Açılış
Firuze kırk dokuz yaşında. Gümüşhane'nin Torul ilçesinde, on iki yıl önce komşusu Nezihe'yle birlikte bir kadın kooperatifi kurdu. Köydeki kadınların dut pestilini, kömesini, kuşburnu marmeladını toplayıp şehirlere satıyorlar. Başta iki kadındılar ve bir mutfak; şimdi kırk üye, bir küçük imalathane ve birkaç büyük şehirde düzenli alıcıları var.
Firuze ile Nezihe arasında hiçbir zaman yazılı bir anlaşma olmadı. Kooperatifin resmî kuruluş belgeleri vardı elbette; ama ikisinin arasındaki iş bölümü, kimin neyi bileceği, kimin hangi alıcıyla konuşacağı, hep bir el sıkışmasına dayanıyordu. Firuze tarifleri ve üretimi, Nezihe satışı ve alıcıları yönetiyordu. Nezihe bir keresinde şöyle demişti: «Seninle aramızda kâğıt olursa, kâğıt bozulur. Biz bozulmayız.»
Bu sonbahar İstanbul'daki büyük bir şekerleme firması Firuze'ye bir teklif getirdi. Firma, Karadeniz pestili için kendi üretim hattını kurmak istiyordu ve bunun başına Firuze'yi geçirmek istiyordu. Maaş, Firuze'nin kooperatiften aldığının dört katıydı. Tek bir şart vardı: Firuze, kooperatifin tariflerini ve köylerdeki dut üreticilerinin listesini yanında getirecekti. Hiçbir kâğıt Firuze'yi bundan alıkoymuyordu; tarifler onun elindeydi, üreticileri o tanıyordu.
Firuze teklifi kimseye söylemedi. Üç gece uyumadı. Dördüncü gün Nezihe, imalathanede pestil kazanının başında, ona bir şey söyledi: «Bir firmanın seni aradığını duydum. Ne yapacaksan yap, seni anlarım. Ama bana söyle.»
Bilgenin kapısı
Seneca, Lucilius'a yazdığı mektuplardan birinde, «dostum» dediği birine her şeyi anlatmaktan çekinen Lucilius'u uyarır:
«Kendine güvendiğin gibi güvenmediğin birini dost sayıyorsan, büyük bir yanılgı içindesin ve gerçek dostluğun ne demek olduğunu yeterince anlamıyorsun. … Dostluk kurulunca güvenmelisin; dostluk kurulmadan önce yargılamalısın. Bir kişiyi dostluğuna kabul edip etmeyeceğini uzun uzun düşün; ama kabul etmeye karar verdiğinde, onu bütün yüreğinle ve ruhunla karşıla. … Onu sadık say; onu sadık kılarsın. Kimileri, aldatılmaktan korkarak, insanlara aldatmayı öğretmiştir; şüpheleriyle dostlarına haksızlık etme hakkı vermişlerdir.»
Seneca'nın mektubunda sadakat bir sözleşmeden doğmuyor; bir karardan doğuyor. Önce yargılarsın, sonra güvenirsin. Ve güven, karşıdakini değiştiren bir şey: «Onu sadık say; onu sadık kılarsın.» Şüphe ise tersini yapar; karşıdakine, kendisinden beklenen şeyi yapma izni verir.
Bakmadığın yer
Firuze üç gece boyunca bir hesap yapmıştı. Teklif büyüktü; dört kat maaş, İstanbul'da bir hayat, oğlunun üniversite masrafları için rahatlık. Ve hiçbir kâğıt onu engellemiyordu. Hukuken tarifler onun bilgisiydi, üreticiler onun tanıdıklarıydı. Yasal olarak gitmesine bir engel yoktu.
Ama Firuze'nin bu hesapta bakmadığı bir yer vardı: Nezihe'nin on iki yıl önce söylediği cümle. «Kâğıt olursa kâğıt bozulur; biz bozulmayız.» Bu cümle, aralarındaki sadakatin bir sözleşmeye değil, iki insanın birbirine güvenine dayandığını söylüyordu. Firuze'nin «hiçbir kâğıt beni engellemiyor» düşüncesi doğruydu; ama tam da kâğıt olmadığı için, sadakatin bütün ağırlığı kendi üstündeydi.
Sadakatin söze mi kişiye mi bağlı olduğu sorusu burada başka bir şekil alıyordu. Firuze'nin Nezihe'ye verdiği yazılı bir söz yoktu. Eğer sadakat yalnızca söze bağlı olsaydı, Firuze özgürdü. Ama on iki yıl boyunca her sabah aynı mutfakta, aynı kazanın başında geçen zaman, bir kâğıttan daha ağır bir şeydi. Firuze bir söze değil, bir insana bağlıydı.
Firuze'nin bakmadığı ikinci yer ise teklifin şartıydı. Firma yalnızca Firuze'yi değil, kooperatifin tariflerini ve üreticilerini de istiyordu. Bu, yalnızca bir iş değişikliği değildi; kırk kadının geçimini taşıyan bir yapıyı, içinden boşaltmak demekti. Firuze gitse bile Nezihe ve kırk üye kalacaktı; ama tarifleri ve üreticileri götürürse, onlara bir kabuk bırakacaktı.
