsiyette de çatışma ile depresif belirtiler arasındaki bağda yer aldı. M06-D10'daki yeni evli çiftlerde de ciddi sorunlar karşısında hoşnutsuzluğu açıkça dile getirmek daha istikrarlı bir memnuniyetle birlikte gitti. Susmak öfkeyi ortadan kaldırmıyor, yalnızca görünmez kılıyor.
Bazı insanlar ise öfkeyi diğerlerinden çok daha sık ve yoğun yaşar.
Bu bulgu öfkenin bir kişilik etiketine dönüştürülmesine değil, bir ayrıma işaret ediyor. Herkes öfkelenir; ama öfke sıklaştığında, uzadığında ve olumsuz düşüncelerle beslendiğinde, haber verdiği şeyi iletmek yerine ilişkinin kendisini yıpratmaya başlayabilir. Böyle bir örüntüde soru "Öfkemi nasıl daha iyi söylerim?" sorusundan önce "Öfkem neden bu kadar sık geliyor?" sorusudur.
Usta katmanı
Terapist çift oturumunda öfkeyi bastırılacak bir düşman gibi görmez; onu bir yol gösterici olarak kullanır. Bir eş öfkeyle konuştuğunda terapistin ilk sorusu çoğu zaman öfkenin altındakine yönelir: Bu öfke neyi koruyor, hangi beklenti boşa çıktı, kendini nerede önemsizleştirilmiş hissettin? Amaç öfkeyi geçersiz kılmak değil, karşıdaki eşin onu duyabileceği bir biçime çevirmektir. Terapist öfkeli eşin hissini tanır, haklılığını savunmaz; karşı eşe de bu sözleri bir haber olarak dinlemesi için alan açar.
Terapist ikinci olarak öfkenin hedefini izler. Davranışa yönelen bir öfke çalışılabilir bir malzemedir. Kişiliğe yönelmiş, küçümsemeye kaymış bir öfke ise ilişkinin daha derin bir aşınmaya girdiğini düşündürebilir; o noktada terapist uzun süre karşılıksız kalmış istekleri ve "o zaten böyle" sonucuna giden yolu birlikte çözmeye çalışır.
Öfke korkutmaya, tehdit etmeye, eşyaya ya da bedene yönelmeye başlamışsa konu artık bir duygu ifadesi meselesi olmaktan çıkar. Terapist o zaman önce korkan tarafın güvende olup olmadığını öğrenir; birlikte yapılan iletişim çalışması bu durumda ilk adım olarak seçilmez ve öfke tepkilerinin kendisi için bireysel destek gündeme gelir.
Kanıtın sınırı
Bu dersteki çalışmaların çoğu öfkeyi kişilerin kendi anlatımı üzerinden ölçtü; geçmişte yaşanmış bir olayı hatırlamak, öfkenin o an nasıl yaşandığını tam yansıtmayabilir. Lemay ve arkadaşlarının ve Sanford'un gözlem çalışmaları bu sınırı kısmen aşıyor ama onlarda da öfke ile sonuçlar arasındaki bağ ilişkisel; öfkenin yıkıcı davranışa yol açtığı mı, yoksa yıkıcı bir etkileşimin öfkeyi mi büyüttüğü bu verilerle kesin biçimde bilinmiyor. Fischer ve Roseman ile Tafrate ve arkadaşlarının çalışmaları çiftlere özgü değil; bu bulguların otuz yıllık bir evliliğe taşınıp taşınamayacağı bilinmiyor. Öfkenin nasıl ifade edileceğine dair kurallar kültürden kültüre, cinsiyetten cinsiyete değişiyor; sesini yükselten bir kadına ya da ağlayan bir erkeğe verilen tepkiler toplumdan topluma farklı. Türkiye'deki çiftlerde öfke, incinme ve küçümsemenin nasıl ayrıştığını gösteren karşılaştırmalı veriler elimizde yok; bu ders o boşluğu varsayımla doldurmuyor.
Kendin dene
Aklında kalsın
Öfke çoğu zaman bir bağın varlığına işaret eder; insan önemsediği kişinin davranışına kızar.
Aynı olay hem öfke hem incinme doğurabilir; karşıdaki birini savunmaya, ötekini yaklaşmaya çağırma eğiliminde.
Bir tartışmada hangi duygunun söze döküldüğü, konuşmanın yönünü belirleyebilir; ama yumuşak duygu her durumda tek başına yetmeyebilir.
Davranışa yönelen öfke değişim ister; kişiye yönelen yargı ise küçümsemeye giden yolu açar.
Öfkeyi bir nesneye boşaltmak da sonsuza dek yutmak da haberi yerine ulaştırmaz.
Öfke sıklaşıp korkutucu bir hâl aldığında soru iletişimden güvenliğe kayar.
Sonraki derse köprü
Lemay ve arkadaşlarının bulgusunda bir ayrıntı bu dersin dışına uzanıyordu: İncinmeyi gösteren kişinin karşısındaki eş çoğu zaman suçluluk duydu ve onarmaya yöneldi. Ama kendini kötü hissetmenin her biçimi onarıma götürmüyor. Hatalı olduğunu fark eden biri "Yanlış bir şey yaptım" diye düşünebilir, ya da "Ben kötü biriyim" diye; birincisi özre ve telafiye, ikincisi saklanmaya ve savunmaya itebiliyor. Sıradaki ders bu iki duyguyu ayırıyor ve bir çiftin onarım çabasında her birinin nasıl farklı bir rol oynadığına bakıyor: Utanç ve suçluluk.
Anlamadığın bir yer mi var?
Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.