Açılış
Tuğçe yirmi dokuz yaşında, grafik tasarımcı. Altı yıl İstanbul'da bir reklam ajansında çalıştı. Sabah sekizde servis, akşam dokuzda eve dönüş, hafta sonları acil işler. Geçen bahar istifa etti ve Kastamonu'nun Daday ilçesine, annesi Nadiye Hanım'ın yanına döndü. Serbest çalışacaktı: kendi müşterileri, kendi saatleri, kendi hayatı. Arkadaşlarına veda ederken bir cümle kurdu: «Artık kimse bana ne zaman kalkacağımı söylemeyecek.»
İlk iki ay gerçekten güzeldi. Sabahları dağ havası, öğleden sonra bahçede çay, akşamları birkaç saat çalışma. Sonra bir şey kaymaya başladı. Uyanma saati önce dokuza, sonra on bire, sonra öğlene kaydı. Uyanınca ilk iş telefonu açıyor, bir saat yatakta kaydırıyordu. Çalışmaya oturduğunda her on dakikada bir telefona uzanıyor, bir videodan ötekine geçiyordu. Gece üçe kadar ekranın başında, ama iş yapmadan.
Üçüncü ayın sonunda iki müşterisinin teslim tarihini kaçırdı. Biri işi geri aldı. Banka hesabındaki para, ajanstaki son maaşının yarısına inmişti. Bir gece, saat üçte, telefonun ışığında Tuğçe bir şey fark etti: altı ay önce özgürlük dediği şeyin içinde, şimdi hiç olmadığı kadar tutsaktı. Ama kimin tutsağı olduğunu söyleyemiyordu; ortada bir patron yoktu.
Sabah Nadiye Hanım mutfakta kahvaltıyı hazırlarken kızına baktı. «Kızım,» dedi, «sen İstanbul'dayken daha özgürdün galiba.» Tuğçe kızdı. Ama içinden bir şey annesine hak veriyordu.
Bilgenin kapısı
Ksenophon'un Sokrates'i Hatırlarken adlı eserinde, Sokrates genç Euthydemos'la özgürlüğün ne olduğunu konuşur:
«Söyle bana Euthydemos, özgürlüğün bir insan ya da bir devlet için soylu ve görkemli bir kazanım olduğuna inanıyor musun? Bundan daha soylu, daha görkemli bir şey düşünemiyorum. Peki bedenin hazlarının hükmettiği ve bu yüzden en iyi olanı yapamayan birini özgür sayar mısın? Kesinlikle hayır. … O hâlde nefsine hâkim olamayanların özgürün tam tersi olduğunu düşünüyorsun? … Peki hem en iyi olanı durduran hem de en kötü olanı zorla yaptıran efendiler nasıl efendilerdir? Tanrı bilir, en kötü efendiler olmalılar. … O hâlde nefsine hâkim olamayan insan, köleliğin en kötü türüne bağlanmış görünüyor, değil mi?»
Sokrates'in sorusu, özgürlüğü dışarıdaki bir efendinin yokluğu olarak değil, içerideki bir efendinin varlığı ya da yokluğu olarak tanımlıyor. Dışarıda hiç kimse insana emir vermese bile, içeride insanı en iyi olanı yapmaktan alıkoyan ve en kötü olanı yaptıran bir efendi olabilir. Sokrates o efendiye «en kötü efendi» diyor.
Bakmadığın yer
Tuğçe'nin «kimse bana ne zaman kalkacağımı söylemeyecek» cümlesi, özgürlüğü bir yokluk olarak tanımlıyordu: patronun yokluğu, saatin yokluğu, servisin yokluğu. Ve bu yoklukların hepsi gerçekleşmişti. Daday'da kimse ona emir vermiyordu.
Ama Sokrates'in sorusu, Tuğçe'nin bakmadığı bir yeri gösteriyor. Dışarıdaki patron gitmişti, ama içeride başka bir patron yerleşmişti. Bu patron ona sabah ilk iş telefonu açmasını, işe oturduğunda videoya geçmesini, gece üçe kadar ekranın başında kalmasını söylüyordu. Ve Sokrates'in tarif ettiği gibi, bu patron hem en iyi olanı durduruyor hem en kötü olanı yaptırıyordu. Tuğçe'nin yapmak istediği işi engelliyor, yapmak istemediği kaydırmayı dayatıyordu.
Bu iç patron, ajanstaki patrondan daha zordu. Ajanstaki patron sabah dokuzda gelir, akşam giderdi; ona karşı bir şey söylenebilir, istifa edilebilirdi. İçerideki patron ise hiç gitmiyor, hiç uyumuyor, istifayı kabul etmiyordu. Ve en sinsi yanı, Tuğçe'nin kendi sesiyle konuşmasıydı. «Biraz dinlen, hak ettin» diyordu; «Bir video daha, sonra başlarsın» diyordu. Tuğçe bu sesi kendi özgür iradesi sanıyordu. Oysa bir sesin özgür olup olmadığını anlamanın bir yolu vardı: ona hayır diyebiliyor muydu? Tuğçe üç aydır o sese bir kez bile hayır diyememişti.
Annesinin cümlesi bu yüzden acıtmıştı. «İstanbul'dayken daha özgürdün galiba.» İstanbul'da bir dışarıdaki patron vardı; ama içerideki patron, onun saatlerine sıkışmış olduğu için zayıftı. Daday'da dışarıdaki patron gidince, içerideki patron bütün günü ele geçirmişti. Disiplinsiz özgürlük, Tuğçe'yi daha özgür değil, daha tutsak yapmıştı.
