Açılış
Melike otuz dört yaşında. Giresun'un Görele ilçesinde, devlet hastanesinde ameliyathane hemşiresi. Vardiyalı çalışıyor; kocası Uğur liman işletmesinde, kızları Kardelen sekiz yaşında. Melike'nin kendine dair en çok sevdiği şey, merakı. Bir şeyi görünce hemen denemek ister.
Son iki yılda çok şey denedi. Halk eğitimde bağlama kursuna yazıldı; üç hafta gitti. Telefonuna bir yoga uygulaması indirdi; on gün kullandı. Sahilde koşan bir grubu görünce koşu ayakkabısı aldı; iki hafta koştu, dizim ağrıyor deyip bıraktı. Bir arkadaşının seramik atölyesine katıldı; iki kâse yaptı, sonra gitmedi. Şimdi evde kullanılmayan bir bağlama, bir yoga matı, neredeyse yeni bir çift koşu ayakkabısı ve iki yamuk kâse duruyor.
Her yeni denemeye büyük bir hevesle başlıyordu. Sonra bir yerde, bir zorlukla karşılaşınca, heves sönüyordu: bağlamada parmakları acıyınca, koşuda dizi ağrıyınca, seramikte kâse eğri çıkınca. Ve her bırakışında kendine aynı cümleyi söylüyordu: «Bu bana göre değilmiş.»
Bir akşam Kardelen, bağlamanın tozunu alırken annesine sordu: «Anne, sen bunu çalabiliyor musun?» Melike «Biraz» dedi. Kardelen bir şey çalmasını istedi. Melike bağlamayı aldı, birkaç tel çekti, hiçbir şey çalamadı. Kardelen bir şey demedi; ama yatmaya giderken bir soru sordu: «Anne, sen neyi biliyorsun?»
Bilgenin kapısı
Epiktetos, Encheiridion'un bir maddesinde, bir şeye başlamadan önce ona eşlik edecek her şeyi görmeyi öğütler:
«Her işte, önce gelenlere ve ardından gelenlere bak; sonra işe giriş. Yoksa ilk başta hevesle yaklaşırsın, ama sonra çirkin şeyler ortaya çıkınca utanırsın. Bir adam Olimpiyat oyunlarında kazanmak ister. Ben de isterim; güzel bir şeydir. Ama önce gelenlere ve ardından gelenlere bak, sonra başla. Her şeyi kurala göre yapmalısın, katı bir düzene göre yemelisin, tatlılardan uzak durmalısın, sıcakta soğukta, belirlenen saatlerde söylendiği gibi çalışmalısın. … Bütün bunları düşündükten sonra hâlâ istiyorsan, yarışmaya git. Yoksa çocuklar gibi davranırsın; bir an güreşçi, bir an flütçü, bir an gladyatör, bir an trampetçi, bir an trajedi oyuncusu oynarlar. Sen de böyle bir an atlet, bir an gladyatör, sonra hatip, sonra filozof olursun; ama bütün ruhunla hiçbir şey olmazsın. … Çünkü hiçbir şeye düşünerek girişmedin; onu iyice incelemedin; dikkatsizce ve soğuk bir arzuyla başladın.»
Epiktetos'un cümlesindeki «soğuk arzu» ifadesi dikkat çekici. Sıcak görünen bir heves aslında soğuk bir arzu olabilir: bir şeyi istemek ama ona eşlik eden zahmeti istememek. Epiktetos'a göre bir işin «öncesine ve sonrasına bakmak», o işin bütününü, zorluğuyla birlikte seçmek demek. Bütününü seçmeyen, parçalarına dokunur ve bırakır.
Bakmadığın yer
Melike kendini meraklı biri olarak görüyordu ve bu doğruydu. Merakı bir erdemdi; pek çok insan yeni bir şeye hiç başlamaz. Ama Epiktetos'un ayrımı, merakla disiplinsizliğin nasıl iç içe geçebileceğini gösteriyor. Melike her şeye başlıyor, hiçbirini sürdürmüyordu. Merakı onu kapıdan içeri sokuyor, ama odanın içinde kalmasına izin vermiyordu.
«Bu bana göre değilmiş» cümlesi, Melike'nin bakmadığı yeri örtüyordu. Bağlama ona göre değil miydi, yoksa parmak ucundaki acı mı ona göre değildi? Koşu mu ona uymuyordu, yoksa ikinci haftanın diz ağrısı mı? Epiktetos'un dediği gibi, her işin bir «ardından gelen»i vardı ve Melike hiçbirinde ona bakmamıştı. Her bırakış, aslında bir işin ilk zorluğundan kaçıştı.
Melike'nin bakmadığı bir şey daha vardı: ameliyathanede her gün yaptığı iş. Orada son derece disiplinliydi. Steril alanı korumak, aletleri saymak, bir prosedürü adım adım izlemek; bunları yıllardır hiç aksatmadan yapıyordu. Demek ki disiplinden yoksun değildi. Ama bu disiplini hep dışarıdan, kurumun kurallarından alıyordu. Kendi hayatında, kendi seçtiği bir iş için, kendine bir kural koymayı hiç denememişti.
Ve belki de Melike'nin gözden kaçırdığı en derin şey, sürekli yeniye geçmenin ona verdiği kısa bir hazdı. Her yeni başlangıç bir heyecan getiriyordu: yeni bir alet, yeni bir uygulama, yeni bir grup. O heyecan sönünce, bir sonrakini arıyordu. Melike'nin aslında bağımlı olduğu şey bağlama ya da koşu değil, başlamanın kendisiydi. Ve başlamanın heyecanı, sürdürmenin sıkıcılığına hiç dayanmıyordu. Her yeni uğraş, bir öncekinin bıraktığı boşluğu dolduruyor, ama o boşluğun nereden geldiğine bakmayı engelliyordu.
