İçeriğe geç

Stoacılar: Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ile · Karakterin erdemleri

Kızaran satıcı

Utanma duygusu bir zayıflık mı, bir pusula mı?

1.416 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Taha yirmi altı yaşında. Yozgat'ın Sarıkaya ilçesinde, Haşim Bey'in ikinci el araba galerisinde bir yıldır satış danışmanı. Üniversiteyi bitirip memleketine dönmüş, iş bulamamış, sonunda bir akrabanın aracılığıyla galeriye girmiş. İşi öğrenmeye hevesli. Ama bir sorunu var: yüzü kolay kızarıyor.

Haşim Bey bunu ilk haftada fark etti. Bir müşteri, aracın kilometresini sorduğunda Taha'nın yüzü kıpkırmızı olmuştu; çünkü Haşim Bey ona sayaçla ilgili soruları geçiştirmesini söylemişti. Müşteri bir şey sezip gitmişti. Haşim Bey o akşam Taha'yı kenara çekti. «Bak oğlum,» dedi, «bu işte utanan kaybeder. Utanma duygusu zayıflıktır. Yüzün kızardı mı, müşteri anlar. Utanmayı bırak, kazanmaya bak.»

Taha bir yıl boyunca bunu öğrenmeye çalıştı. Müşterinin gözüne bakarak «Bu araba hiç boya görmedi» demeyi, bir motor sesini «normal» diye geçiştirmeyi denedi. Bazı günler başardı; yüzü kızarmadı. Haşim Bey onu övdü: «İşte şimdi oldun.» Ama Taha o akşamlar eve döndüğünde yemek yiyemiyordu.

Bir pazartesi galeriye yaşlı bir adam geldi: Saadettin Usta, yetmiş yaşında, Taha'nın dedesinin eski arkadaşı, ilçenin en eski oto tamircisi. Torunu için bir araba bakıyordu. Taha onu görünce bir an dondu. Haşim Bey arkadan fısıldadı: «Satışı sen yap. Şu beyaz olanı göster; kaputu iki kez boyandı ama söyleme.» Taha beyaz arabaya doğru yürüdü. Yüzünün yandığını hissetti.

Bilgenin kapısı

Epiktetos, insanın iki tür katılaşmasından söz ederken, utanma duygusunun ölümünü bir güç sanmamızı uyarır:

«İki tür katılaşma vardır: biri anlayışın, öbürü utanma duygusunun katılaşması; insan apaçık olanı kabul etmemeye ve çelişkilerden vazgeçmemeye karar verdiğinde. Çoğumuz bedenin ölmesinden korkarız ve böyle bir şeyden kaçınmak için her yolu deneriz; ama ruhun ölmesini umursamayız. Ruh için de, bir insan hiçbir şeyi kavrayamayacak, hiçbir şeyi anlayamayacak durumdaysa, onun kötü bir hâlde olduğunu düşünürüz; ama utanma ve edep duygusu ölmüşse, buna bir güç bile deriz.»

Epiktetos'un son cümlesi, Haşim Bey'in öğüdünü neredeyse kelimesi kelimesine tarif ediyor. Utanma duygusu ölmüş birine «güçlü» deriz; oysa Epiktetos'a göre bu, ruhun bir ölümüdür. Bedenin bir uzvu uyuşsa endişeleniriz; ama ruhun utanma duygusu uyuşunca bunu bir başarı sayarız.

Bakmadığın yer

Haşim Bey'in sözü bir yıl boyunca Taha'nın kulağındaydı: «Utanma duygusu zayıflıktır.» Taha buna inanmaya başlamıştı. Yüzünün kızarması, onu işinde başarısız kılan bir kusur gibi geliyordu. Kızarmayan günlerde kendini güçlü hissediyordu.

Ama Epiktetos'un ayrımı, Taha'nın bakmadığı bir şeyi gösteriyor. Taha'nın yüzü neden kızarıyordu? Kilometreyi soran müşteriye, boyalı kaputu soran müşteriye. Yani yalnızca bir şeyi saklaması istendiğinde. Taha'nın yüzü, kendisinden önce bir şeyi biliyordu: yalan söylediğini. Kızarma bir kusur değil, bir haberdi.

