İçeriğe geç

Konfüçyüs ile · Karakterin erdemleri

Geçme ve zıvana

Özgürlüğün düşmanı mı, kapısı mı?

1.226 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Cumhur Usta altmış altı yaşında. Erzincan'ın Tercan ilçesinde kırk yıldır marangozluk yapıyor. Atölyesi küçük, ama ilçenin eski evlerinin pencere kasaları, camilerin minberleri, birçok evin ceviz sandığı onun elinden çıktı. Cumhur Usta çivi kullanmaz; her şeyi geçme ve zıvanayla birleştirir.

Geçen yıl yanına bir çırak geldi: İlkay, yirmi iki yaşında, meslek yüksekokulunda mobilya tasarımı okumuş, Erzurum'da bir fabrikada çalışmış, sonra el işçiliği öğrenmek için Tercan'a dönmüştü. Hevesliydi, yetenekliydi, kafası tasarımlarla doluydu. İlk hafta Cumhur Usta'ya bir defter dolusu çizim gösterdi: kıvrımlı sandalyeler, asimetrik raflar, ceviz ve metalden sehpalar.

Cumhur Usta çizimlere baktı, beğendi, sonra defteri kapattı. İlkay'ın eline bir parça çam tahtası, bir testere ve bir keski verdi. «Önce zıvana,» dedi. «Her gün on tane. Ben tamam diyene kadar.»

Altı ay geçti. İlkay her gün on zıvana açtı; Cumhur Usta her gün çoğunu beğenmedi. Bir milimetre kaymış, açı yamuk, dip düz değil. İlkay sıkıldı, sonra öfkelendi. Bir akşam aletleri tezgâhın üstüne bıraktı. «Usta,» dedi, «ben buraya bir şey yaratmak için geldim. Bu zıvanalar benim özgürlüğümü öldürüyor. Belki de bu iş bana göre değil; elim yatkın değil.»

Bilgenin kapısı

Konfüçyüs, kendi hayatını kısa bir yol haritasıyla anlatır:

«On beşimde gönlümü öğrenmeye verdim. Otuzumda ayakta durdum. Kırkımda kuşkum kalmadı. Ellimde Göğün buyruğunu bildim. Altmışımda kulağım doğruyu kabule yatkın oldu. Yetmişimde, gönlümün istediğini, doğru olanı aşmadan yapabildim.»

Son cümle, Konfüçyüs'ün bütün yolculuğunun nereye vardığını gösteriyor. Çincedeki «矩», marangozun gönyesi, dik açı ölçen alettir; mecazen ölçü, kural demek. Yetmiş yaşındaki Konfüçyüs gönlünün istediğini yapıyor, ama gönyeden şaşmıyor. Kural ile istek artık çatışmıyor; yıllar içinde biri öbürüne dönüşmüş. Ve bu, on beş yaşında başlayan bir yolun sonunda geliyor.

Bakmadığın yer

İlkay'ın «bu zıvanalar özgürlüğümü öldürüyor» cümlesi, disiplini özgürlüğün düşmanı olarak görüyordu. Tasarımları vardı, hayalleri vardı; zıvana açmak bunlara giden yolda bir engel gibi geliyordu. Kıvrımlı bir sandalye çizmek kolaydı; ama İlkay o sandalyeyi taşıyacak birleşimleri yapamıyordu.

Konfüçyüs'ün yol haritası, İlkay'ın bakmadığı bir yeri gösteriyor. Yetmiş yaşındaki özgürlük, on beş yaşındaki öğrenmeden geliyordu. Gönlün istediğini kuralı aşmadan yapabilmek, kuralın elde, gözde, bedende yerleşmesini gerektiriyordu. Cumhur Usta'nın kırk yıllık serbestliği, onun geçme ve zıvanayı artık düşünmeden yapabilmesindendi. İlkay ise kuralı öğrenmeden serbestliği istiyordu.

Bir de Konfüçyüs'ün kullandığı kelime vardı: gönye. Marangozluğun temel aleti. Cumhur Usta İlkay'a zıvana açtırırken, ona bir gönye veriyordu. Gönye, bir açıyı kısıtlamak için değil, onun doğru olduğunu bilmek için vardı. İlkay'ın kıvrımlı sandalyeleri, ancak düz bir açıyı tam yapabilen bir elin kıvrımları olabilirdi. Yoksa çizimde güzel, atölyede yamuk kalırlardı.

İlkay'ın gözden kaçırdığı bir şey daha vardı: «Elim yatkın değil» cümlesinin kendisi. Altı ayda her gün on zıvana, bin sekiz yüz zıvana demekti. İlkay'ın son ayda açtığı zıvanalar, ilk aydakilerden çok daha iyiydi; Cumhur Usta bunu görüyor ama söylemiyordu. İlkay ise yalnızca beğenilmeyenleri sayıyordu. İlerlemeyi değil, eksiği ölçüyordu. Cumhur Usta'nın her gün beğenmediği zıvanalar, İlkay'ın gözünde bir başarısızlık listesiydi; oysa usta yalnızca bir sonraki adımı gösteriyordu.

Ve belki de İlkay'ı en çok zorlayan şey, kendi kuşağının hızıydı. Fabrikada bir makine bir günde yüz sandalye çıkarıyordu. Telefonunda her gün yeni tasarımlar akıyordu. Altı ay boyunca aynı zıvanayı açmak, bu hızın içinde bir ölüm gibi geliyordu. Oysa Cumhur Usta'nın minberleri yüz yıl ayakta kalacaktı; fabrikanın sandalyeleri on yılda dağılıyordu. Hız ile kalıcılık arasındaki fark, zıvananın içindeydi.

