İçeriğe geç

Konfüçyüs ile · Karakterin erdemleri

Kameralı atölye

Utanma duygusu bir zayıflık mı, bir pusula mı?

1.208 kelime · yaklaşık 5 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Şükran Hanım elli yedi yaşında. Denizli'nin Buldan ilçesinde, babasından kalan bir dokuma atölyesi işletiyor. On dört tezgâh, on iki çalışan; peştemal, havlu, bez dokuyorlar. Atölyenin en yaşlısı Mevlüt Usta, altmış sekiz yaşında, kırk yıldır aynı tezgâhın başında.

Geçen kış atölyeden mal kaybolmaya başladı. Önce bir top peştemal, sonra iki, sonra her hafta birkaç. Şükran Hanım hesap tuttu; kayıp ayda bir çalışanın maaşını geçiyordu. Bir danışman tuttu, danışman önerdi: atölyenin her köşesine kamera, çıkışta çanta kontrolü, kaybolan mal için herkesin maaşından kesinti.

Şükran Hanım hepsini uyguladı. İlk ay kayıp azaldı. İkinci ay yeniden başladı; ama bu kez kameraların görmediği köşelerde, kırpıntı torbalarının içinde, yükleme saatinde. Atölyenin havası değişti. Çalışanlar birbirine şüpheyle bakıyor, çay molalarında konuşmuyorlardı. Mevlüt Usta bir gün Şükran Hanım'ın odasına geldi. «Kızım,» dedi, «kırk yıldır bu atölyedeyim. İlk kez hırsız gibi hissediyorum.»

Bir ay sonra on dokuz yaşındaki Fidan, kırpıntı torbasında iki peştemalle yakalandı. Ağlayarak itiraf etti: annesi hastaydı, ilaç parası yetmiyordu. Ama bir şey daha söyledi: «Şükran abla, burada artık herkes kameradan kaçmanın yolunu biliyor. Kimse utanmıyor. Yakalanmamak yeterli.»

Bilgenin kapısı

Konfüçyüs, bir topluluğa düzen vermenin iki yolunu karşılaştırır:

«Halkı yasalarla yönetir, ona cezalarla düzen vermeye çalışırsan, cezadan kaçmaya çalışırlar ama utanma duygusu taşımazlar. Erdemle yönetir, ona görgü kurallarıyla düzen vermeye çalışırsan, utanma duygusu taşırlar ve üstelik iyi olurlar.»

Konfüçyüs'ün ayrımı keskin. Cezayla kurulan düzen, insanlara cezadan kaçmayı öğretir; utancı değil. İnsanlar yakalanmamayı hedefler, yanlış yapmamayı değil. Erdemle ve törelerle kurulan düzen ise içeriden işler: insanlar utanır ve bu utanç onları düzeltir. Çincedeki «免», kurtulmak, sıyrılmak demek: ceza düzeninde halk yalnızca sıyrılmayı öğrenir.

Bakmadığın yer

Şükran Hanım'ın kameraları ve kesintileri bir mantıkla kurulmuştu. Mal kayboluyordu; bir önlem gerekiyordu. Danışmanın önerileri, pek çok işletmenin uyguladığı önerilerdi. İlk ay işe yaramıştı da.

Ama Fidan'ın cümlesi, Konfüçyüs'ün ayrımını atölyenin içinden söylüyordu. «Kimse utanmıyor. Yakalanmamak yeterli.» Kameralar hırsızlığı ortadan kaldırmamış, hırsızlığı bir oyuna çevirmişti: kameranın kör noktasını bulmak, kırpıntı torbasını kullanmak, yükleme saatini kollamak. Konfüçyüs'ün dediği gibi, halk cezadan kaçmayı öğrenmiş, ama utanmayı unutmuştu.