Ve Nezihe'nin pestil kazanının başındaki cümlesi, Seneca'nın mektubunu neredeyse kelimesi kelimesine uyguluyordu. Nezihe teklifi duymuştu; ama Firuze'yi suçlamadı, gizlice tarifleri saklamaya kalkmadı, avukata koşmadı. «Ne yapacaksan yap, seni anlarım. Ama bana söyle.» Bu, Seneca'nın «onu sadık say» dediği şeydi. Nezihe şüpheyle değil güvenle karşılık vermişti. Ve bu güven, Firuze'nin üç gecelik hesabını altüst etti. Firuze kendini bir sözleşmenin dışında, özgür biri olarak görmüştü; Nezihe'nin cümlesi ona, aslında hiçbir zaman dışarıda olmadığını hatırlattı.
Derinleşme
Epiktetos, dostluk üzerine konuşmasında sadakatin kökünü, insanın kendi çıkarını nereye koyduğunda arar:
«"Ben" ve "benim" nereye konulmuşsa, canlı ister istemez oraya eğilir. Bunlar bedene konmuşsa, egemen güç oradadır; iradeye konmuşsa, oradadır; dış şeylere konmuşsa, oradadır. Eğer ben iradem neredeyse oradaysam, ancak o zaman olmam gereken dost, oğul, baba olurum; çünkü o zaman çıkarım, sadakatin, utanmanın, sabrın, ölçülülüğün karakterini korumak olur. … Dostluk, sadakatin ve utanmanın olduğu yerde, dürüst şeylerin ve yalnızca onların paylaşıldığı yerde değilse nerededir?»
Epiktetos'un ölçüsü sert ama açık. İnsan çıkarını dış şeylere, paraya, makama koyarsa, sadakati de oraya eğilir; arada bir dost varsa, o dost çıkarın yolunda bir engel olur. Çıkarını iradesine, karakterine koyarsa, sadakat onun çıkarının kendisi olur. Firuze'nin seçimi, aslında çıkarını nereye koyduğunun seçimiydi.
Firuze o akşam Nezihe'nin evine gitti. Her şeyi anlattı: teklifi, maaşı, şartı. Nezihe dinledi. Sonunda Firuze şunu söyledi: «Tarifleri ve üreticileri götürmeyeceğim. Bu benim değil, bizim. Ama sana bir şey soracağım: firma yalnızca beni isteseydi, tarifleri değil, gitmeme izin verir miydin?»
Nezihe uzun süre düşündü. «Verirdim,» dedi. «Ama gitmemeni isterdim.» Sonra güldü. «Ama madem soruyorsun, bir şey önereyim: firma pestil istiyorsa, kooperatiften alsın. Sen burada kal, onlarla biz anlaşalım.»
Firuze ertesi hafta firmayı aradı. Teklifi reddetti, ama bir başka teklif getirdi: kooperatifin firmaya düzenli pestil tedarik etmesi. Firma ilk başta ilgilenmedi; iki ay sonra küçük bir sipariş verdi. Firuze'nin maaşı dört katına çıkmadı; ama kooperatifin cirosu o yıl yüzde yirmi arttı.
Bu hikâyede bir sınırı da görmek gerek. Sadakat, bir insanın kendi hayatındaki her fırsatı bir dost uğruna bırakması değildir. Firuze firmaya yalnızca kendi emeğiyle gitmek isteseydi, bu bir ihanet olmazdı; insanın kendi yolunu seçme hakkı vardır. İhanet, ortak olanı alıp götürmekte, bir dostun güvenini ona söylemeden kullanmaktaydı. Seneca'nın ve Epiktetos'un istediği, dostu her şeyin üstüne koymak değil, dostlukla doğruluğu aynı yere koymaktı.
Öbür bilgeler
Suluova'da Emrah, babasına üç yıl önce verdiği «anahtarı ne zaman istersen geri veririm» sözünün harfini değil, babasının o sözle korumak istediği saygınlığı korudu (SOK-K07.6). Firuze ise hiçbir yazılı sözü olmadan, on iki yıllık bir el sıkışmasına sadık kaldı. Sokrates aklı başında olmayan dosta silahını geri vermemeyi öğütler; Seneca dostu sadık saymanın onu sadık kıldığını. Emrah'ın sözü ve Firuze'nin sözsüzlüğü, sadakatin kelimelerde değil, kişide yaşadığını gösterdi.
Çine'de emekli tamirci Rasih, otuz yıllık ortağı Raşit'in ölümünden sonra her bayram mezarına gitmiş, ama ortağının oğlu yardım istediğinde dizlerini bahane etmişti; sonunda dükkâna girip paslanan makineyi kendi elleriyle sökmüştü (BUD-K06.10). Firuze ile Nezihe'nin ortaklığı da Rasih ile Raşit'inki gibi kâğıtsızdı. Buda sözde kalan dostun şimdiki işe uğramadığını söyler; Epiktetos dostluğun dürüst şeylerin paylaşıldığı yerde olduğunu. Rasih de Firuze de, bir ortaklığa sadakatin, kâğıdı olmadığı için daha ağır olduğunu gördü.
Bugün bir kez dene
Hayatında yazılı olmayan, bir el sıkışmasına ya da bir güvene dayanan bir bağ var mı? Bir ortaklık, bir dostluk, bir aile içi anlaşma? Kendine şunu sor: Benim çıkarım nerede? Bu bağın içinde mi, dışında mı?
Bu hafta, o bağdaki kişiye, Seneca'nın dediği gibi, sadık olduğuna inandığını bir şekilde göster. Bir şüpheyi bırak, bir şeyi ona açıkça söyle. Ve eğer kendi içinde bir teklif, bir ayartma taşıyorsan, onu saklamak yerine masaya koy.
Yanında taşıyacağın soru
Kâğıdı olmayan bir bağda, sadakatini ne tutuyor?