Bir yıl boyunca Taha bu haberi susturmaya çalışmıştı. Ve Epiktetos'un dediği gibi, susturdukça bir şey katılaşıyordu. Kızarmadığı günler yemek yiyemediği günlerdi. Yüz susmuştu, ama mide konuşuyordu. Utanma duygusu bastırılınca yok olmamış, başka bir kapıdan içeri girmişti.

Taha'nın bakmadığı ikinci yer, Haşim Bey'in öğüdünün kimin işine yaradığıydı. «Utanmayı bırak, kazanmaya bak» cümlesi, Taha'nın değil galerinin kazanmasına hizmet ediyordu. Kızarmayan bir satıcı, sayacı geriye alınmış bir arabayı daha kolay satardı. Taha'nın utanma duygusu, galerinin önünde bir engeldi; ama müşterinin önünde bir korumaydı.

Ve şimdi o müşteri Saadettin Usta'ydı. Dedesinin arkadaşı, Taha'yı çocukken kucağında taşımış biri. Haşim Bey'in fısıltısıyla Saadettin Usta'nın yüzü arasında Taha'nın yüzü yanıyordu. Bir yıldır susturmaya çalıştığı şey, en yüksek sesiyle konuşuyordu.

Taha'nın bakmadığı son bir yer daha vardı: annesi Güllü Hanım. Her akşam yemekte oğlunun tabağına dokunmadığını görüyor, ama bir şey sormuyordu. Bir gece Taha'ya yalnızca şunu söylemişti: «Oğlum, sen küçükken yalan söyleyince kulakların kızarırdı. Ben hep oradan anlardım.» Taha o gece gülmüştü. Ama annesinin cümlesi bir şeyi söylüyordu: kızarma, Taha'nın çocukluğundan beri onun dürüstlüğünün dili olmuştu. Haşim Bey ondan bu dili unutmasını istiyordu. Taha unutmaya çalışırken, kendini tanıyan herkesin onu tanımakta zorlanacağı birine dönüşüyordu.

Derinleşme

Seneca, Lucilius'a yazdığı bir mektupta, genç bir adamın kızarmasını görür ve bundan söz eder:

«Dostunla konuştuk. Kendini toplamaya çalıştığında, o edep rengini güçlükle yüzünden silebildi; bu, genç bir adamda iyi bir işarettir; yüzüne yayılan kızarıklık sanki derinlerden yükseliyordu. Ve eminim ki karakterini güçlendirdikten, bütün kusurlarından arındıktan ve bilge olduktan sonra da bu kızarma alışkanlığı onda kalacaktır. … Bilgelik bu alışkanlığı asla gideremez.»

Mektubun sonunda ise bir başka öğüt verir:

«Yüksek karakterli bir adamı sev ve onu hep gözünün önünde tut; sanki seni izliyormuş gibi yaşa, bütün eylemlerini sanki o görüyormuş gibi düzenle. … Yanlış yapmak üzereyken yanımızda duran bir tanığımız olursa, günahların çoğundan kurtulabiliriz. … O hâlde bir Cato seç; ya da Cato fazla sert görünüyorsa, daha yumuşak huylu bir Laelius seç. … Çünkü eğri olanı, bir cetvel kullanmadan asla düzeltemezsin.»

Seneca'nın mektubu, Haşim Bey'in öğüdünün tam tersini söylüyor. Kızarmak genç bir adamda «iyi bir işarettir». Bilgelik bile onu silmez; çünkü o, karakterin derinlerinden gelir. Ve Seneca, utancın en iyi biçimini de gösteriyor: yüksek karakterli birini gözünün önünde tutmak, onun bakışı altında yaşamak. Bu, Alkibiades'in Sokrates karşısında duyduğu utancın Stoacı biçimi.