Tuğçe'nin görmediği bir başka şey, disiplini bir dış kural olarak düşünmesiydi. İstanbul'daki disiplin, başkasının koyduğu bir düzendi; Tuğçe onu bir zincir olarak yaşamış, kurtulunca disiplinin kendisinden de kurtulduğunu sanmıştı. Oysa disiplinin başka bir türü vardı: kendi koyduğu, kendi seçtiği, kendi ustalığına hizmet eden bir düzen.
Derinleşme
Aynı konuşmanın devamında Sokrates, nefse hâkimiyetin hazzı kısan değil, hazzı mümkün kılan bir şey olduğunu söyler:
«Nefse hâkim olamamak, bazılarının kendi özel alanı saydığı o tatlılık diyarına bizi götürecek güçte değildir; en yüksek hazlara giden yolun izni nefse hâkimiyette, yalnızca ondadır. … Çünkü nefse hâkim olamamak, açlığa ve susuzluğa direnmemize, uykusuzluğa dayanmamıza izin vermez; oysa yemekte, içmekte ve tatlı uykuda gerçek hazzın tek kanalı bu dayanmalardır. … Hatırlanmaya değer bir hazzı verme gücü, bu acılara dayanmamızı sağlayan nefse hâkimiyete, yalnızca ona aittir.»
Sokrates'in bu sözü, disiplini hazzın düşmanı olarak gören bakışı tersine çeviriyor. Acıkmadan yenen yemeğin tadı yoktur; yorulmadan girilen uykunun dinlendiriciliği yoktur. Tuğçe'nin gece üçe kadar kaydırdığı videolar ona bir haz vermiyordu; yalnızca bir sonrakine geçme dürtüsü veriyordu. Sabah bahçede içilen çayın tadı da, öğlene kadar uyuduktan sonra kaybolmuştu.
Tuğçe o hafta küçük bir şey denedi. Telefonu geceleri mutfakta bıraktı, yatak odasına eski bir çalar saat koydu. Sabah yedide kalktı, annesiyle kahvaltı etti, sonra bahçeye çıkıp bir saat yürüdü. Dokuzda masaya oturdu ve öğlene kadar telefona dokunmadan çalıştı. Bu düzeni kendisi yazmıştı; kimse ona söylememişti.
İlk hafta çok zordu. Telefonun yokluğu bir kaşıntı gibiydi. Ama ikinci hafta, bir sabah bahçedeki çayın tadını yeniden aldı. Öğleden sonra yürüyüşe çıktığında, ajanstaki altı yılda hiç görmediği bir şeyi gördü: dağın üstünde bulutların gölgesinin tarlalarda yavaşça yürüyüşü. Bir ay sonra kaybettiği müşterilerden biri onu yeniden aradı; bir arkadaşı Tuğçe'nin son işini görmüş, tavsiye etmişti.
Bir akşam Nadiye Hanım kızına yine baktı. Bu kez başka bir şey söyledi: «Şimdi İstanbul'dakinden daha özgürsün.» Tuğçe güldü. «Şimdi patronum benim,» dedi. «İyi bir patron olmaya çalışıyorum.»
Disiplinin bir yanlış anlaşılmasını da önlemek gerek. Sokrates'in nefse hâkimiyeti, kendine eziyet etmek değildir. Tuğçe'nin düzeni onu cezalandırmak için değil, yapmak istediği işe ve sevdiği hayata alan açmak için kuruldu. Bir disiplin insanı yalnızca yoruyor, hiçbir hazza, hiçbir ustalığa kapı açmıyorsa, o da başka türlü bir tutsaklıktır. Ve dijital alışkanlıklar bazen bir iradenin tek başına çözemeyeceği kadar güçlü olabilir; o zaman yardım istemek de bir disiplin biçimidir.
Öbür bilgeler
Bayburt'ta minibüs firması sahibi Tekin, bayram yoğunluğunda şoförlerinin dinlenme aralarını kısaltmış, bir kazadan sonra yeni bir kural koymuştu: yorgun olduğunu söyleyen şoförün seferi iptal edilecekti (KON-K07.7). Tuğçe de kendi gününe bir kural koydu: telefon geceleri mutfakta kalacaktı. Konfüçyüs, Tang'ın halkın kusurunu kendi üzerine alışını anar; Sokrates en kötü efendinin içerideki efendi olduğunu. Tekin'in şoförleri ve Tuğçe'nin kendisi, ancak bir sınır konulduğunda nefes alabildi.
Nizip'te atölyesini yeni açan Çağlar, ustasını geçmek hırsıyla günde on sekiz saat çalışmış, sonra on saate inip pazar akşamlarını evine ayırmıştı (SOK-K07.5). Tuğçe ise tam tersi bir yerden, hiçbir saatin olmamasından gelmişti. Sokrates Philebos'ta ölçüyü güzelliğin kendisi sayar; Memorabilia'da nefse hâkimiyeti özgürlüğün kendisi. Çağlar fazlalıktan, Tuğçe dağınıklıktan, aynı ölçüye geldi.
Bugün bir kez dene
Hayatında, dışarıdan kimsenin sana emir vermediği ama yine de özgür hissetmediğin bir alan var mı? Kendine şunu sor: Burada içerideki patronum kim? Beni en iyi olanı yapmaktan alıkoyan, en kötüsünü yaptıran ne?
Bu hafta o alan için kendin tek bir kural koy. Küçük olsun: bir saat, bir yer, bir sınır. Kimse söylemediği için değil, sen seçtiğin için uygula. Bir hafta sonra kendine sor: Daha mı tutsak oldum, daha mı özgür?
Yanında taşıyacağın soru
Dışarıda patronun yokken, içeride sana kim emir veriyor?