İçeriğe geç

Stoacılar: Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ile · Karakterin erdemleri

Sırtımızdaki kusur

Suçlu aramak ile sorumluluk almak arasındaki fark ne?

1.266 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Ercan kırk sekiz yaşında. Kütahya'nın Emet ilçesinde bor madeninde vardiyalı çalışıyor. Akşamları eve yorgun gelir, yemekten sonra kahveye iner. Her cumartesi sabahı da çarşıdaki şans oyunları bayisine uğrar, haftanın maçlarına bir kupon yapar. «Eğlencelik,» der; ayda birkaç yüz lira. Yirmi yıldır böyle.

Geçen ay karısı Asuman, on yedi yaşındaki oğulları Alperen'in banka kartından tuhaf çekimler olduğunu fark etti. Alperen'in yaz boyunca bir oto yıkamada çalışıp biriktirdiği para, üç haftada erimişti. Telefonunda yasa dışı bir bahis sitesi açıktı. Alperen yakalandığında önce inkâr etti, sonra ağladı.

Ercan o akşam evde bağırdı. «Sen ne yaptığını sanıyorsun? Bu işler insanı batırır! Kimden öğrendin bunu? Hangi arkadaşın sokuyor seni bu işlere?» Okuldaki arkadaşlarını, internetteki reklamları, telefonun kendisini suçladı. Telefonu elinden aldı, kartını kestirdi. Bir hafta boyunca Alperen'le konuşmadı.

Cumartesi sabahı Ercan her zamanki gibi bayiye gitmek için kapıdan çıkarken Alperen salonda oturuyordu. Oğlu başını kaldırdı ve yalnızca bir cümle söyledi: «Baba, sen de kupon yapmaya gidiyorsun.» Ercan kapının eşiğinde durdu. Bir şey diyecekti; diyemedi.

Bilgenin kapısı

Seneca, Öfke Üzerine adlı eserinde, insanın neden başkalarına bu kadar kolay öfkelendiğini anlatırken şunu söyler:

«Başkalarının kusurları gözümüzün önündedir, kendi kusurlarımız sırtımızda. Bu yüzdendir ki oğlundan daha kötü olan bir baba, oğlunu savurgan ziyafetler verdiği için azarlar ve kendi hayatında hiçbir sınır tanımadığı hâlde başkasındaki en küçük lüks belirtisini kınar. … İnsanlığın büyük bir kısmı günahlara değil, günahkârlara öfkelenir. Kendimize bakmak bizi daha ölçülü kılar; kendimize sorarsak: Biz de hiç böyle bir şey yaptık mı? Biz de bu türden bir hataya düştük mü? … Her kusur işlendiğinde içinden sessizce "Bunu ben de yaptım" diyen kişi, hemen öfkelenmekten kendini alıkoyabilir.»

Seneca'nın benzetmesi neredeyse görsel: başkalarının kusurlarını önümüzde taşırız, onları her an görürüz; kendi kusurlarımız ise sırtımızdadır, onları hiç görmeyiz. Ve Seneca örneğini bir babadan veriyor: kendi savurganlığını görmeyen, oğlunun savurganlığına öfkelenen bir baba.

Bakmadığın yer

Ercan'ın öfkesi haklıydı. On yedi yaşındaki bir çocuğun yasa dışı bir bahis sitesinde yaz boyu biriktirdiği parayı kaybetmesi, gerçek bir tehlikeydi. Bu siteler gençleri hedef alıyordu; reklamları her yerdeydi. Ercan'ın arkadaşları, interneti, telefonu suçlaması, tamamen yanlış değildi.

Ama Seneca'nın sırttaki kusur benzetmesi, Ercan'ın hiç bakmadığı bir yeri gösteriyor. Alperen kupon yapmayı nereden öğrenmişti? Belki internetten, belki arkadaşlarından. Ama yirmi yıl boyunca her cumartesi sabahı babasının bayiye gittiğini, maç sonuçlarını telefondan heyecanla kontrol ettiğini, bazen «Bu hafta tutsaydı» diye iç geçirdiğini görerek büyümüştü. Ercan'ın «eğlencelik» dediği şey, oğlunun gözünde bir babalık örneğiydi.

Ercan'ın suçlu listesinde kendisi yoktu. Arkadaşlar, reklamlar, telefon; hepsi dışarıdaydı. Bu liste, Seneca'nın tarif ettiği şeyin ta kendisiydi: başkasının kusuru önde, kendi kusuru arkada. Ve Alperen'in kapıdaki cümlesi, o arkadaki kusuru bir anda önüne getirmişti.

Gözden kaçan bir başka şey de Ercan'ın kendi kuponuyla oğlunun bahsi arasındaki farkı nasıl ölçtüğüydü. Kendisi yasal bir bayide, küçük paralarla oynuyordu; oğlu yasa dışı bir sitede, birikimini kaybetmişti. Bu fark gerçekti. Ama Ercan bu farkı, kendi alışkanlığını hiç sorgulamamak için kullanıyordu. «Ben kontrollü oynuyorum» cümlesi, aslında «benim kusurum yok» cümlesinin bir başka biçimiydi.