Şükran Hanım'ın bakmadığı ikinci yer, kameraların dürüst çalışanlara ne yaptığıydı. Mevlüt Usta kırk yıl boyunca bir iplik bile almamıştı. Şimdi o da her akşam çanta kontrolünden geçiyor, her hareketi kaydediliyordu. Kamera, hırsızla dürüstü aynı muameleye tabi tutuyordu. Ve dürüst olana «sen de şüphelisin» demek, onun utanma duygusunu da zayıflatıyordu. Mevlüt Usta'nın «ilk kez hırsız gibi hissediyorum» cümlesi buydu: kendini dürüst sayan bir adamın, dürüstlüğünün artık bir anlam taşımadığını hissetmesi.

Ve belki de en zor görülen şey, Fidan'ın asıl derdiydi. Annesinin ilaç parası. Kameralar ve kesintiler bu derdi hiç görmüyordu. Ceza düzeni yalnızca eylemi kaydediyordu, eylemin arkasındaki ihtiyacı değil. Fidan'ın iki peştemali, bir hırsızlık olduğu kadar, bir yardım çağrısıydı. Ama atölyede yardım istemenin bir yolu yoktu; yalnızca yakalanmamanın yolları vardı. Şükran Hanım bunu sonradan fark edecekti: bir yıl içinde atölyede hiç kimse ona bir sorununu anlatmamıştı. Kameralar takıldığından beri odasının kapısı kapalıydı; çalışanlar onun yanına yalnızca bir şikâyet ya da bir izin için geliyordu. Bir işveren, çalışanlarının derdini duymayı bırakınca, onların derdi başka kapılardan, kırpıntı torbalarından, yükleme saatlerinden çıkıyordu.

Şükran Hanım'ın kendi korkusu da vardı. Atölye babasından kalmıştı; kapanırsa, babasının otuz yıllık emeği giderdi. Kameralar bu korkuya bir cevaptı. Ama korku üzerine kurulan bir düzen, çalışanlara da korku öğretiyordu. Ve korkuyla çalışan bir insan, en iyi ihtimalle yakalanmamayı öğrenir; en kötü ihtimalle, sevdiği işi sevmemeyi.

Derinleşme

Mengzi, utanma duygusunun insan için önemini iki kısa sözle anlatır:

«İnsan utanma duygusundan yoksun olmamalıdır. Utanma duygusundan yoksun olmaktan utanan, utançsız kalmaz.» Ve: «Utanma duygusu insan için büyük bir şeydir. Hileli düzenlerde ustalaşanlar, utanmaya hiç yer bırakmazlar. Başkalarına yetişememekten utanmayan, başkalarına nasıl yetişebilir?»

Mengzi'nin «hileli düzenlerde ustalaşanlar» dediği şey, Şükran Hanım'ın atölyesinde gözünün önünde oluyordu. Kameranın kör noktalarını bulmak, kırpıntı torbalarını kullanmak; bunlar bir ustalıktı. Ve Mengzi'ye göre bu ustalık, utanmaya yer bırakmıyordu. Ama Mengzi bir umut da bırakıyor: utançsızlığından utanan, utançsız kalmaz. Fidan'ın gözyaşları tam buydu. Kendini yakalandığı için değil, yaptığı şeyin ne olduğunu gördüğü için ağlıyordu. «Kimse utanmıyor» derken, kendisinin yeniden utanmaya başladığını söylüyordu.

Şükran Hanım o hafta bir karar verdi. Bir pazartesi sabahı tezgâhları durdurdu, bütün çalışanları atölyenin ortasında topladı. Önce atölyenin durumunu açıkça anlattı: kayıpları, borçları, babasından kalan atölyeyi kaybetme korkusunu. Sonra kameraların ve kesintilerin işe yaramadığını, atölyenin havasını bozduğunu söyledi. «Bu atölyeyi korkuyla değil, birlikte yürütmek istiyorum,» dedi.

Üç şey değişti. Birincisi, maaş kesintileri kaldırıldı; kameraların çoğu söküldü, yalnızca dış kapıdaki kaldı. İkincisi, atölyede küçük bir dayanışma kasası kuruldu: zor durumdaki bir çalışan, kimse sormadan, oradan borç alabilecekti. Fidan'ın annesinin ilaçları oradan karşılandı. Üçüncüsü, Mevlüt Usta'nın önerisiyle, her peştemalin etiketine onu dokuyan ustanın baş harfleri işlenmeye başlandı.