Kardelen'in sorusu bu yüzden acıtmıştı. «Sen neyi biliyorsun?» Melike çok şeye dokunmuştu, ama hiçbirini bilmiyordu. Epiktetos'un deyişiyle, bütün ruhuyla hiçbir şey olmamıştı.
Derinleşme
Seneca, Lucilius'a yazdığı ilk mektuba, zaman üzerine bir öğütle başlar:
«Böyle davranmaya devam et, sevgili Lucilius; kendini kendin için özgür kıl; şimdiye kadar senden zorla alınan, ya da çalınan, ya da sadece elinden kayıp giden zamanını topla ve sakla. … En utanç verici kayıp, dikkatsizlikten doğan kayıptır. Dahası, meseleye dikkatle bakarsan, hayatımızın en büyük kısmının kötü şeyler yaparken, büyük bir kısmının hiçbir şey yapmazken, tamamının da amaca uygun olmayan şeyler yaparken geçtiğini görürsün. … Her saati elinde tut. Bugünün işine sarıl, yarınınkine o kadar muhtaç kalmazsın. Biz ertelerken, hayat akıp gider.»
Seneca'nın ilk cümlesi disiplini özgürlüğün kendisi olarak koyuyor: «Kendini kendin için özgür kıl.» Zamanını toplamak, onu dağıtan şeylerden kurtarmak, bir özgürleşmedir. Melike'nin iki yılı Seneca'nın tarif ettiği gibi geçmişti: amaca uygun olmayan şeyler yaparken. Her deneme bir zaman parçasıydı; ama hiçbir parça bir bütüne bağlanmamıştı.
Melike o gece uzun süre düşündü. Ertesi sabah Uğur'a bir şey söyledi: «Bir tanesini seçeceğim. Ama bu sefer bırakmadan önce, bıraktığım şeyin ne olduğunu bileceğim.» Bağlamayı seçti; çünkü Kardelen bir türkü istemişti. Halk eğitimdeki ustaya gitti, kursu yeniden başlattı. Usta ona açık konuştu: «İlk iki ay parmakların acıyacak. Üçüncü ay ilk türküyü çalarsın. Her gün yarım saat, aksatmadan.»
Melike Epiktetos'un öğüdünü uyguladı: işe girmeden önce, ardından geleni gördü. Parmak acısını, sıkıcı tekrarları, ilerlemediğini hissettiği haftaları önceden kabul etti. Mutfak takviminin bir köşesine her gün bir çizgi çekti. Vardiya dönüşü yorgun olduğu günlerde bile yarım saat çaldı; bazen yalnızca iki notayı tekrar ederek.
Üçüncü ayın sonunda, bir pazar akşamı, Kardelen'e ilk türküyü çaldı. Yavaştı, yer yer takılıyordu. Kardelen alkışladı. Sonra annesine sordu: «Anne, bana da öğretir misin?» Melike güldü. İlk kez, bir şeyi bilen biri olarak bir soruya cevap veriyordu.
Merakın kendisi kusur değildir, bunu da eklemek gerek. Epiktetos'un uyarısı, yeni şeyler denemeyi yasaklamaz; bir şeye bütün ruhuyla girmeden önce onun bedelini görmeyi öğütler. Bazı denemeler gerçekten insana uygun değildir ve bırakılmaları bir bilgeliktir. Mesele, bırakmanın ilk zorluktan kaçış mı, yoksa bilinçli bir seçim mi olduğudur.
Öbür bilgeler
Daday'da serbest tasarımcı Tuğçe, telefonunu geceleri mutfakta bırakıp kendi gününe bir düzen yazmıştı (SOK-K07.8). Melike de mutfak takviminin köşesine her gün bir çizgi çekti. Sokrates nefsine hâkim olamayanın en kötü efendiye köle olduğunu söyler; Seneca kendini kendine geri almanın, zamanını toplamakla başladığını. Tuğçe ile Melike, dışarıdan gelen bir kuralın değil, kendi seçtikleri bir kuralın içinde özgürleşti.
Ermenek'te ustabaşı Ertan, felç sonrası el egzersizlerini iki haftada bırakmış, sonra fizyoterapistine dönüp her gün yarım saat çalışmıştı (SOK-K07.3). Melike de bağlamayı iki kez bıraktıktan sonra her gün yarım saate döndü. Phaidros'taki Sokrates sekiz günlük bahçeyle sekiz aylık tarlayı ayırır; Epiktetos bir işin önce gelenine ve ardından gelenine bakmayı öğütler. Ertan da Melike de, ilk zorlukta bırakmanın bir alışkanlık olduğunu ve bu alışkanlığın kırılabileceğini öğrendi.
Bugün bir kez dene
Hayatında başlayıp bıraktığın şeyler var mı? Bir uğraş, bir dil, bir spor, bir proje? Kendine dürüstçe bak: Ben bunu bıraktığımda, işin kendisini mi bıraktım, yoksa ilk zorluğunu mu?
Bu hafta, o şeylerden birini seç. Başlamadan önce ardından gelecek zorlukları bir kâğıda yaz. Sonra, eğer hâlâ istiyorsan, başla ve her gün küçük bir parça ayır. Seneca'nın dediği gibi: bugünün işine sarıl.
Yanında taşıyacağın soru
Başlayıp bıraktığın şeylerin hangisini, bütün ruhunla seçmiştin?