Suçlu aramanın bir başka işlevi de vardı: Ercan'ı yapması gereken şeyden uzak tutuyordu. Telefonu almak, kartı kestirmek, bir hafta konuşmamak; bunlar cezaydı. Ama Alperen'in neden bahse girdiğini, neyi kovaladığını, ne hissettiğini sormak değildi. Ercan cezayı verip geri çekilmişti; oğlunun yanında durmamıştı. Bir haftalık sessizlik, Alperen'e bir şey öğretmiyordu; yalnızca babasının öfkesinin ne kadar sürdüğünü ölçüyordu. Ve sessizliğin arkasında, Ercan'ın kendine sormaktan kaçındığı soru büyüyordu: Oğlum bu kapıyı bende mi gördü?

Derinleşme

Marcus Aurelius, suçlamanın kendisine dair kısa bir not düşer:

«Bir şey senin elindeyse, neden yapıyorsun? Başkasının elindeyse, kimi suçluyorsun, atomları mı tanrıları mı? İkisi de akılsızca. Kimseyi suçlamamalısın. Çünkü elinden gelirse, nedeni düzelt; bunu yapamıyorsan, en azından şeyin kendisini düzelt; bunu da yapamıyorsan, kusur bulmanın sana ne yararı var? Çünkü hiçbir şey amaçsız yapılmamalı.»

Marcus'un notunda suçlamanın yerine üç basamak konuyor: önce nedeni düzelt; olmazsa şeyin kendisini düzelt; o da olmazsa kusur bulmayı bırak. Suçlamak, bu basamakların hiçbirine çıkmadan aşağıda kalmaktır. Ercan bir haftadır aşağıda kalıyordu: arkadaşları, reklamları suçluyor, ama ne nedeni ne de şeyin kendisini düzeltiyordu.

Ercan o cumartesi bayiye gitmedi. Salona döndü, Alperen'in yanına oturdu, ellerini dizlerinin üstünde birleştirdi. Sonra şunu dedi: «Haklısın. Ben de yapıyorum. Yirmi yıldır. Sana bağırırken bunu hiç düşünmedim.» Alperen şaşırdı. Ercan devam etti: «Ben bu cumartesiden itibaren bırakıyorum. Senin için değil yalnızca; kendim için de. Ama sen de bana bir şey söyle: o siteye neden girdin?»

Alperen uzun süre sustu. Sonra anlattı. Okulda bir arkadaşı, bir hafta sonunda kazandığı parayla yeni bir telefon almıştı. Alperen de babasının cumartesi kuponlarını görerek, «bir gün tutar» düşüncesiyle büyümüştü. İlk birkaç küçük kazanç, onu içine çekmişti. Kaybetmeye başlayınca, kaybettiğini geri almak için daha çok oynamıştı.

Ercan o hafta oğluyla birlikte ilçedeki rehberlik servisine gitti; bağımlılık konusunda danışmanlık veren bir merkezin bilgisini aldılar. Telefonu Alperen'e geri verdi, ama birlikte bahis sitelerini engelleyen bir ayar yaptılar. Ve Ercan, cumartesi sabahları bayiye değil, oğluyla birlikte çarşıdaki fırına gitmeye başladı.

Bu hikâyede sorumluluğun ölçüsünü de doğru koymak gerek. Ercan'ın kuponları, Alperen'in yasa dışı bahsinin tek nedeni değildi; reklamlar, arkadaş çevresi, kolay erişilen siteler de gerçek koşullardı. Sorumluluk almak, bütün yükü kendi üstüne yığmak değil, kendi payını görmek ve onu düzeltmekti. Ve bahis ya da kumar bir bağımlılığa dönüşmüşse, aileler bu yükü yalnız taşımamalı; uzman bir destek, sorumluluğun bir parçasıdır.

Öbür bilgeler

Kurşunlu'da lokantacı Nazım, en eski müşterisi zehirlenince tedarikçiyi, dolabı, sıcağı ve çırağını saymış, ama tavuğu az pişirdiğini listesine yazmamıştı (SOK-K07.7). Ercan da oğlunun bahsinden arkadaşları, reklamları, telefonu sorumlu tutmuş, ama kendi cumartesi kuponlarını görmemişti. Phaidon'daki Sokrates kemiklerini değil kararını sorumlu tutar; Seneca kendi kusurlarımızı sırtımızda taşıdığımızı söyler. Nazım çırağının, Ercan oğlunun omzundaki yükün bir kısmını geri aldı.

Osmaneli'de kuaför Peruze, eski çırağının sahte yorumlarına aynı şekilde karşılık vermeyi reddetmiş, sahte yorumları bildirmiş, çırağıyla yüz yüze konuşmuştu (STO-K07.4). Ercan da oğluna verdiği cezayla yetinmeyip, onun yanına oturup neden diye sordu. Epiktetos haksızlığa haksızlıkla karşılık verenin kendinden bir şey kaybettiğini söyler; Marcus Aurelius suçlamak yerine nedeni düzeltmeyi öğütler. Peruze de Ercan da, öfkenin en kolay yolu yerine düzeltmenin zor yolunu seçti.

Bugün bir kez dene

Son zamanlarda birine, özellikle sana yakın birine, bir kusuru yüzünden öfkelendin mi? Seneca'nın sorusunu kendine sor: Ben de hiç böyle bir şey yaptım mı? Bu kusurun bir benzerini sırtımda taşıyor muyum?

Bu hafta Marcus'un üç basamağını dene. Önce, elinden gelirse nedeni düzelt. Olmazsa şeyin kendisini düzelt. Bunu da yapamıyorsan, kusur bulmayı bırak. Ve öfkelendiğin kişiye bir kez «Bunu ben de yaptım» de.

Yanında taşıyacağın soru

Başkasında gördüğün kusurun bir benzerini, sırtında taşıyor musun?