Bu son değişiklik beklenmedik bir etki yaptı. Bir peştemalin üzerinde kendi baş harfleri olan bir çalışan, o peştemali kırpıntı torbasına koymayı düşünemiyordu. Utanç, bir kameradan değil, kendi adından geliyordu. Kayıplar birkaç ay içinde neredeyse durdu.

Bir gün Mevlüt Usta, kendi baş harfleri işlenmiş ilk peştemali eline aldı ve uzun uzun baktı. Sonra Şükran Hanım'a dedi ki: «Babanın zamanında da böyleydi. Kimse kimseyi saymazdı. Herkes bilirdi ki o tezgâhtan çıkan bez, o kişinin adıydı.» Şükran Hanım babasının atölyesini korumak için kameralar takmıştı; oysa babasının atölyesini asıl koruyan şey, işin ustalığına ve ustanın adına duyulan bir saygıydı. Kameralar o saygının yerine konunca, saygı geri çekilmişti. Ama asıl değişen, çay molalarıydı: çalışanlar yeniden konuşmaya, birbirinin tezgâhına bakmaya başladı. Fidan da bir gün, kendi baş harfleri işlenmiş ilk peştemali annesine götürdü; parasını kendi maaşından ödeyerek.

Konfüçyüs'ün yasaları ve cezaları tümden reddetmediğini de söylemek gerek. Bir topluluğun bazı kurallara, bazı yaptırımlara ihtiyacı olabilir; Şükran Hanım da dış kapıdaki kamerayı tuttu. Konfüçyüs'ün itirazı, düzenin yalnızca cezaya dayanmasına. Ceza bir sınır çizer; ama utanç bir yön verir. Bir düzen yalnızca sınırla kurulursa, insanlar sınırın kenarında dolaşmayı öğrenir.

Öbür bilgeler

Çankırı'nın bir ilçesinde esnaf lokantası işleten Nazım, bir zehirlenmenin ardından suçu tedarikçiye ve çırağa yüklemekten vazgeçmiş, kendi acelesini söylemişti (SOK-K07.7). Şükran Hanım da Fidan'ın hırsızlığının arkasında kendi kurduğu korku düzenini gördü. Sokrates nedenle koşulu birbirinden ayırmayı öğretir; Konfüçyüs cezayla kurulan düzenin utancı öldürdüğünü. Nazım'ın tezgâhı ve Şükran Hanım'ın atölyesi, suçlu aramaktan vazgeçildiği gün yeniden güvenilir bir yere dönüştü.

Bolu'nun bir ilçesinde küçük apartmanlar yapan Atilla, zayıf zemin raporunu emekli alıcılarının köy evine kendisi götürmüş ve teslim tarihini neden ertelediğini yüz yüze anlatmıştı (KON-K07.6). Şükran Hanım da kendi atölyesinin kayıplarını ve korkusunu çalışanlarına açıkça anlattı. Mengzi büyük insanın sözüne değil doğruya bağlı kaldığını anlatır; Konfüçyüs erdemle kurulan düzenin insanları utandırıp iyileştirdiğini. Atilla ile Şükran Hanım, açık konuşmanın bir düzeni, kameralardan ve sözleşmelerden daha sağlam kurduğunu gördü.

Bugün bir kez dene

Yönettiğin, yaşadığın ya da çalıştığın bir yerde, bir sorunu yalnızca kurallar ve cezalarla çözmeye çalıştığın bir alan var mı? Konfüçyüs'ün sorusunu kendine sor: Bu kurallar insanlara yanlış yapmamayı mı öğretiyor, yoksa yakalanmamayı mı?

Bu hafta, o alanda bir kuralın yanına bir güven ekle. Bir kişiye açıkça bir şey anlat, bir sorumluluk ver, bir işin üzerine onun adını koy. Sonra bak: utanç, kameradan mı geliyor, yoksa kendi adından mı?

Yanında taşıyacağın soru

Kurduğun düzen insanlara utanmayı mı öğretiyor, yoksa yakalanmamayı mı?