Derinleşme

Analektler'de Konfüçyüs'ün öğrencisi Ran Qiu bir gün hocasına bir itirafta bulunur. Konfüçyüs'ün cevabı serttir:

«Ran Qiu dedi: Senin yolundan hoşlanmadığımdan değil; gücüm yetmiyor. Usta dedi: Gücü yetmeyenler yolun yarısında düşer. Sen ise şimdi kendine bir sınır çiziyorsun.»

Konfüçyüs'ün «畫» dediği şey, bir çizgi çekmek, bir sınır çizmek. Ran Qiu gücünün yetmediğini söylüyordu; Konfüçyüs ise onun yola hiç tam girmeden kendi önüne bir çizgi çektiğini görüyordu. Gücü gerçekten yetmeyen, yürür ve yarı yolda düşer. Ran Qiu ise yürümeden durmuştu.

Başka bir yerde Konfüçyüs, aynı fikri bir toprak yığını benzetmesiyle anlatır:

«Öğrenmek bir tepe yükseltmeye benzer. Tamamlanmasına bir sepet toprak kalmışken durursam, duran benim. Düz bir yere toprak dökmeye benzer: bir seferde bir sepet bile dökülse, ilerleyen benim.»

İki söz birlikte İlkay'ın akşamki cümlesini çözüyor. «Elim yatkın değil» cümlesi, Ran Qiu'nun «gücüm yetmiyor» cümlesiyle aynıydı. İlkay yolda düşmemiş, yola bir çizgi çekmişti. Ve toprak benzetmesi, her gün açılan on zıvananın bir sepet toprak olduğunu gösteriyordu. Bin sekiz yüz sepet dökülmüştü; tepe yükseliyordu. Durursa, duran kendisi olacaktı.

Cumhur Usta o akşam İlkay'a bir şey söylemedi. Atölyenin arka köşesindeki eski bir sandığı açtı ve içinden bir çam parçası çıkardı. Üstünde yamuk, kaba bir zıvana vardı. «Bu benim ilk zıvanam,» dedi. «On dört yaşındaydım. Ustam saklamamı söyledi.» Sonra İlkay'ın o günkü zıvanalarından birini aldı, yan yana koydu. İlkay'ınki çok daha iyiydi.

İlkay ertesi sabah atölyeye geldi. Altı ay daha zıvana ve geçme çalıştı. Sonra Cumhur Usta bir gün ona bir sandalye yapmasını söyledi; ama herhangi bir sandalye değil, kendi defterindeki kıvrımlı sandalyelerden biri. İlkay iki hafta çalıştı. Sandalye bittiğinde, Cumhur Usta üstüne oturdu, sallandı, kalktı. «Gönyeden şaşmamış,» dedi. «Şimdi istediğini yapabilirsin.»

Disiplinin her zaman yararlı olmadığını da söylemek gerek. Bir ustanın yalnızca otoritesini korumak için çırağını yıllarca aynı işe mahkûm etmesi disiplin değil, bir tür tutsaklıktır. Cumhur Usta'nın zıvanaları bir amaca hizmet ediyordu: İlkay'ın tasarımlarını taşıyacak bir el. Bir kuralın değeri, açtığı kapıyla ölçülür; hiçbir kapı açmayan kural, yalnızca bir duvardır.

Öbür bilgeler

Çaycuma'da süt kooperatifinin genç başkanı Nusret, kırk yıllık bir düzeni bir yılda değiştirmeye kalkmış, sonra değişikliği üç yıla yaymıştı (KON-K07.3). İlkay da altı ayda usta olmak istiyordu. Mengzi filizlerini yukarı çeken Song'lu çiftçinin tarlasının kuruduğunu anlatır; Konfüçyüs tepenin her gün bir sepet toprakla yükseldiğini. Nusret'in üç yıllık planı da İlkay'ın günlük on zıvanası da, sabrın ve düzenin aynı toprağa dökülen iki sepet olduğunu gösterdi.

Akçakoca'da arama kurtarma gönüllüsü Baran, «Korkmaz» lakabını korumak için destek kerestelerini beklemeden enkaz modeline girmiş, sonra eğitim dosyalarını okuyup ikinci sıradan girmeyi öğrenmişti (SOK-K07.2). İlkay da kurallardan atlayıp doğrudan yaratmak istiyordu. Sokrates Lakhes'te bilgisiz dayanmanın akılsızlık olabileceğini gösterir; Konfüçyüs gönyeyi bilmeyen elin özgür olamayacağını. Baran'ın destek kerestesi de İlkay'ın zıvanası da, özgür bir hareketin altındaki sağlam zemindi.

Bugün bir kez dene

Hayatında «bana göre değil», «gücüm yetmiyor», «elim yatkın değil» dediğin bir şey var mı? Ran Qiu'ya verilen cevabı kendine uygula: Ben bu yolda gerçekten düştüm mü, yoksa yürümeden önce kendime bir çizgi mi çektim?

Bu hafta o şeye bir sepet toprak dök. Yalnızca bir tane: bir alıştırma, bir sayfa, bir deneme. Sonra ilk denemenle bugünkü denemeni yan yana koy. Aradaki farkı ölç; eksiği değil, ilerlemeyi.

Yanında taşıyacağın soru

Kendine çizdiğin çizgi, gücünün sınırı mı, yoksa korkunun mu?