Taha beyaz arabanın önünde durdu. Saadettin Usta kaputu açtı, eğildi, uzun uzun baktı. Sonra Taha'ya döndü: «Evladım, bu kaput boyanmış mı?» Taha'nın yüzü yanıyordu. Arkada Haşim Bey'in bakışını hissetti. Bir an sustu. Sonra şunu dedi: «İki kez boyanmış, usta. Ve bence torununa bu araba değil, arkadaki gri olan uyar. Daha eski ama elden geçmemiş.»

Saadettin Usta gri arabaya baktı, motorunu dinledi, gülümsedi. «Deden de böyle kızarırdı,» dedi. «Hiç yalan söyleyemezdi.» Gri arabayı aldı.

O akşam Haşim Bey Taha'yı çağırdı. Öfkeliydi; beyaz arabanın kârı daha yüksekti. Taha bu kez yüzü kızarmadan konuştu: «Haşim Bey, bir yıldır utanmamayı öğrenmeye çalıştım. Bugün anladım ki benim yüzüm kızardığında, sattığım şeyde bir sorun var demektir. Bu sizin işiniz için bir zayıflık olabilir; ama benim için bir pusula.» Haşim Bey bir şey demedi. Bir ay sonra Taha galeriden ayrıldı ve Saadettin Usta'nın tamirhanesinde, araçların gerçek durumunu müşterilere anlatan bir ekspertiz işi buldu.

Utancın her türlüsünü yüceltmemek de gerek. Bazı insanlar yüzlerinin kızarmasından, sahnede titremekten, sosyal ortamlarda kaygıdan çok acı çeker; bu, bir ahlak pusulası değil, desteklenmesi gereken bir zorluk olabilir. Seneca'nın da dediği gibi, kızarmanın bir kısmı yalnızca doğanın işidir. Önemli olan, hangi kızarmanın bir yanlışa işaret ettiğini, hangisinin yalnızca bir beden tepkisi olduğunu ayırt edebilmektir.

Öbür bilgeler

Reşadiye'de manav Tahir, otuz yıllık müşterisi Nebiye Teyze kapıda belirince yumuşak şeftalileri sağlamların altına dizmekten vazgeçmişti (SOK-K07.9). Taha da dedesinin arkadaşı Saadettin Usta'nın bakışı altında boyalı kaputu saklayamadı. Sokrates utancın bir yanlıştan alıkoyduğunda bir pusula olduğunu gösterir; Seneca yüksek karakterli birini gözümüzün önünde tutmayı öğütler. Manavın kapısında beliren yaşlı kadın da galerideki yaşlı usta da, Seneca'nın deyişiyle, birer Cato'ydu.

Simav'da mobilyacı Fehmi, müşterisine suntayı hiçbir zaman ceviz diye satmamış, «masif dediği masif olan usta» diye tanınmıştı (SOK-K07.1). Taha ise bir yıl boyunca tam tersini öğrenmeye zorlanmış, sonra Fehmi'nin yoluna döndü. Sokrates Gorgias'ta kendimizle çelişmemeyi en büyük mesele sayar; Epiktetos utanma duygusu ölen birine güçlü dememizi ruhun bir ölümü olarak görür. Fehmi'nin ünü de Taha'nın yeni işi de, söylenen sözle satılan malın aynı olduğu bir yerde kuruldu.

Bugün bir kez dene

Hayatında, birinin «utanma, bu zayıflık» dediği bir an oldu mu? Epiktetos'un sorusunu kendine sor: Benim utanma duygum gerçekten bir zayıflık mı, yoksa bir şeyi önceden bilen bir haber mi?

Bu hafta Seneca'nın öğüdünü dene. Hayatında yüksek karakterli bir insan seç; yaşayan ya da ölmüş, yakın ya da uzak. Bir karar anında, onun seni izlediğini düşün. Ve o bakış altında yüzün kızarıyorsa, o kızarmayı dinle.

Yanında taşıyacağın soru

Yüzün kızardığında, bu bir zayıflık mı, yoksa senden önce bir şeyi bilen bir ses mi?